23 Ocak 2011 Pazar

Koyasan’a gidip Gomadasan'ın oradaki Gomasan'dan döndüm.



Osaka'dan çıkıp Kushimoto'ya pedal çevirmek sanırım şu ana kadar Japonya'da yaptığım en iyi kilometrelerdi.

Osaka şehri daha önceki fotolarda gördüğünüz gibi küçük bir şehir değil. Şehrin içinden çıkıp dağlara varmam neredeyse bir günümü aldı. Hareketli şehir merkezinden ayrıldıkça daha mutlu olduğumu fark ettim. Yahu ben şehirlerde boğuluyorum artık.. İyi dostlar, arkadaşlar edinmeseydim Osaka'da birkaç gün kalır yola devam ederdim.

Yola çıktım fakat bisikletin ayaklığı kırıktı yenisini almak gerekiyordu. Ayrıca tripod da kırıldı onun da yenisini bulmak gerekiyordu. Önce yolumun üstünde iyisinden bir bisikletçiye denk geldim. İyisinden diyorum çünkü adamların elinde tek marka vardı; Surly. Bu marka bisikletleri çok seviyorum, tam anlamı ile bir tur bisikleti. Ve en güzel olayı da geri dönüşüm ürünü. Bu bisikletler kullanılmayan mutfak ve sanayi tüplerinden yapılıyor. Evet demirler. Çok sağlamlar. Hemen hemen yolda gördüğüm tüm turcular Surly kullanıyorlardı. Alüminyum kullananların sayısı bir elin parmağını geçmezdi. Neyse güçlü gözüken bir ayaklık buldum. Sonra bir baktım dış lastik de mevcut adamlarda.. Arka lastikte kullandığım Michelen Rock ömrünü doldurdu. Basınca dayanıklı lastik olmasına karşın 3200 km gibi kısa bir mesafede dişlileri eridi.. Kısa diyorum çünkü tur lastiği dediğin 10 bini devirecek. Öndeki Rubena'yı değiştirmek zorunda kaldım. Yarıklardan giren su iç lastiklerdeki yamaları açmaya başlamıştı.. Neyse en neticede Türkiye’nin meşhur bisiklet canavarı arkadaşımız Enes'in sözünü dinleyip Swalbe Maraton lastiklerinden bir tane alıp arka tekere taktırdım. Deneyelim bakalım nasılmış..

Osaka'dan çıktıktan sonra sahil şeridinde ufak ufak bir sürü kasaba var. Hoşuma gitmedi.. Yönümü doğuya çevirdim, dağlara doğru ilerledim. Sonra da güney doğuya çevirip haritada güney uca gidene kadar ne kadar dağ varsa bir bir hepsine bakim dedim. : ) Evet adanın güney ucunda ne kadar yüksek nokta, karlı alan varsa yolun gittiği her yere gittim. : ) Ne kadar zirve varsa atlamadan çıktım. Bisikletle pedal çevirebileceğim, olmadığı iteceğim her zirveye.

