27 Şubat 2011 Pazar

Gidenin Ardından Su Dökmek


Herkese merhabalar,

Az önce aklımı yerinden çıkartan bir mesaj aldım. Tam İstanbul'da İf Film Festivali'nde oynayan bir Japon filminden çıkmştım. Üstüne aldığım dergileri kurcalamak için de bir bara oturmuştum. Birden bir mesaj sesi geldi telefondan. Gürkan! Mesajda son bir yazıyı da benim yazmamı rica ediyordu.

Sandığınız kişi değilim evet, adım Çağlar. 11 aydır elimden geldiği kadar, uzaklardan Gürkanımın yazıları düzenlemeye çalıştım. Dediği hiç birşeye dokunmadan, sadece farkettiğim imla hatalarıyla ilgilendim.

Mesajı okuduğum anda kalbim duracak zannettim. Hani çok aşık olduğunuz bir adamı/kadını yolda karşınızdan gelirken görürsünüz de kalbiniz yerinden çıkacak zannedersiniz.
Hah işte aynen o duygu.

Anlayacağınız Gürkan kadar özel bir adamın arkasından konuşacak olmak beni pek heyecanlandırdı. Gürkanım bundan sonrasını okuma. :)

Bu adam benim için çok özel. Herşeyden önce çok kısa bir şekilde nasıl tanıştığımızı anlatayım. Biz Gürkan'la internette tanıştık. O profil fotoğrafına kızları tavlamak için snowboard yaparkenki bir fotoğrafını koymuştu, ben de buna kanıp hep snowboard yapmak istemiş ama hep çok tembel olmuş birisi olarak mesaj atmıştım.

Tarihler konusunda pek iyi değilim, Gürkan beni düzeltir gerekirse (mayıs 2004 ^_^) ama bir şekilde başlayan konuşmalarımız 4,5 sene boyunca birbirmizi görmeden devam etti. O Ankara'da ben İstanbul'daydım, çok da uzak değildik birbirimize aslında ama denk getiremiyorduk. Belki de denk getirmek istemiyorduk. 4,5 sene boyunca internet üzerinden herşeyi konuşan iki insan bir gün ev arkadaşımın bir arkadaşının Ankara'da evlenecek olması üzerinde yüzyüze birbirini gördü.

Bu gereksiz olabilecek ayrıntıyı verdim çünkü internetin gücüne bu blog sayesinde defalarca şahit olduk, bir örnek de ben vermiş olmak istedim.

7 senelik arkadaşlığımızın kısa başlangıç özeti böyle. Seneler sonra Gürkan karşımdaydı. Gözlerinin içi parlıyordu, belli ki memnundu hayatından. O zamanlar bir barın işletmesini yapıyordu.

Bizim Gürkan'la öyle kocaman kocaman anılarımız yok anlayacağınız. Ne çoook eski arkadaşız, ne de zorlu yollardan geçitk. Ama bir şekilde gecelerden birinde ikimizde bilgisayar başındaydık ve hiç ama hiç haberimiz yoktu nasıl bir dostluğun başladığından.

Bu kısa Ankara macerasından sonra Gürkan bir gün telefon edip o sıralar sıklıkla ilgilendiği bisikletiyle Japonya'ya gideceğini, ne düşündüğümü sordu.

Hiç şaşkınlık hissetmedim. İlk sorum "Ne zaman yola çıkacaksın?" oldu sanırım. Uzun konuşmalar sonucunda aslında çevresindekilerin çoğunun kendisine pek inanmadığını, bu yüzden de biraz üzüldüğünü söyledi.

Ben de o zamanlar kendime boyumu pek aşan bir motosiklet almıştım (evet tembelliğime doğru orantılı, pedal basmak bana zor gelir, ver gazı gitsin. :)
ve çıktığım kısa yolculuklarda yolda olmanın ne demek olduğunu tecrübe ediyordum.
Gürkan'ın bu geçici tereddütleri arasında ona tek birşey söyledim:

- Önemli olan Japonya'ya varman, "Ben başardım." demen değil. Ankara'dan çıkıp Karadeniz'i pedallasan yolda yaşayacakların, tanışacağın insanlar, göreceğin yerler varmandan daha önemli.
İster japonya'ya git, ister 50 km sonra dön, önemli olan yolda olman.

Çok klişe bir laf biliyorum. Ama motor tepesinde geçirdiğim kısa süreler içinde anladığım tek birşey vardı:

Rüzgarı burnumda, bazen patlayacak kadar üşüyen ciğerlerimde, donma tehlikesi atlatan ellerimde hissettikçe heyecanlanıyordum. Bu böyle durduk yere hissedilen bir adrenalin değil, altından akan asfaltın, toprağın, burnuna gelen kokunun gerçekliğinin verdiği bir mutluluk.

Gürkan bunu kendisine Japonya gibi kocaman bir hedef koyarak tecrübeye karar vermişti ve bizim ona inandığımızdan daha çok, o zihnine inanıyordu.

Ve üstünden 11 ay geçti. Gürkan şimdi geçtiği onca yolun üstüne canım kuzenim Elif ve onun eşi Teppei'nin evinde döneceği tarihi bekliyor. Bir yandan Tokyo'yu gezerek, keşfederek, herşeyden önemlisi videolarda gördüğümüz ışığını insanlara yansıtarak, paylaşarak.

Hayatta arkadaşlıklarının, dostluklarının, insanların değerini "gerçekten" bilen az insan vardır, Gürkan onlardan birisi. Bilmemnereredeki bir gölün kenarına oturduğunda "Vay anasını, bu yolu alıp buralara geldim." derken yolda gördüğü, tanıştığı herkesi anabilecek kadar güzel bir adam Gürkan. Ben bunu başardım diye sevinirken bunu başarmasında kendisine destek olan ailesini, arkadaşlarını, sevdiklerini, günlüğüne yorum yapanları unutmayacak kadar hafızası geniş bir adam.

O'nu özel kılan sadece cesareti değil aynı zamanda kalbi de. Bu adam bizimle hüzünlerini paylaşacak kadar yürekli. O birbirine sarılıp 10 dakika boyunca ağlayan çifte bakıp daha önce hiç böyle aşık olmadığını itiraf edebilecek kadar samimi bir adam.

Bizimle tüm bunları paylaştığı için güzel bir adam, hala paylaşmadığı ve kitabına sakladığı kimi şeyler olduğunu anlatarak ağzımızın sularını akıttığı için de pek kötü bir adam. :)

11 ay boyunca bu bloğu okumak bizler için Gürkan'la birlikte yol almak demekti. Yorumların birinde yazdığı gibi; ben gerçekten artık bu yol hikayelerini bir süre okuyamayacağımız için üzülüyorum. Ama seminerler, etkinliklerle canlı canlı şahit olacağımız için de çok ama çok seviniyorum.

İnternetin, bloğun ne kadar önemli yerlere ulaşabildiğini, nasıl arkadaşlıklara, dostluklara sebep olabildiğini hepimiz tecrübe ettik Gürkan'la birlikte.

Ben bir şimarıklık yaparak hepimiz adına Gürkan'a teşekkür ediyorum. Bu upuzun yolda onunla birlikte gitmemize olanak verdiği ve bizimle bunları paylaştığı için.

GÜRKAN!!!! Bundan sonrasını okuyabilirsin. HOŞGELİYORSUN! SENİ ÇOK SEVİYORUZ. :)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Japonya - Kuzey Asya bisiklet turu bitmiştir


Tokyo'ya geldim demiştim. Tokyo'ya gelmeden bir de Hakone dağına tırmandım. Hatta araçla çıkılabilecek en tepe noktadan sonra da gene o bölgede bulunan gölün yakınlarında kamp attım.. Aslına bakarsanız kasabanın kıyısında bulunan parkın ortasına kamp kurdum.

Çadırımı kurarken kasaba ışıklarının yansıdığı gölün kenarındaki bankları fark ettim. Çadırı kurdum, bagajları toparladım, üstümü başımı değiştirdim sonra da çantaların birinde uzun süredir taşıdığım şarabı aldım. Şarap öyle ad yapmış yıllanmış bir beyaz şarap değildi.. Etiketinin üstünde bisiklet resmi olduğundan almıştım. Çantamdan o şarabı alıp kıyıya gittim.. Karla kaplanmış banklardan bir tanesini temizledim. Sonra da da oturup şarabımı açtım. Göle doğru şişeyi kaldırıp….. Öylece kaldım... ……… Aşık olduğunuzda hani kelimeler ağzınızdan çıkmaz, hani bir konuşma yapacaksınızdır ama doğru kelimeleri seçmeniz gerektiğini düşünürsünüz. Halbuki o anda ne düşünüyorsanız söylemelisiniz. Heyecanlanırsınız, kalbiniz hızlı hızlı atar. Vaaaoovv.. Hayatım boyunca hiç becerememişimdir o konuşmaları. Aynı durumdaydım. Bir şeyler demek için kaldırdığım şişeyi karlı bankın üstüne geri indirdim. Arkama yaslandım…… Gözlerimi kapadım……. İçime çektiğim nefesin aldığı yolculuğu hayal ettim. Suratımdaki gülümsemeyi fark edince hiç konuşmadan gölün o güzel manzarasına karşı şişe bitinceye kadar oturdum. Sonra da çadırıma dönüp uyudum.

Sabah uyanıp çadırdan çıktığımda yandaki dükkanın sahibi elinde bir bardak kahve ile geldi. "Dün gece çok soğuktu üşümüşündür! Toplandıktan sonra içeri gel de ısın biraz." : ) Arigato.

Dağa adını veren bu kasabada biraz turluyorum.. Manzara ve benzediği yer tam tamına bizim Abant gölü.. Fakat bu gölde çok güzel yolcu gemileri var.. Bölgeye gelen yerli turistlere hem gölde güzel bir gezinti yaptırıyorlar hem de gölün karşı tarafında bulunan çok güzel birkaç otele ulaşımı sağlıyorlar..

Bu kasabadan çıkıp direkt Tokyo'ya doğruda gidebilirsiniz.. Fakat ben öyle yapmıyorum, hatrı sayılır derecede eğimlerde karlı alanlanlarda, bu bölgede ne kadar Onsen varsa ne kadar dinlenme tesisi, müstakil villa, ara yol, patika varsa gezmeye çalıştım. Tokyo'ya gelmeden bu bölgeyi keşfettiğim iyi oldu. Tokyo'ya vardığımda öğreniyorum ; Tokyo'dan trenle bu kasabanın yakınlarındaki Obiwara'ya ulaşım var. Sonrasında otobüslerle zirvelere çıkıyorsunuz.. Kasabaları ile, doğası ile, panoramik görüntüyü bozmayan otelleri ile Japonya'da gidip görülecek bir yer.

Vay saat olmuş öğlen iki Tokyo'ya 70 km yazıyor.. Turumun bu son 70 kilometresinde en uzun gece sürüşümü de gerçekleştiriyorum.. Takıyorum arka ve ön farlarımı yola devam.

Çağlarımın kuzeni Elif'e haber vermeliydim. Fakat Şehrin bir içine gireyim ondan sonra haber veririm dedim. Elif bana evlerinin adresini vermişti. Ben de o adresi google earth'ten aratıp çıkan noktanın koordinatlarını aldım. Gpsimde Japonya'nın haritası olmadığından Japon adası üzerinde çıkan koordinati işaretledim ve bisikletimi oraya doğru sürdüm. Ara sokaklar ana caddeler, yüksek binalar, parklar, ışıl ışıl alışveriş merkezleri derken tamamdır dedim Elif'i aramanın vakti geldi. Bir telefon kulübesinden Elif ve kocası Tepei'nin evlerini arıyorum.

- Elif selam ben Gürkan. Tokyo'dayım.

- Neeeeeeeee? Nerdesin.. Dur sen Otsuka tren istasyonuna gel. Gelince de haber ver.. Ben gelip seni oradan alayım.. Deli adam daha önceden haber versene!

Tamamdır diyorum.

10 dk sonra da Otsuka tren istasyonun orada oluyorum.. : )

Elif gelip beni oradan alıncaya kadar köşe başındaki polisle de kanka olmuştuk. : ) Elif beni oradan almaya bisikletiyle geldi. İlk defa kendisi ile tanışıyorum.. Aylardır yolda olmanın verdiği yorgunluk, hedefe ulaşmanın verdiği mutluluk sadece bende yoktu.. Elif de mutluydu. Başardın Gürkan diyordu. Birbirini hiç tanımayan iki insan canı gönülden birbirine sarılır mı.. İşte bu yolda olmak böyle bir şey..

Birlikte evin yolunu tuttuk. Eve vardığımızda kocası Tepei bizi bekliyordu. Görünüşte Japon. Fakat düşünce tarzı, hareketler çok farklı.. Bu akıllı da Hong Kong'dan çıkmış yola 3 yılda yürüyerek ingiltereye gidicem demiş. Bizim Elif'le de İstanbul'dan geçerken tanışmış ve aşık olmuş. Tur da orada bitmiş. İngiltere , istanbul arasını 3 ayda alıp Elif'nin yanına geri dönmüş

Tepei Türkçeyi çok güzel öğrenmiş.. Japonya'da bu dile gizli diyor. Sokakta, trende, kalabalık her ortamda biri hakkında fikrimizi söylerken veya özel konuşacaksak Türkçe konuşmaya başlıyoruz. Çevremizdeki Japonlar da şaşırıyorlar. Bu Japon herif hangi dili konuşuyor ??

Elif ve Tepei beni günlerdir evlerinde misafir ediyorlar. Ne kadar rahatsızlık verdim kendilerine bilmiyorum. Tepei "İyi ki geldin, evde Türkçe konuşmuyorduk. Bana bir çok şey öğrettin." dese de ikisine ne kadar teşekkür etsem sanırım az olur.

Haftalardır Tokyo'dayım her gün birileri ile tanışıyorum, her gün farklı yerleri görüyorum farklı hayatların içine giriyorum. Tunç, Boğaç, Elif, Tepei, Mehmet, Osman Abi daha sayamadığım bir çok kişinin gözünden Japonya'yı görüyorum. Kendi deneyimlerini benle paylaşıyorlar. Mehmet’in dediği gibi; Bu ülke adamı her gün şaşırtır, her gün dumur eder. Her gün bir şeyler öğrenirsin.

Bir şehir düşünün; 600 adet tren ve metro istasyonu var. Bir şehir düşünün; 24 saat yaşayan. Bir şehir düşünün; insanları birbirine dokunmaktan korkan.. Tokyo kendisini gören, burada yaşayan herkesi büyüleyen bir şehir. Benim bisikletimle dolandığım yerler hani o her zaman bilinen yerler değil, kaleler turistlik tapınaklar, güzel parklar. Bu gelişimde arka sokakları bisikletimle gezmeye çalışıyorum. Farklı bir Tokyo'yu göreyim ben diyorum. Son durak Tokyo ile ilgili düşüncelerimi önümüzdeki aylarda web sayfamda yayınlayacağım.

Önümüzdeki günlerde Türkiye'ye dönmüş olurum. İstanbul'da Öznur öğretmenime söz verdim sınıfındaki çocuklarla buluşacağım (Hani sınıftakiler gelmez etmez öğretmenim demişler ya Öznur, yazıyı gösterirsin unutmadım : )) Okul ziyaretleri Ankara ve İzmir'de de olacak. Davet edip öğrencilerle buluşturmak isteyen öğretmenlerimiz olursa bana mesaj atmaları yeterli olacaktır.

Turumun farklı bir anlatmı, blogda yazmayanlar, görmediğiniz fotolar ve videolar ise sadece Atılım Üniversitesi'nde döndükten bir süre sonra gerçekleştireceğim seminerde olacak.

Öncelikle aileme sonrasında eski dostlarım Recep Girişmen, Zeynep Köksal, Kerem Garipoğlu ve Fatih Yüksel'e, bana inanıp Türkiye çıkışına kadar eşlik eden Ayşe Yıldız, Funda Ulutürk, Enes Şensoy, Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencilerine : ) değerli bisikletli büyüklerime, bisikletliler derneğine, Güngörler bisiklete, Yaman Zaim ve Atılım Üniversitesine teşekkürler..