Sabah çadırı topladım başladım tırmanmaya.. Sabah kahvaltısı için hiçbir şeyim kalmamıştı.. 4-5 km lik bir tırmanıştan sonra bir dinlenme tesisine girdim. Bisikletle geldiğimi görenlerde bir çok ülkede gördüğüm o şaşkın bakışlar var.. Bir çok ülkede diyorum çünkü Çin'de, Kore'de, Japonya'da kimse böyle çantalarla bisiklete biniyorsunuz diye size hayretler içinde bakmaz. Fakat ne zamanki bisiklete binmenin imkansız gözüyle bakıldığı bir alanda (%8 - %14 eğimle -8 derecede) gibi bir durumda binerseniz herkes sizlere ağzı açık bakar.. Restorana girip oturduğumda o tanıdık turist amcalardan biri yanıma geldi.. "Türk müsün?", "Evet." Anlattı da anlattı. Dedim ayakta kaldın amca otur. : ) Anlatıyor senin ülke böyle güzel şöyle güzel.. Aklıma Deniz Alkoç’un Osaka'da dediği geldi: Bir gün restoranına bir Japon gelmiş. Sanırım birkaç bardak sake içtikten sonra denize "Biliyor musun senin ülkeni gezmeye gittim. Arkadaşlarımla Kapadokya'da bir dükkana girdim. Arkadaşlar alışveriş yaparken ben de bakınıyordum. Biri geldi benle ilgilenmek için. Bir şey satın almayacağımı söylediğimde beni dükkandan kovdu." demişti. İyi bu konuştuğum adama öylesi denk gelmemiş. Ulan ne üzülmüştüm. Yahu bu hiçbir turiste yapılacak iş değil. Kaldı ki Japon'a yapmış. Adam bu olayı seneler geçse de unutmamış. Unutmazda haaaa ve ne zaman bir Türk görse aha böyle anlatır işte.. Arkadaşlar bu yolculukta çok milletten insan gördüm. Ben bu Japonlar gibi dürüst insanlar görmedim. Bazı işlerini eleştirsem de, gülsem de, benim ülkem daha iyi desem de, yer yüzünde bu Japonlar kadar dürüst, saygılı bir millet daha olabileceğini düşünmüyorum. Heriflerde kazık atma zihniyeti gibi bir şey yok, rüşvet yok, rüşveti geç burada herhangi bir şekilde bir Japon'a bahşiş verirseniz hemen elinizi iteklerler. "Ne demek istiyorsun sen?" diye. Aman ha bazıları mali durumları iyi de o yüzden istemiyorlardır diye düşünmesin. : )

Neyse bu amca ben yemeği bitirmeye yakın kalktı. 2 dk sonra geri geldi. Elinde bir kutu kola bir kutu da şekerle, "Al bunları yolda yersin, enerji lazım sana." : ) Amcalar teyzeler harika ya bu caponların.. Çocukları da güzel zaten. Du bakalım, şu gazetelerde tv lerde falan çıktık belki kısmetimiz açılır yolda. : )

Restoranın sahibi geldi "Nereye doğru gidiyorsun?" dedi. Haritaya baktım Kokechi diye bir yer var.. Aha buraya dedim. Bisikletle gidemezsin diye işaret yapıyor. Kar var kar var.. : ) Kar mı var? Evet kar var. Eee o zaman kesin gidiyorum ben diyip yola çıktım. Yükseldikçe karlar da gözükmeye başladı. Önce biraz buzlarla başladık. Vay be Swalbe'nin yola tutunması çok iyi. Eğim %6 dan %9 çıkınca arka teker yer yer olan buzlardan dolayı kaymaya başladı. Yokuş çıkarken hep ayakta pedalladığımdan oturunca o kayma kesildi. Tırmandıkça ortam beyazlaştı. : ) Bol kara girince de tekrar ayağa kalktım.. Devaaammmmm 900 metre. 900 metrede muhteşem manzaralar gördüm. İçimden iyi ki yapamazsın denilen bu turu yaptım, gidemezin orası karlı denen bu noktaya çıktım dedim. 30 dk kadar karların üzerine oturup o güzel manzarayı o tepeden seyrettim.. Tekrar pedallamaya başladığımda ise hüsran.. Bu ne len bu kadar mı?? Aşağı geri iniyor. Haydaaaaaaaaa yahu heves kursakta kalıyor. Ve o kadar tecrübenin arasına yeni bir tecrübe eklemeye başlıyorum.. Benim çevremde aynısını yapan belki bir kişi vardır . O da Ordu'dan Enes, fakat hiç kendisi ile bu konu hakkında görüşmedik? 800 metreden eğimin %9 ve %10, yolun buz ve karla kaplı olduğu bir alanda 50 kilo yükle aşağı inmek nasıl olur? : ) Ne bir kere düştüm ne de bir kere bisikletden inip yürüdüm. Fakat aşağı vardığımda frene basmaktan kol kaslarım inanılmaz acıyordu. Neyse her şeye değerdi.

Aşağı indik inmesine de hava karardı. Sağa sola bakınırken hop bir limon bahçesi buluyorum. Hemen çadırı kurup yemeği hazırlıyorum, bu arada fren papuçlarımı kontrol ediyorum. 800 metre boyunca frene basarak inmeme rağmen hala taş gibiler. Arka canta iniş sonrasında elimi deydirmemiştim. 80 psi basınç bulunan o lastik ve iç lastik çok iyi dayanmışlardı..

Ertesi gün benzer iniş çıkışlar yaparken bir anda arka lastik patladı. Dış lastiği kontrol ettim. görünürde bir şey yok.. İç lastiğe baktım birkaç kontrolden sonra buldum. İlginç bir yerde patlamış. Daha doğrusu açılmış veya yırtılmış diyebilirim. Sibopla lastiğin birleşme yeri bıçak kesmiş gibi açılmış. Hava çok soğuk sürekli frene basıp iniş yapmak sanırım hali hazırda aşınmış olan iç lastiğin ölüm fermanı oldu.. Yanımda bir tane yedek iç lastik vardı.. Yedek dediğime bakmayın o iç lastik. Pamir ve Gobi'yi aşmış. Üzerinde 8 yama bulunan bir iç lastik. Emektar, hadi bakalım. Sona gelmek üzereyim. Çantanın içinde uzun süre dinlendin. Pamir'i geçen sensin, Gobi'yi de sen geçtin. Tokyo'ya beni ulaştırma görevi senin. Tamam söz seni gene zorlarım. Laf olsun diye yazmadım bu yazıyı ben cidden bu konuşmayı yaptım o lastikle.. Ee tek başına seyahat etmenin yan etkileri.

Arada bir sessiz sakin bir yerde durduğumda kara şimşeğime hal hatır sorarım. Zincir yağlarken yıkarken. Çok uzun bir süre oldu yollardayım.. Dinlediğim zamanlarda iyi arkadaşlar, dostlar edinmemiş olsaydım veya iyi kişilerle tanışmamış olsaydım sanırım bu yolculuktan bu kadar keyif alamazdım.

Küçük bir kasabaya daha geldim. Bu kasabadaki bakışlar biraz daha değişikti. Yol soruyorum gösterdiğim haritaya bile bakmak istemiyorlar. Civarda market var mı diye sordum, yok cevabını aldım ama iki yan apartmanda market buldum. Sanırım anlamadılar beni dedim. Hava karardı kasabanın dışındaki alanlarda kamp kurayım dedim, kime sorsam burada kamp kuramazsın dediler. Kasabanın dışındaki okula vardım. Çok geniş bir ormanları vardı. Okulun ormanı olduğu için önce kendilerinden izin alayım dedim. Okul müdürü az biraz ingilizce biliyordu. Öğrenciler sabah 8'de okula geleceklermiş. Ben sabah 7'de gitmiş olurum görmezsiniz bile dedim. Hatta bu kadar geniş bir ormanın içinde arka taraflara kamp kurarım kimse görmez beni dedim. Yok hayır izin veremem dedi. "Nereye doğru gidiyorsun?" dedi. "Gomadasan'a gideceğim fakat yarın orada olurum, teşekkürler." dedim. Ben pedallamaya başlarken arkamdan, "Dur oraya gidemezsin!! Araçlara yol kapalı!!!". Pedallamaya başlamıştım sadece bir elimi havaya kaldırıp "Byeeeeeeeeee!". Hava kararmıştı artık. Ön ve arka lambamı taktım, hatta tepe lambamı da taktım… Bu arada sürekli 100 metreden 600 metreye çıkıp çıkıp iniyorum. Yarı kar yarı buz bir yolda.

Yağmur yağmaya başladı. Köy yollarında gittiğim için buralarda bisiklet yolları yok, daracık yollarda gidiyorum. Kamp alanı bulamamak bazen beni deli ediyor. Öyle seçici bir adam değilim biliyorsunuz. Neresi olsa uyuyan biriyim. Çöplük, kesimhane, mezarlık, yol kenarı, köprü altı ama yok işte bazen bunları bile bulamıyorsunuz. 60 km yol almışım hava kararmış. Bir noktaya geliyorum dikkat ışıkları yanıp sönüyor. Zaten tırmanıştaydım. Ekstra bir tırmanışa geçiyorum. Ne oluyor yahu, vitesi büyülttükçe büyülttüm. Yol bilgisayarına bir baktım eğim olmuş % 17.. Yağmurun ben bu alana gelmeden 30 dk önce başlaması, bütün kar ve buzun erimesi, 2 saat boyunca yaptığım bu tırmanış sonucunda da durması.. Hatta hatta gecenin ilerleyen saatlerinde de kamp bulup çadır kurduğumda da "Yahu gece şimdi hava eksi bilmem kaç olacak sabah her yer buz tutacak, ben nasıl ineceğim bu çıktığım alanı.." diyip uykuya dalmıştım.. Gecenin bir yarısı tuvalet için kalktığımda da şaşırmıştım.. Hava 3 dereceydi.