Kerim Azer sana attığım mesajda süre vermiştim. : ) Üzerine bir iki ay daha koydum tekrar pedallayacağız. Efe Can İçöz aylar önce verdiğim sözü unutmadım! Ve en başından beri beni takip eden destekleyen yolu benle birlikte kilometre kilometre alan değerli dostlar. Kendinizi biliyorsunuz.. Teşekkürler.

Atılım Üniversitesi'nde yapacağım seminerde onu da sizlerle paylaşacağım; belli bir bölümünü. : )

Bloga yeni üye olan veya olacak olan okuyucular, sizlere de keyifli okumalar iyi seyirler dilerim :) Bir sonraki dünya turumu umarım birlikte yaparız

Herkese teşekkürler

18 Şubat 2011 Cuma

Japonya - Japonya'dan bir video daha

İyi seyirler.

Japonya'dan bir kaç video

Japonya'dan gelecek son yazıdan önce buyrun bir JAPONYA VİDEOSU seyredin ikincisi de yolda. : ) hatta ikinciside hazır ... yazıda hazır ben şu son turlarımı ağırdan almaya başladım...

11 Şubat 2011 Cuma

Japonya - Atatürk'ten her ülkeye bir tane lazım..




"Ne içiyorsun?"

"Dondurma yer misin?"

"Cola, su, portakal suyu?"

"Kızartma yapayim mi?"

"Yoshi bize makarna yapsın. Bak çok güzel yapıyor."

"Sen misafirsin, para veremezsin."

"Hayyırrrrrrrrrrrrrr."

"Oyyyyyy şorraaaaa, şorrraaa yaareeeeeeee!"


Kapıdan içeri bir girdim. Sanki dayımın kızı kendisi.. Bendeki enerjinin on katı Sergül'de var, hiç şüphem yok. Hemen arkasından Yoshi Kato ile tanışıyorum. İlk başlarda türkçe konuşuyoruz fakat sonrasında ingilizceye dönüyoruz. Türkçesini geliştiriyor ve bu konuda çok gayret ediyor. Yan komşuları Masa Toshi de o akşam yemekte bize eşlik ediyor ilerleyen saatlerde de Kato ailesinin arkadaşları Emi, Yui, Konçan da bize katılıyorlar..

Sergül ile ben ara ara diğerlerini unutup uzun türkçe sohbetlere dalıyorduk. Tüm gece Türkiye'den, Japonya'dan , Japonya'da bir yabancı olarak yaşamanın zorluklarından, kolaylıklarından, benim turumdan konuştup durduk.

İkimizinde bu ülkeye geldiğinde şaşırdığı konular hemen hemen aynı. Türkiye 'de kocaman bir yanılgı var. Japonlar Türkiye'yi, Türk insanının düşündüğü gibi bilmiyor. Türkiye nasıl Ankara, İstanbul, İzmir'den oluşmuyorsa Japonya da Tokyo, Osaka, Nagoya'dan oluşmuyor.. Bir Japon nereli olduğumu sorduğunda "Turco" cevabından sonra bir Türk olarak beklediğiniz tepkiyi vermiyor. Hani Türkiye diğer ülkeler gibi bir ülke. Japonlar için bir özelliği yok.. Ertuğrul Gemisinden sadece Wakayama eyaleti haberdar diyebilirim. O da gemi bu eyalete bağlı bir şehirde kaza yaptığından. Hatta bu eyalette bile haberi olmayan insanlar var. Rahmetli Barış Manço’yu ne küçük şehirlerde ne de büyük şehirlerde tanıyan bilen tek bir Japon'a bile rastlamadım. Benim tanıştığım muhabbet ettiğim Türkler de rastlamamış. Bu durum için şehir efsanesi deniyor.Türkiye hakkında bilinenler Kebap, Türk dondurması ve Kapadokya. Şimdi Tokyo, Osaka ve Nagoya'da yaşayanlar yanılıyorsun Gürkan diyebilirler. 10 ada gezip 1800 km.den fazla yol yaptım bu ada ülkesinde. Güneyinden Tokyo'ya kadar köy, şehir, vilayet, dağ bayır gezdim. Benim tarafımdan görünen budur. Ben Türk insanının düşündüğü gibi bizi bilen bir Japonya ile karşılaşmadım.


Misafirler gidiyor, Yoshi dayanamayıp ben yatıyorum diyor. Biz hala Sergül'le Japonya hakkında sohbet ediyoruz. Gecenin bir yarısı Sergül, "Senden manyak olmasın, bu Japonlar'da da var böyle bir adam. O'na mesaj atayım, işi yoksa kesin senle tanışır sohbet edersiniz." diyor. Ben de olur diyorum.

Ertesi gün Sergül'le beraber dışarı çıkıyoruz. Civarda gezip görülecek ne varsa hepsini gezeceğiz. Sergül'ün evini 1 saat uzaklıktaki Shizuoka'da sandığımdan ben ilk önce oraya pedallamıştım. Oraya vardığımda öğreniyorum ki evini 50 km geçmişim. : ) Hava karardığından ucuzundan bir otel buluyorum, 2 günlük parasını ödeyip bisikleti de odaya atıyorum. Sonrasında Sergül'ün evine trenle gidiyorum. Yani gezecek sadece bir günümüz var.


Şehrin yakınlarındaki kaleye gidiyoruz. Bu kalenin de diğer kalelerden pek bir farkı yok. Mimari olarak diğer Japon kaleleri ile hemen hemen aynı.. Osaka kalesini gördükten sonra diğer kaleleri gezmeye gerek yok. Hepsi onun bir küçük modeli. Sonrasında kalenin hemen yanında bulunan lordun evine gidiyoruz. Sergül bir rehber gibi bana tek tek odaların kimler tarafından kullanıldığını anlatıyor. Fotoğraflar çekip, videolar kayıt ediyoruz. Şimdi sırada kuş parkı var.. Tam oraya doğru yöneliyoruz ki June Kageyawa bizi arıyor. Bulunduğumuz yere çok yakın olduğundan yanımıza geleceğini söylüyor.. Dışarıda parkın önünde onu beklemeye başlıyoruz.


Uzun zamandan beri ilk defa bir golden retriver görüyorum. Hemen yanına gidip onunla oynamaya başlıyorum. Sahibinin de hoşuna gidiyor. Sergül de Japoncasını döktürüyor. Bu arada başka bir Japon daha geliyor, o da köpeği sevmek istiyor ama adam köpeği ondan kaçırıyor. Sergül'le ikimizin dikkatini çekiyor bu hareket. Zaman içinde Japonların aslında göründükleri gibi olmadıklarını da anlamaya başlıyorum. Anladıkça da hayretler içinde kalıyorum.


Önümüzde beyaz bir jeep duruyor. Jun Kageyama.. Japonların Marco Polosu. Evine doğru giderken biraz hikayesini anlatıyor. Eve vardığımızda Sergül bana evin kapısını işaret ediyor. Japonca karakterlerle bir şey yazıyor, Sergül'e soruyorum "Nedir bu?" Kapıda "Japonya'nın Marco Polosu" mu öyle bir şey yazıyordu, şimdi net hatırlamıyorum.


Eve girer girmek dikkatimizi ilk çeken kapının hemen karşısında asılı olan Türk bayrağı oluyor. Üstünde de Nazar Boncuğu. Mutfaktaki geniş masanın çevresine oturuyoruz. Çalışma odasından haritalar, kitaplar, gazete haberleri çıkartıp önümüze koyuyor. 69 yaşında olan June seyahtini 60 yaşların başında gerçekleştirmiş. Türkiye'den başlayarak, Marco Polo'nun izlediği yolun aynısını Çin'e kadar gitmiş. Bu seyahati de tek seferde değil parça parça yapmış. Tacikistan'da aynı yolu izlemişiz. Tek bir farkla.. Kendisi orayı jeeple geçmiş.. Bana iki de bir sorduğu soru "Sen bu alanı bisikletle nasıl geçtin? Bak burada askeri birlik var, siz oradan nasıl geçtiniz? Nasıl izin aldınız? Bu fotoğrafın bulunduğu alandan geçmediysen sen kuzey yolundan gitmişin, burada bisiklet gitmez. Yerleşim yeri yok, oralarda insan yok. Kaç günde aldın?" Ben aynı yerlerden geçtim dediysem de inandıramadım. Sergül de bu duruma biraz şaşırdı. Normalde Japonlar bu kadar keskin cevaplar vermez.