Ertesi gün bir uyanıyorum her yer bembeyaz ..: ) Bir çocuk nasıl sevinir kar gördüğünde? Hepimiz iyi biliriz. Benim aklıma kar yağdığında kardeşim ve yakın dostlarım gelir.. Kazık kadar insanlar olsak da Ankara’ya kar yağdığında Seğmenler Parkı'na çöp poşetlerimizi alır giderdik. Belki bir saat belki iki saat. Bir çocuk nasıl kar gördüğünde mutlu oluyorsa aynen öyle olurduk işte. Benim yolda olduğum 2010'u saymazsak. Birkaç senedir gidemedik birlikte? Neden mi ? Ya kar az yağdı. Ya da kar yağdığında mutlaka birilerinin işi vardı. İş vardı… Çok iş… Öyle işte…

Nerde kalmıştım haaaa. Her taraf bembeyazdı dedim. Tecrübe var artık.. Aşağı kadar inmeyi başarıyorum gene. Ayaklardan sonra artık kol kası yapmaya da başladım. Bu arada bu kadar başarıdan sonra Holivud da duymuş beni. Ulaştılar bana, "Gürkan gel, İron Man TR çekeceğiz, lazımsın." Holivud'un haberi yok yolda olduğumdan, verilen sözlerden, koyulan hedeflerden. Tur bitmiş sanıyorlar.

Bir zirve tırmanışı daha gerçekleştiriyorum. Yol temiz fakat sağım solum gene karlı. Biraz düz bir alanda ilerliyorum. İlerde bir tabela fakat okuyamıyorum.. Yavaş yavaş ilerlerken sol tarafımdaki ağaçlar bir anda yok oluyor ve kocaman bir şehir kapısı çıkıyor.. "Yuuuhhh bu neee! Ya ben nereye geldim?" diyorum.

Bunu dememle birliktede sağ tarafımda beyazlar içinde bir dolu insan beliriyor.. Onlar beni gördüğünde şaşırıyor, ben onları.. Karlar içindeki ormanda yürüyüşe çıkmışlar. Fakat hepsinde ekipman tam.. Tamamının ayağında çiviler geçirilmiş botlar görüyorum. Onlar da oraya bisikletimle geldiğime şaşırıyor. Aralarından bir tanesi soruyor hemen aşağıdan buraya bisikletle mi geldin diye.. Turco dan buraya bisikletle geldim ben diyince ve bunu da tercüme edince arkadaşlarına hepsi alkışlıyor . Sonra da tek tek benle fotoğraf çektiriyorlar.. Bu olaydan 10 gün sonra Japonya'da tüm gazetelerde ve tvde çıktım. Sanırım gazetelerde veya tv denk gelmişlerse arkadaşlarına "Biz bu adamı Koyasan'ın girişinde gördük."demişlerdir. : )

Koyasan benim Japonya'da gezdiğim en güzel kasabaydı.. Bu şehrin varlığından bile haberim yoktu. Kaldığım guest houselarda kimse bu bölgeden bahsetmezdi, kimse buraya gidiyorum veya buraya gittim demedi ya da öneride bulunmadı.. Bisikletim beni buraya getirdi işte…

Beyazlar içinde Shrine ve Budist tapınakları ile dolu bir kasaba.. Modern bina hemen hemen yok. Varsa bile benim gözüme çarpmıyor. Beyazlar altında kalmış bu güzel ahşap binalar beni büyülüyor. Bir Tapınağın önünde oyalanırken derslerine yetişmeye çalışan rahip adaylarını görüyorum. Koşarken bile her tapınağın önünde durup selamlarını verip sonra geç kaldıkları derslerine yetişmeye çalışıyorlar.

Evet bu kasaba beni büyüledi, daha çok gezmem lazım dedim. Bisikletime ne kadar ara sokak varsa hepsine girdim. Saatlerce dolandım kasabanın içinde. Sonra bir yerde güzel bir Japon evi gördüm fakat gidecek yolu bulamadım. Buldum ama karşı taraftaydı. Kar kaplamış her yeri. Bıraktım bisikleti karlara bata çıka gittim. Muhteşem bir Japon evi. Kapılar pencereler hala kağıttan. Doğramalardaki işçilik muhteşem. "Acaba bu evin içinde yaşayanlar mutlu mudur.." diye sordum kendi kendime, sonra da iyi dileklerimi o evin bahçesinde o insanlara bıraktım. Mutlu olsunlar bir ömür dedim ve ayrıldım.

Bir tapınağa uğradım orada kalıp kalamayacağımı sordum. Kalabilirsiniz tabi, ücreti 10 bin yen dedi. 183 TL etmekte.. Teşekkür edip ayrıldım.. Japonya'da kalacak Shrine veya Budist tapınağı bulmanız çok zor. Bir otele gittim fiyat sordum, 12000 Yen dedi.. Anlaşıldı neden gezginlerin buraya gelmediği dedim.. Çünkü küçük oteller veya evinin bir odasını veren insanlar yok burada, burası pahalı bir turistlik alan ve ben kış ayında geldiğim için çok mutluyum çünkü turist yok. : )

Baktım ki oteller benim bütçeme uygun değil o halde yola devam dedim. Öğlen yemeği için bir yerde durdum. Restoran üst kattaydı alt katta incik boncuk satan kızlar.. Şöyle biraz bakıştık.. Vay vay vay vay :P Çok güzeller yaaaa.. Bir tanesinin kucağında bir bebek.. Ben de bebeği sevmeye gittim. Tamam tamam kızlara yakından bakiyim dedim, kıh kıh. : ) Evet çok güzeller de dil sorunumuz var.. Vücut dili üzerinde kitap çıkartmayı düşünüyorum dönünce.. Bir şey anlatmaya çalışırken ne salak saçma hareketler yapıyorum kim bilir? Dışarıdan bakan biri için komik olsa gerek. : ) Fakat önemli değil ben evrensel bir şeyi gerçekleştiriyorum gene, hep birlikte gülüyoruz üstelik aynı şeye, dil bilmesek de anlıyoruz işte birbirimizi. Onlarla gülmeye devam ederlerken benim aklıma bu yol boyunca birlikte güldüğüm insanlar geliyor. Saniyeler içinde gelip geçiyor işte. Çok güzeldi çooooooookkk….

Yemeğimi yedikten sonra kızların yanına geri dönüyorum. "Kushimoto'ya giden yol burası di mi?" diyorum. Onaylıyorlar ama gitmemem için de ısrar ediyorlar. Çünkü yolun çok karlı olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.. Baktım evine davet eden yok ee yapacak bir şey yok, o halde yola devam. : )

O yola girdikten 1 km sonra bisiklet kara batmaya başlıyor.. Daha yükseklik 400, abovv. : ) Girdik bir kere.. Sağ tarafta bir tabela, vahşi hayatı koruma bölgesi.. Yazılarımda fark ediyorsunuz sonradan şikayet postaları da geliyor haklısınız detayları atlıyorum.. Ee kitaba da bir şeyler kalsın fakat şu kırmızı tabelanın ne dediğini ben söylim; kurtlar, tilkiler ve ayılar.. Koca dağ maceramı geçiyorum. Ha bir gece -18 gördüm, onu geçmiyorum.. İyi halt ettin Gürkan dedi birileri duydum…