Bu konuları daha detaylı konuşmak için kendisinde misafir olmamı istedi. Türkiye'de pedallarken bizim Anadolu insanımız kendisini hep misafir etmiş. O da bu iyiliklerin karşılığını bu şekilde göstermek istediğini söyledi. Bisikletimi gidip şehirden alırsak olabilir dedim. Hemen arabası ile şehre gittik. Dönüşte kendisinin uykusu geldi. Direksiyon başında uyudu uyuyacak, inatla arabayı bana vermek istemedi. Sergül ve ben o araç ile diken üstünde 60 km yol aldık.

Evinde kaldığım süreç içinde kendisinden bir çok şey öğrendim. Ha bu arada Tacikistan'da gidemezsin dediği alanda bisikletimle birlikte çekilmiş fotoları ve videoları da kendisine gösterdim. Üstelik hemen hemen aynı noktalarda fotoğraf çekmişiz. Aslan parçası, öyle gidemezsin cart curt geçeceksin o ayakları. En son o sözleri 11 ay önce duymuştum. Kendisini defalarca tebrik ettim 60 yaşında o yolu tek başına almak, Çin'in büyük bir kısmını pedallamak öyle kolay değil. Onlarda kaldığım son günün sabahı gazetelerde çıktığımdan ve onun evinde kaldığım dolayı hem eve gelip kutlayanlar hem de telefon açıp tebrik edenlerin sayısı artmıştı.

Sonrasında Sergül'ün eve geri döndüm. Bir gün Sergül dışarıdayken Yoshi'ye bir Türk kadını ile evli olmanın nasıl olduğunu sordum. Öncelikle "Ben seviyorum," dedi. Zaten aralarındaki dialoglardan, bakışmalardan birbirlerini seven bir çift olduğunu görmemek için kör olmak lazım. "Türk kadınları dobra. Ne istediğini, ne hissettiğini söylüyorlar, söylemeseler bile bir şekilde hissettiriyorlar. İki yüzlülük yapmazlar. Günümüzde Japon kadınlarının çoğu gerçek sevgi nedir bilmez. Bir çok Japon kadını eğer bir erkek ile birlikteyse çoğunlukla ya parası için onla birliktedir, ya da adam çok yakışıklıdır; arkadaş çevresine hava atmak için adamı kullanır. Aşk evliliği yapan veya birbirine aşık olan Japon çift bulman çok zor. Ben Sergül'e aşığım ve seviyorum."

Peki ya din? Şinto budizim, Hıristiyanlık, Müslümanlık hangisi?

Japonya'da Türkiye'de olduğu gibi doğar doğmaz dinini başkaları belirlemez. Birey belli bir yaşa geldikten sonra inanmak istediği dini kendi seçer. Hemen hemen tüm dinlerin kitaplarını okudum, henüz bir dine inanmıyorum. Fakat Müslüman bir kadınla evli olmanın vermiş olduğu bir baskı var.

Ben adamın neden kendini baskı altında hissettiğini kendimce anlıyorum. Yabancı kocanızla ülkeye döndüğünüzde ailenize şu soru mutlaka yöneltilir: "Damat Müslüman oldu mu?" Bu soru hem aileyi hem de çifti bir süre sonra gerer. Çevremizdeki insanlar, komşular arkanızdan hep konuşur. Rahatsız edici bir durum. Bir Japon'u ise böyle bir durum daha fazla rahatsız eder. Neden mi? Bakın dikkatimi çeken bir konu… Biz Türkiye'de biri ile tanıştığımızda birinci veya ikinci sorumuz "Nerelisin?" olacaktır.. Adamın söyleyeceği şehre göre de kafamızda kendimize göre kalıp oluştururuz. Japonya'da böyle bir şey yok.. Kimse kimseye "Nerelesin? Nagoya'dan mısın, Tokyo'dan mısın, Hiroşima'lı mısın? Aa sizin orası için şöyle böyle diyorlar.." demez. Bu heriflerde nerelisin diye bir soru yok.. Japonum!!! Bitti..

Japonlar sistemli ve kurallara bağlı insanlardır. Şimdi siz bu adamların eline Kuran-ı Kerim'i verip, bu dine inanacaksınız derseniz ve bunlar da kabul ederse iki sene içinde Japonya'da dünyanın en görkemli camileri dikilir.. Hacca giden Japon sayısı da Arapları geçer. Şaka değil çok ciddiyim. Hatta Japonya'da dini ne yapar ederler modanın içine sokarlar. Öyle renkli, alacalı, ben buradayım dedirten sıkma başlarla da değil. Daha çok dikkat çekecek bir şey bulurlar. Burası JA-PON-YA! Ama öyle ama böyle iki nükleer bombadan sonra dünyaya damgalarını vurmuşlar. Bu adamlar 3 dini birden kullanıyorlar. Japonya'da yaşayanlar iyi bilirler bu dinleri de nasıl kullandıklarını..

Bir detay daha paylaşayım sizlerle. Japonya'da çok fazla lokantaya gidip et yedim.. Minik barbeküler geliyor, onların üstünde cızbız yapıyorsun. Tek sıkıntı adamlarda rakı olmaması.. :) Türkiye'ye göre sipariş verilen yemek aslında ucuz ama Japonya'daki yemek fiyatlarına göre en pahalı yemek diyebilirim. Hayvancılığın olmadığı bu ülke ile bizim ülkedeki et yemeği fiyatını karşılaştırınca niye Türkiye'de çiflik sahibinin, etcinin, satıcının ve en sonunda da restoran sahibinin gelen müşteriye bir tabak eti (biraz ama biraz abartmak istiyorum burada) bir öküz fiyatına verdiğini daha net anlıyorum. Kazıklıyor demiyorum. Çünkü et bu kadar kişinin elinden geçe geçe masaya aha o fiyata geliyor. Eski bir restoran sahibi olarak bir tabak etin içinde kullanılan malzemenin üstüne dükkan kirası, personel maaşını, elektrik, su, gaz, sskyı, belediye vergilerini eklerseniz hobaaaaaaa. : )

Neyse gelen ete bakıyorsunuz etin %50 den fazlası yağlı. Türkiye'de sen bu eti müşterinin önüne koy, işitmediğin söz kalmaz. Fakat Japonya'da durum bizim ülkemizden farklı. Japonya'da en pahalı et yağlı et. Bu adamlar eti, kırmızı yemeği sevmiyorlar. Eeee yahu bu kadar yağlı et yemek sağlıklı değil ki. "Yoshi sizin ülke kadar sağlıklı yemek yiyen bir başka ülke daha yok. Neden kırmızı eti bu şekilde yiyorsunuz, sağlıklı değil ve neden etin en pahalı kısmı yağlı tarafı?"

- Evet Gürkan biliyoruz sağlıklı değil ve pahalı. Et bizim kültürümüze tam anlamı ile ikinci dünya savaşından sonra girdi. Biz yüzyıllar boyunca ana besin kaynağımız olarak deniz ürünlerini kullandık ki hala öyledir. En çok tüketilen balık Tuna balığıdır.. Tuna balığının en değerli bölgesi hemen alt tarafında olan en yağlı kısmıdır. Orası en pahalı ve en lezzetli kısmıdır. Dediğim gibi büyükbaş hayvancılık bizim kültürümüze yeni girdi sayılır kimse de bize etin şurası iyidir, burası iyidir söylemedi. O dönemlerde aynen Tuna balığı gibi düşünülmüş; etin yağlı kısmı en pahalı olan kısmıdır şeklinde bir düşünce yapısı ile günümüze kadar gelmiş. Biz kıpkırmızı eti pek sevmeyiz. Yağ olacak illa ki.