Neyse karlı alandan aşağı doğru inişe geçiyorum, bu arada dua ediyorum.. O lastik patlamamalı bu soğukta.. Rüzgar, kar soğuk, kıyafet bomba, eller ve ayaklarda ısı poşetleri var. Göz gözü görmüyor bir tipi var. Lastik değiştirmesi, yaması falan uğraşamam şimdi. Yokuş aşağı bazen bol karı buldum mu frenleri biraz bırakıyorum ki ısınan cant biraz da olsa kendine gelsin. İlerde bir tabela, ne yazdığını okumak için oraya dikkatli bakim derken bol kardan çıkıp buza girmişim. Bisikletin arkası kaymaya başladı, dengeyi sağlamaya çalıştım ama baktım ki frene asılsam daha fena olacak daha fazla hızlanmadan bisikleti yana yatırıp kendimi de karlar üzerine bıraktım.. Yandaki çantaların ayağımın altta kalıp ezilmemesini önleyeceğini bildiğim için bu şekilde düşmeyi de gönül rahatlığı ile gerçekleştirdim.. Bu kadar kilometreden sonra ilk defa evet ilk defa bisikletten düşüyorum. Bisiklet de ben de % 10 luk bir eğimde aşağı inerken düştüğümüz için sürükleniyoruz. Bu arada ilk vücut yere vurduktan sonra darbenin etkisi ile yere hızlıca vuran ikinci alan kafam oluyor. İşte kask takmanın faydaları.. Hay goyam böyle işe diyorum.. Bu arada düştüğüm yerden tersten tabelaya bakıyorum. Okunuyor da yanlış mı okuyorum diye ayağa kalkıp bakıyorum.. Gomasan yazıyor. Hahhahaah ben goyam dedim, tabela da Gomasan diyince karlar üstünde bol gülücük. : ) Koyasan, Gomadasan, Gomasan, bizden bunlar bizden.. Gomasan Kulesi 12 km. Anlaşıldı kule dediğine göre tırmanacağız diyorum. Aynen öyle oluyor, zirveye çıkıyorum.. Tey tey 1600 metre ama bol kar ve buzlanmayı göz önüne alırsak zorluk derecesi fena sayılmazdı..

Dağdan iniyorum Ryojin diye bir kasaba. Kasabanın girişindeki lokantada öğlen yemeğimi yiyorum. Kamp yapacak alan sorduğumda hemen restoranın yanınki park alanını gösteriyor.. Sen nerden geldin diye soruyorlar.. Dağdan geldim diyorum. Beni tebrik etti inanamadı falan, ben de taze çekilmiş fotoları gösterince, telefon açıp benim dağdan geldiğimi kasabadakilere söylemiş. Bunu nerden mi biliyorum? Bak şimdi; haritamda kasaba üzerinde Spa alanı işareti gözüküyordu:

"Yakınlarda spa var mı?"

"Aşağı taraflar hep spa, hangisine gitmek istersen git."

Çıkıyorum buradan, hemen en yakındaki spaya uğruyorum. Kapıdaki adam "Aaaa sen dağdan geldin di mi?" Heee. Nerden öğrendiğini soruyorum, telefon geldi diyor.. : )

Japonya'da ilk defa gittiğim bu spadan içeri girdiğimde bir Japonya haritası üzerinde ülkenin en ünlü spa merkezleri gösteriliyor. Bu alan Japonya'nın en ünlü spa alanıymış. Bak ya gele gele en ünlüsüne geldik gene.. Spa giriş 15 TL. Havlu alıyorsun 10 TL küçük havluda 5 TL satın almak zorundasın. Ee alıyorum ben de. Biz alışmışız hamamda peştemali bele bağlar öyle gireriz. İçeri giriyorum.. Aaaa içerde kimsede peştamal yok.. Herkes bana bakıyor. 1 dk bırakıp geliyorum ben.. Tam onu bırakırken içeri giren bir adamı görüyorum. El kadar havluyu şeyinin önünde tutuyor, hum. Eh biz de el kadar havlumuzla kapamaya çalışarak içeri gidiyoruz. İçerde serbest, o havluyu suya banıp kafanın üzerine koyup havuza giriyorsun. Ohhhhhhhhhhhhhhhhhhhh beeeeeeeeeee.. Ohhhhh yahuuuuuu ulan ben daha önce niye spaya gitmedim ki diyorum.. Kadına dağdan geliyorum dedim ya dağ adamı oldum çıktım.. O sıcak suda 2 saat durdum.. Sonra insanlar baktım dışarı çıkıyor, ne var orda yahu diyip ben de çıktım.. Herifler nehrin dibine sıcak havuz yapmışlar. Ormanı, nehri seyrediyorsun sıcak suyun içinde. Kafada da sıcak havlu.. Ben bu hamamın içine mi kamp atsam, ne yapsam ya kaça kadar açık acaba? O kadar fazla kalıyorum ki orada, bir de üstüne masaj koltuğu buluyorum hem ayaklara hem bele. Şimdi kim çadıra gidip yatar.. Zaten bu kadar gevşemenin üzerine çadırda gidip yatarsam sabaha kesin ya hasta kalkarım ya bir tarafım tutulmuş, olmaz. Hemen bir otel buluyorum. 14000 yen diyor. Tahmin ettim, en pahalı bölgedeyiz diye.. Bisikletimi gösteriyorum "Aaa Turco! Sen o dağdan inen adamsın.".. Ulan ne kadınmış be kasabanın tamamına mı yetiştirmiş alla alla. Fakat iyi ki yapmış 10 bine düşüyor.. Ee ne yapalım bir kere verelim bu parayı, odaya giriyorum. Yatak yok.. Yatak nerde diye soruyorum, yer yatağı var bizde diyor.. İnternet var di mi diyorum.. Bizde internet yok diyor. 183 TL parayı yataksız ve internetsiz bir otel odasına veriyorum. : ) Ossun Japon usülu.. 5 yıldızlı otel halt etmiş. : )