Vay ulan adamlara nar kırmızı bonfile getirsen yemeyecekler yani. : )

Hazır balıklardan söz açıldı şunu da sorayım. Bu balinaların soyu tükeniyor. Siz de onları avlamaya devam ediyorsunuz. Bu konuda bir çok ülke hassas. Hepsi siz Japonların üstüne geliyor; yemeyin, etmeyin, öldürmeyin. Bu arada balina etini yedim. Yediğim en lezzetli deniz ürünüydü. Onu da söylemeden geçmiyim.

Japonlar son 50 senedir balina avlamıyorlar, son yüz senedir de balina avlamıyorlar. Japon tarihi boyunca balina avcılığı bizim kültürümüzde vardı. Biz inek eti, domuz eti, koyun eti bunların etini yemezdik. Onların etinin yenebileceğini tarih boyunca hiç düşünmedik. Balina avcılığı bizim kültürümüzün bir parçası. Binlerce senedir bu halk balina eti yiyor. Şimdi dünya ayaklanmış nesillerini tükettiniz, siz öldürüyorsunuz kesiyorsunuz, biçiyorsunuz diye karşı çıkıyorlar. Bu hayvanların neslini tüketen bizler değiliz. Biz hayatımızı denize adamış bir toplumuz. Bu da bizim bir kültürümüz. Bize neyin nasıl yapılacağını kimse öğretemez.

Çin'de köpek eti yediklerini söylemiştim. Adama köpek etini nasıl yiyorsun sorusunu sorduğumda "Sen inek etini veya kuzu etini nasıl yiyorsun?" sorusu da hemen arkasından gelmişti. Köpek onlar için evcil bir hayvan değil. Hiçbir zaman da böyle görmemişler. Adamların kültüründe köpek can dostudur, hisleri olan hayvandır, korumacıdır carttır curttur diye bir şey yok. Eti var mı? Var. Yenilebiliyor mu? Evet.. Bizde tabu olarak gözükenler bunlarda gözükmüyor. Bizim kültürümüzde olmadığı için algılamamız belli bir süreç alıyor.. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Akrep, karafatma, deniz atı, ipekböceği, köpek eti (bilmeden siparişini verdim) en son olarak da balina etini yedim. Bunları yedi diye ölen yok. Bunları yedin diye seni bu bölgede ıyyyyyyyy diye karşılayan yerli halktan kimse yok. Japonlar Avrupalıların bu kadar baskı uygulamalarından sıkılmış ve birçok balına lokantasını ülkelerinde kapatmışlar. Market raflarında hala balina etleri en pahalı balık ürünü olarak yerini korumakta..

Yoshi ve Sergül'ün Filipinler'e tatile gidecekleri güne kadar onlarda kalıyorum. Gitme vakti geldiğinde ikisine de kocaman sarılıp teşekkür ediyorum. Muhteşem iki insan daha tanıdım.

(Sergül biliyorum çok şeyi yazmamışın diyeceksin.. Eee cevabını da biliyorsun, öpüyorum ikinizi de.)



Sabah erkenden daha önce gittiğim Shizuoka şehrine tekrar pedallıyorum. Otelin parasını daha önceden vermiştim fakat konaklamadığım için bir gün orada mola verip şehirde de dolanırım diye düşündüm. Akşam otele vardığımda küçük şehir, belki olmaz ama şansımı deniyeyim bir Türk lokantası sorayım dedim. Pat hemen gösterdiler, adresini de verdiler gittim. Dükkan sahibi Ayhan birkaç gün önce Japonlar gazeteyi ona göstermişler. Bak bir Türk senin ülkenden bisikletle geldi diye. Ayhan'da yahu keşke şuraya da uğrasa diye içinden geçirmiş. Temiz kalpli adamın yanına gidilir işte. : ) Aşçı Cihan'ın güzel yemekleri iş adamı Ali Bey'in sohbeti turuma da ayrı renk kattı. Ya bu arada Japon kızlar çadırda falan kalırız demişlerdi ama işte benim çadır zaten küçük yoksa başım üstünde haha.. Len manyak kalaydın ya bir gece daha orada diyecektiniz.. Yahu durun yol bitmek üzere. : ) Bir bitirelim, kralı benim Japonya'nın, rüyamda tabi..

Hedef Fuji, çok da yakınımda sayılır. İlk gün Fuji san'ı net bir şekilde gördüğümde çok büyülenmiştim. Akşam yakınlarındaki şehirde kamp atıp sabah erkenden tırmanmaya başladım. Tırmanışı çoğunlukla %10 üzerinde olan bir dağ. 1550'deki ilk kamp alanına geldiğimde büyük bir hüsran. Çünkü açık denilen dinlenme tesislerinin hepsi sezon dışı olduğundan kapalı. Birkaç Japon'un "Yanında erzak taşımana gerek yok, yolda su alabileceğin işletmeler var." demeleri benim de yukarıya erzaksız çıkmama neden oldu. Daha ilk molada ne suyum kaldı ne bir şey. Tüm gün hava kapalıydı Fuji san'ı göremedim. Kamp atacağım hemen yerin yanında kocaman tabela "Dikkat ayı var"..


Çadırı o tabelanın 10 metre önüne kurdum. Akşam yemeği için kaynatacak suyum olmadığından abur cuburları yedim. Fakat yarına su bulamazsam bu tırmanış gerçekleşemez. Çadırın içinde biraz notlarıma baktım. Müzik dinledim, sonra herşeyi kapatıp yattım.. Vayyyyyyy hemen hemen çöldeki sessizliğin aynısı burada da mevcuttu. Uzunca bir süre ses gelmedi. Sonrasında ağaçlardan dökülen yaprakların üzerinde yürüyen hayvanların çıkardıkları sesleri duyunca.. Uykuya daldım.


Ertesi sabah uyandım, çadırdan dışarı çıktım şöyle bir sağa sola bakınıp arkamı bir döndüm. AL SANA FUJİ SAN OBBAAAAAAA. Ben bu dağa çıkarım arkadaş.. Topladım pılı pırtı devam… Deli terliyorum ama su yok ortalıkta, kar da yok. 1900 metrede bulunan bir işletme daha kapalı olunca dedim yeter, daha fazla gitmenin alemi yok.. Hem açlıktan hem susuzluktan gebereceğime. Şöyle bir parmağımı dağın tepesine kaldırıp.. "FUJI SAN, BEN TAKESHI GÜRKAN. SANA SÖZ VERiYORUM BU ÜLKEYE BİR DAHA GELİP BİSİKLETİMLE SENİN ZİRVENE ÇIKACAĞIM."


Şu anda Tokyo'dayım.. EVET EVETTTTTTTTT!! TOKYOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO!

Henüz turum bitmedi, gezilecek bir Tokyo var..

Buraya geliş maceramı bir sonraki yazımda daha detaylı aktaracağım. Şu önemli ayrıntıyı da atlamak istemiyorum.

Türkiye'yi bilen bir japon çiftçi ile aramızda geçen konuşma

- Sizin ülkenizde neler oluyor böyle?

- Ben yoldayım, siz daha çok şey biliyorsunuz. : )

(kısa bir sessizlik)

- Sizin bu Atatürk var ya!!

- Evet..

- O adamdan her ülkeye bir tane lazım.

Sizin ülkeye hiçbir şey olmaz..

Sevgiler, saygılar.


(Fotoları yükleyemedim.. Hata çıkartıp duruyor, sonra tekrar denerim. : )

3 Şubat 2011 Perşembe

Japonya - Hayat devam ediyor...




Nagoya'dan sonra kıyıdan biraz uzaklaştım. Gpse baktım Sergül’ün evine 220 km diyor.. İyi de ben niye Sergül’e 2 günde sizdeyim dedim ki? 3 gün demem gerekiyordu.

Pedallarken yoldan da keyif almak lazım.. Ha uzun mesafeler alınca keyif almıyor musun Gürkan? Tabii ki de alıyorum, fakat bazen öyle noktalara, öyle yerlere gidiyorum ki pedallamayı bırakıyorum. Bu dediğim yerler kimi zaman sessiz, canlının olmadığı çöller, kimi zaman doğa ananın kucağı, kimi zaman şehrin en işlek caddesi oluyor, işte o alanlarda duruyorum.

Bisikletden iniyorum. Şöyle bir çevreme bakınıyorum, doğru yerde durmuşum. Oturacak bir yer buluyorum. Tebessüm içinde gözlerimi kapatıyorum. Yavaşça derin bir nefes alıyorum. O nefesi verirken bulunduğum noktadan dünyayı seyre dalıyorum. Üçüncü göz diyorum ben buna. Bu göz önce bana durduğum alanı gösteriyor. Çevremde daireler çizerek yükseliyor. Geldiğim yola bakıyorum. Renkler soluk.! Hayat devam ediyor. Henüz gitmediğim önümdeki o yolu görebiliyorum.. Sonra geldiğim yolda hızlıca ilerliyor, binalar insanlar yanımdan o kadar hızlı geçiyor ki bir anda yavaşlıyor görüntü; Osaka'da Deniz’in restoranına müşterileri geliyor, "Arigato gozayimaz" dediğini duyuyorum, o sırada suratımda bir tebessüm oluşuyor, Güney Kore Busan'da June eve gelen yeni konuklarına şehri anlatıyor, Kore'nin zirvelerinden geçiyorum, bu hızda giderken bile elim Andog'daki tapınağın ahşap duvarlarına değiyor, görüntü yavaşlıyor. Yılların yorgunluğunu üstünde taşıyan o tahtaların kıvrımlarını hissediyorum. Elimi çekiyorum, Seoul'da Evren’i düşünceler içinde işine giderken görüyorum. Kendimi bulutların üstünde buluyorum bir anda, Ulan-batur sokaklarından hızlı geçip elçiliğin içinde Asım Abi'yi görüyorum, Gizem'e bir şeyler anlatıyor. Nurullah odasındaki pencereden dışarı bakıyor. Gobi çölündeyim, hızla giderken bir kere daha duruyorum o çölün ortasında. Bana gerçek korkuyu ve neden korkmam gerektiğini gösteren alan burası işte.. Tek değişen şey vardı bu alanda. Hava daha fazla soğumuştu. Pekin'de Lostar Abi odasında oturmuş bilgisayarda bir şeyler yazıyor. Edip Abi telefonla konuşuyor, Mine yürüyüşte. Bartu'yu arıyorum işte orada kızlar çevresini sarmış. Can Abi'yi sokak aralarında arabasını kullanırken görüyorum. Çin'in içinde oradan oraya tek tek hayatıma dokunan insanların ne yaptığını görüyorum. Kırgızistan'da İbrahim ve kardeşleri ile top oynadığımız alanda duruyorum. O alanın üstünü beyaz bir örtü kaplamış. İbrahim orada değil. Sarıtaş'da sıcacık evinde kardeşleri ile oturuyor. Pamir Dağı tüm heybetiyle karşımda. O göz bile bir kere kapanıyor o alanda. O dağı aştım ben diyorum. Geçiyorum hızlıca sınırı. 4650 metreden aşağı indiğim o yokuşun orada, kollarımı açıp bağırdığım, göz yaşlarımı tutamadığım yokuşun orada duruyorum. Dizlerime kadar karın içindeyim. Derin bir nefes daha alıyorum. Dağların arasında dolanmaya başlıyorum.. Daha farklı. Buralar beyazken daha güzel. Koşturan Marco Polo koyunlarını görüyorum, sürünün ortasından hızla geçiyorum. Minik kasabaları teker teker geçmeye başlıyorum, Nadia'nın yanında buluyorum kendimi. Mutfakta bulaşıkları yıkıyor. Eğiliyorum kulağına fısıldıyorum; "Sözümde duracağım, bak seni hala unutmadım." Duruyor. Önüne düşen saçlarını geriye atıyor. Pencereden dışarı bakıyor. Suratındaki tebessümü görerek uzaklaşıyorum yanından.. Hayatımın en büyük dersini aldığım o tepeden, Japonya'daki Gürkan a bakıyorum. Devam ediyorum Korogh'dan geçerken yavaşlıyorum. 6 senedir dünyayı herkesden habersiz gezen o adamın suratındaki tebessüm aklıma geliyor. Nehir kenarında o akşam oturduğumuz taşın oraya gidiyorum. Karanlıkta göz yaşlarını sakladığı o taşın oraya! Nehrin yanından devam ediyorum. Sınırı geçerken o ara bölgede bir an durup çevreme bakıyorum. Günlerce altında çadır kurduğum, beni güneşten koruyan o ağaca dokunuyorum. Buhara'nın o eski sokaklarından bir daha geçiyorum. Nathan'ı gördüğüm yer. Türkmenistan içinde tek tek konakladığım şantiyelere uğruyorum. Aşkabat'da Aykut masa başında çizimlerin arasında kaybetmiş kendisini, Serpil Ablam elçilikte koşuşturma içinde. Ruhfen Abi düşünceli düşünceli oturuyor, biraz daha yaklaşınca yeni bir şiir yazdığını görüyorum. Nisan arkadaşları beraber okulda görüyorum. Seviniyorum hepsini iyi gördüğüme. Türkmenbaşında şantiyede yapılan o menemen aklıma geliyor, hemen oraya gidiyorum. Herkes iş başında tanıdık kimse yok civarda. Hazar denizini hızlıca geçip Bakü sokaklarında dolanıyorum. Dostlarım ya işlerinde ya okullarındalar. Şimdi onlara geldiğimi haber vermeyeyim.. İşlerini bırakıp yanıma gelirler biliyorum. Elshan'ın yanına okula uğruyorum. Ama o da derste.. Tekrar yola çıkıyorum. Azerbaycan'daki o polis noktalarından tek tek bir daha geçiyorum. Misafir olduğum köylere bakıyorum, insanlara bakıyorum. Sınırı geçtikten hemen sonra duruyorum. Arat'ın tır parkına uğruyorum. Bizim tırcılar öğlen yemeğine durmuşlar. Arat harı harıl çalışıyor. Devam ediyorum. Son tepeyi aşıp Posof'un oradaki sınır kapısına ulaşıyorum. Sancakta Türk bayrağı gözüküyor. Bizim sınırı geçerken yavaşlıyorum, derin bir nefes daha alıyorum. Dede evim Arhavi'den geçerken Aytekin Amcamın kahkalarını duyuyorum. Enes, Funda, Ayşe ve benim birlikte aldığımız o yolu bir daha tek başıma alıyorum. Yolda tanıştığım herkesin evine dükkanına tek tek uğruyorum. Bolaman bulunan o kilisenin önünde buluyorum kendimi. Denizin kayalıklara çarpıp çıkardığı sesi duyuyorum. Güneşin sıcaklığını üzerimde hissediyorum. Ne güzel yerler gördüm ben şu hayatta. Samsun'da arkadaşım Bilgehan'a uğruyorum. Evini bitirmiş, dışarıda işçilerle konuşuyor. Bekle az kaldı, rakı balık yapmaya geleceğim tekrar yanına kardeşim. Ankara'da evime varıyorum. Herkes salonda oturmuş haberleri seyrediyor. Bir süre onları seyrediyorum. Bir kere daha Japonya'daki bana bakıyorum. Bisikletinin yanında, bağdaş kurup oturmuş o yorgun ama mutlu adama....

Sergül Kato ve Yoshi Kato dan bahsetmeden önce şu gazete haberlerini de sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunlar piyasada benim yakalayabildiğim ve fotoğraflayabildiğim gazeteler. Kendi web sayfalarında da haberler geçmekte. Ayrıca japon bloglarında japonca benim turumu anlatan insanlar da var.. Haberlerde yazanların toplu özeti kısaca şu şekilde..

''Geçen sene Türkiye'den yola çıkan bisikletli Gürkan San 11 ülke geçerek Japonya'ya ulaşmayı başardı. Japonya yolculuğuna Fukuoka'dan başlayıp Tokyo'ya ilerleyen Gürkan San ilk hedefi olan Kushimoto'ya uğrayarak Türk askerlerini andı. Tüm Asya boyunca bisikletinin arkasında taşıdığı Türk bayrağını müzede sergilenmek üzere yetkililere teslim eden Gürkan San bisikletiyle tüm ipek yolunu, çölleri, dağları geçerek hedefi Tokyo'ya samurayların ilerlediği yollarda ilerliyor. Yola çıkış amacı giderek hissedilen küresel ısınmanın etkilerine karşı bisikleti insanlara sevdirmek ve her yere gidilebileceğini göstermek..........."

Yomiuri Shimbun (Tiraj 14 milyon)


The Asahi Shimbun ( Tiraj 12 milyon)


Mainichi Shimbun (Tiraj 6 milyon)


Chunichi Shimbun (Tiraj 5 milyon)




1 Şubat 2011 Salı

Japonya - Nagoya'dan hızlı çıkabildim.




Nagoya şehri bana İzmit'i hatırlattı. Şehre girmeden sizi fabrikalar karşılıyor. İzmit'deki bu fabrika bacalarının ne kadarında filtre var bilmem fakat buradaki bacaların hepside filtre olmasına rağmen çıkan duman gökyüzünün o güzel maviliğini kapatmış durumda. Nagoya'da yaşayan Türkler bu şehir için "Japonya'nın İzmir'i" dediler. Evet büyüklük olarak şehir ülkenin en büyük 3. şehri. Çevre temizliği bakımından da benim Japonya'da gördüğüm en kirli şehirdi.

Güney Kore yollarında ilerlerken geçtiğim tünellerden bahsetmiştim. Her tünelde beyaz yansıtıcılar olduğu gibi tünellerin içi de tertemizdi. Japonya tünelleri de tam tersine çok kirli. Bisiklet yolunun gittiği alan, şehirler arası yollardaki tünellerde berbat durumda. Ya da şunu diyebilirim; Bu ülke Tokyo'ya yaklaştıkça kirleniyor. İçerisi karanlık ve araçtan dışarı nasılsa gözükmez mantığı ile ne varsa fırlatılmış. Bir keresinde 2kmlik tünelin tam ortasında lastiğim patladı. O lastiği de orada yapamayacağımdan tünel sonuna kadar patlak lastikle kullandım. Tünelden çıkıyorsun, her yer tertemiz. : )

Şehre girer girmez bisiklet yolunda önüme mini etekli bir kadın geçti. Baktım istikamet aynı, ben arkada o önde Nagoya şehrinin merkezine kadar gittik. Hava çok soğuk. Fakat 11 km var şehir merkezine kadar. Bu kadın çekici ve güzel haliyle beni de arkasına takarak götürdü. Bisiklete soğuktu, yağmurdu, kar yağdı, aman yokuştu, taytımızı giyelim, formasız çıkmam, özel ayakkabısız binmem olayı bahane. Bizim de bu formalı, taytlı, ayakkabılı binme durumumuzu değiştirmemiz lazım. Yoksa kimse şehir içinde normal adamlar bisiklete biniyor demez. Japonya'da günlük kullanım için taytı, forması, ayakkabısı ile binen birini henüz görmedim, Kore ve Çin'de de görmemiştim. Ben kendim için söylüyorum ''Abartmışım.'' Performans yapmaya gidersin, dağa bayıra kendini vurursun tamam. Ama şehir içinde kullanacaksam kaskımı alıp gitmeliymişim.

Nagoya şehrinde kalacağım oteli bulmak çok kolay oldu. Güzel bir yol haritası ile sanki daha önce orada kalmışım gibi Ann Guest House'a vardım. Geceliği 42 TL, bu fiyat Japonya'da bulabileceğiniz en ucuz otel fiyatlarından biridir. Neden? Çünkü odada 6 kişi kalınıyor. Kadın - erkek karışık. Horlayanı, osuranı, aksıranı tıksıranı ne ararsanız var. Bu fiyata kahvaltı veya yemek dahil değil. Çay ve kahve bedava. Kıyafetlerinizi yıkamak için çamaşır makinasına 7 lira atıyorsunuz. Kurutmak isterseniz gene bir 7 lira. Ortalık kullanım alanlarında uydu yayını yapan bir televizyon ve interneti olan bir adet bilgisayar mevcut. Bu uygulamalar Japonya'daki tüm guest houselarda aynı diyebilirim.

Mekana giriyorum, tanıdık bir ses. Scoot? Harbiden o? Bu adamla Osaka'da aynı otelde kalmıştık. Kendisi ile 2 hafta sonra tekrar başka bir şehirde karşılaştık.. Selamlaştık falan, anlat dedim neler yaptın bu iki haftada, nereleri gezdin. 2 hafta nereleri gezdiğini ne yaptığını anlattı 2 dk bile sürmedi. Sen anlat dedi, hahaha biraz uzun sürdü benimki.

Akşam bu ve Kanadalı arkadaşı içmeye gittiler. Herif zil zurna geldi. Önce oturma odasına bir güzel kustu sonra bilgisayarın üstüne. Peehh gece gece bir de oraları temizledik. Ranzalı odalarda kaldığımı biliyorsunuz. Adamın yatağı benimkinin üstü, bu arada kendisi 110 kg falan.. Gece uyurken sen ranzadan aşağı kafa üstü çakıl! Düştüğü yer tatami. Tatami Japonların ev yapımında zemine kullandıkları geleneksel bir yapı malzemesi. Sık örülmüş bir hasır. Ulan adam düştü, "Aha öldü." dedim. Kalktım, ışığı yaktım. Hareket ettiğini görünce sevindim. Yahu ne fena düştü. Ayağa kaldırdım, bir daha yatırdım.. Bu arada düştüğü yerdeki tatami kırılmıştı.

Ertesi gün öğreniyorum ki bilgisayar bozulmuş, mutfaktaki sandalye kırılmış ve bizim odadaki tatami de öyle. Scott ilk başta bunları ben yapmadım, söylemeyin sakın diyor.. Öyle yapma söyle ayıp bu insanlara dedim. İlk gün söylememiş. Akşamına söylemesi için bir daha uyardım. Ertesi gün söylemiş. Bilgisayarın klavyesi ve mouse için, ayrıca kırılan sandalye için para iştememişler. Fakat tataminin tamiri için 450 dolar almışlar. Fiyatı öğrenince adamın neden söylemek istemediğini anladım. Geceliğine 30 dolar verdiğiniz bir otele 450 dolarlık tamirat parası verirseniz, biraz acıtır.

Tamir edilirken de seyrettim. Hasır, sunta birkaç çivi falan derken.. Bu mu 450 dolar ? Budur dediler. Bizim ülkede adamın yaptığı işe ben 30 dolar bile vermezdim, hatta adamı da çağırmaya gerek yoktu. Alınan bu 450 doları Japon hayat şartlarına göre düşünürseniz gayet normal. Türkiye'den gelip, burada para kazanıp Ferrari ye veya Aston Martin'e binen bir Türk yok. Buraya yerleşip yaşamaya başlarsanız, buranın doğan şahini neyse kazanılan paralarla da onlar alınır. Ya da bu kadar iyi bisiklet yollarının olduğu bir ülkede bisiklet alırsınız. Yani demek istediğim yabancıların buradaki tek artıları iş bulabilmek. Tabi Japoncanız da olacak yoksa o da hayal.

Araçlardan açıldı mevzu; bir konuya daha değinmek istiyorum.. Bu ülkede Lamborgine, Ferrari, buna benzer araçlar da gördüm. Mercedes, Bmw'yi de eklim. Bu araçları ya yaşlı amcalar kullanıyor yada o yaşlı amcaların genç hanımları. : ) Henüz bu araçları kullanan gençler görmedim.

Nagoya şehrine gelmeden burada Türklerin yaşadığını öğrenmiştim. Oteldeki görevliye Türk restoranı olup olmadığını sorduğumda çok yakınımızda Mega kebap adlı Türk restoranın olduğunu söyledi. Kaldığım otele bisikletle 3 dk uzaklıktaydı.. Gidip bir ekmek arası et döner yemenin vakti gelmişti.

Restorana gittiğimde orada çalışan arkadaş Mısırlı Mesut'tu. Türkçe bilmiyordu fakat ingilizcesi gayet güzeldi. Bisikletin arkasında Türk bayrağını görünce hemen sohbete başladık. Bisikletle Türkiye'den geldiğime ikna etmem zor oldu. Uzun uzun sohbet ettikten sonra restoranın sahibi ile de uygun olursa tanışmak isterim dedim. Hemen telefonla aradı, abi Cihat ve kardeşi Ferhat Yılmaz.

Nagoya'da uzun senelerin sonunda Türk restoranı var dedirtmişler. Şehrin en işlek noktalarında 6 adet restoran. Kimisi gündüzleri iş yaparken kimisi de geceleri iş yapıyor. Maraş dondurmamızı burada kendileri üretiyorlar.. Öğrenmiş Japonlar, Türkish ice cream diyorlar. Dönerlerinin tadları da çok iyi. Anlayacağınız yemek olayında Nagoya'ya damgasını vurmuş bu iki kardeş. Cihat Bey beni Nagoya'daki Türk okuluna davet ediyor ve orada birbirinden değerli insanlarla tanışırıyorum. Nagoya'da Türk derneği başkanımız derneklerini ve faliyetlerini anlatıyor, Türk okulu müdürü dar alanlarda ne kadar esnek ve yaratıcı çalışmalar yaptıklarını söylüyor, Türkiye'yi bu ülkede çok iyi temsil ettiklerini dile getirdiler.

Ve dünyanın bir kere daha küçüldüğü an geliyor. Buluşmaya gelen bir Türk benim blogumu okumuş. "Senin o blogda bahsettiğin Ordu'lu Enes Şensoy di mi?" sorusuna cevap "Evet." olunca karşıdan gelen cevap da: "O bizim amca oğlu olur, ben Ergin Şensoy." "Yuhhhhhhhh!" "O deli yaylaya bisikletle inip çıkardı. Ancak öyle biri arkadaşın olurdu zaten senin." diyince aha öyle ağzım açık kalıyorum.. Yahu Enes beni Karadenizden uğurladı sınır kapısına kadar. Son noktada da amca oğlu süper tesadüf. Blogu okumasa bunu da öğrenemeyecektik. Tesadüf işte. Bu arada okulda bulunan herkes kendisini tanıyor. Ben de kendimi tanıtıyorum ve yaptığım projeyi anlatıyorum. Fakat kayıtlar Fatih Bey'de. Kendisi de Toyota firmasında çalışıyor. O akşam Ankara'dan gelen babası da ordaydı. Ankara'ya döndüğümde videoyu bana verecek. Ben de ilerde yapacağım sunumlarda o videoyu kullanacağım, şimdiden kendilerine çok teşekkür ederim. Okul müdürümüz Serhat Bey Nagoya'da Türk Üniversitesinin inşasının da devam ettiğini, önümüzdeki yıllardada hizmet vermeye başlayacağını söyledi.. Sanırım hizmete girdikten sonra bir kere daha uğrarım. : )

Kaldığım otelde her milletden insanla tanışıp sohbet etmek güzel oluyor. Bir akşam yazılarımı yazarken Yuka adında bir Japon kız nereli olduğumu soruyor. Türküm diyince de Türkiye'de nerelere gittiğini sırasıyla saymaya başlıyor. Güney Koreli erkek arkadaşı Türkiye'ye yamaç paraşütü yapmak için gitmek istemiş. Kız da sevgilisini bırakmış Ölüdeniz'in oralara, tek başına takılmış. Ve tabii ki hemen arkasından beklenen cümle geliyor..

"Türk erkekleri çok saldırgan, hiç çekinmeden seks teklifinde bulunup yatağa atmaya çalışıyorlar."

Ne diyeceksin şimdi bunu diyen yabancı kadına? Gülümseyip hemen konuyu değiştirdim. Bu arada Erzurum'daki olayı da duydum... Kore'li sevgilin mi var?… Kore süperdi falan filan derken konu değişti..

Kendisi Kore için şunu dedi; "Seul'a gittiğimde ağzım açık kaldı, bizden çok iyi durumdalar." Diyorum arkadaşlar, Güney Kore gibisi asyada yok.

Yuka ile de bir akşam yemeğe çıkıyoruz. Beni Japon restoranına götürüyor. Fakat bu sefer ben onun kiraladığı bisiklete biniyorum, o da benim bisikletime. Tur boyunca da ilk defa bisikletimi bir bayan kullanmış oluyor.. Selenin boyunu indirsem de ayaklar yere zor değiyor, ee bir de topuklular olunca şöyle bir durum yaşıyoruz: Durmaya yakın ben biraz önden gidiyorum, bisikletden iniyorum, sonra bisikleti ile yanıma gelip bana yaslanıyor, öyle aşağı indiriyorum. Biz bu arada yemeğe bir Japon restoranına gitmiştik dedim. Doğal olarak ben menüden bir şey anlamadığımdan bütün seçimleri o yapıyor.. İyi ki de o yapıyor.. Ne yemekler geldi. Tek tek adlarını ezberlemek zor oldu.. Hatta bazılarını unuttum bile ama olsun. Tokyo'ya bir daha defterle gider, öğrenirim.. Mekanın tarzı çok iyidi. Barda takılıp yemek yiyip, alkolünü içip gidiyorsun. Gelen yemeklerin porsiyonları çok küçük fakat masadan kalktığımızda geriye bir şey bırakmamış ve doymuş olarak kalkıyorsunuz..

Ertesi gün hava güneşli, kuşlar ötüyor. Şehirde kuşlar ötüyor cidden, Nagoya'da! İlk duyduğumda ben de inanamadım. Öğlene doğru yola çıkıyorum ama ne yola çıkmak, hey maşallaaah. 4 saatte 70 km..

Japonya'da yol alırken beni takip etmeye başlayan Türk arkadaşlardan biri de Sergül Kato. Kendisi gönlünü bir japon erkeğine kaptırmış, Japonya'lara kadar gelmiş. Kocası Yoşi ile birlikte beni Shizuoka'daki evlerine davet ediyor.. Ben de neden olmasın diyorum, yolumun üstünde. Ayrılmadan önce mesafeye bakıp 2 günde gelirim demiştim kendisine.. Yolda giderken bir şeyi fark ettim; o gün içinde 70 km yapmıştım fakat hala Shizuoka'ya 151 km vardı.. Yahu ben niye 2 günde gelirim dedim ki?.. Normalde kış aylarında 60- 70 km yapan biriyim ben.. Ertesi sabah 9'da pedallamaya başlıyorum.. Akşam 4 Shizuoka.. Not defterimi açıyorum. Sergül ben geldim diyeceğim. Ulan bir bakıyorum şehrin yanında Fukuroi diye başka bir şehir adı yazıyor. Aha ben bu şehri geçtim ki bu gün. Nerdeydi? Gps'den bir bakıyorum, obaaaaaaaa 50 km geçmişim.. Evet, Sergül'e telefon açıyorum.. Sergül'cüm ben senin evi 50 km kadar geçmişim. Akşam 8'de yemekte sizdeyim. : ) Hahaha.. Bisikletle geri dönmesine dönerdim fakat hava kararmaya başlamıştı. Ucuz bir otel bulup bisiklet ve eşyaları oraya bıraktım. Sergül ve Yoshi Kato'nun evine de 1 saatlik tren yolculuğundan sonra ulaştım.

Hanım kızımız ben geliyorum diye kendi elleriyle pide yapmış, kek yapmış, Yoshi de senelerin aşçısı çıktı. Bir yemekler yapmış oyy.. Ha bu arada yolum boyunca o kadar güzel ailelerin evine misafir oldum ki hepsi benim için birbirinden değerli insanlar. Sergül ve Yoşi de artık onlardan biri. Fakat bu misafir olduğum evin bir özelliği var. Ben 11 aydır ilk defa kendi ülkemden birinin evinde kalıyorum.. Bir sonraki gün de Japonya'nın Marco Polosu olarak bilinen Jun Kageyawa’nın evinde..

Buradaki maceralar ve yolculukla ilgili yeni detaylar en kısa zamanda… Bol bol yeni gülücük var. Sergül çok yaşa hemiiii! : )))

Shizuoka'dan sevgiler, saygılar.