Bir gün gene pedallıyorum sabah erken bir saatte bir kasabaya girmişim, alla alla çevrede bir sürü kimonolu genç bayan. Hayırdır inşallah? Bıraktım gittiğim istikameti hanımların geldiği yöne doğru gittim. Bak sen.. Kendimi lise mezuniyetinin tam orta yerinde buldum. İngilizce bilen gene yok ama olsun evrensel dil var dedik. Bir de içmesini bilseler.. Şişede durduğu gibi durmaz, koca şişeyi dikme dedikçe diktiler.

Maceralar böyle birbirini ardına gidiyor işte. 2 gün sonra pedallarken bir bakıyorum güzel bir sahil, hemen kamp atıyorum. O gün şansıma hava da süperdi. Hooooooop denize.. Hava sıcak mı da denize giriyorsun Gürkan? Yok 3 dereceydi, ayaz da vardı. Ama pasifik okyanusu sıcaktı. :P

Bir sonraki gün de kendimi Kushimoto'da buluyorum. Japonya'daki ilk hedefime geldim. Nerde bizim Ertuğrul şehitleri? Tabela bulamıyorum. Koca köprünün tabelasını şehir girişine koymuşlar fakat bizle ilgili tabelanın olmaması ilginç. Bir markete giriyorum. Yerini soruyorum. Hemen gösteriyorlar. Kasabanın karşısındaki adanın arka tarafında kalıyormuş. Başlıyorum oraya pedallamaya.

Yerini öğrenince gözler buğulanıyor. Askerlere aklımdan konuşma hazırlıyorum? Ünye, Samsun, Giresun'dan özel selamlar getirdim sizlere.. Başka? Dualarını benden eksik etmeyen bir çok insan var, hepsinin selamı var sizlere.. Aklımdan neler neleeeeeeeer geçti, offf ağlaya ağlaya gittim o yolu nasıl aldım fark etmedim bile.

Müzenin önünde duruyorum, açıyorum kameramı çekim yapım diyorum.. Başlıyorum susuyorum, başlıyorum olmuyor bir daha deniyorum yok kapatıyorum kamerayı. Göz yaşlarımı tutmaktan başım ağrıyor. Kapının girişinde giriş ücreti olarak 250 yen yazıyordu.. İçeri girdim selam verdim kadına. Türk olduğumu söyledim. Arksındaki haritadan Türkiye'den bu yolu izleyerek buraya bisikletimle geldim dedim, çok sevindi. Ücreti hazırladım vermek için. Türk olduğumdan para vermeme gerek olmadığını belirtti. Tam o sırada da bizim mehteran takımın o meşhur şarkısı çalmaya başladı. Nereye gittiğime bakmadan kendimi bir odaya attım. Kadın da şaşırmıştır bir anda neden gitti diye.

Hıçkıra hıçkıra ağlamamak için nefesim düğümlendi. Gözlerimden yaşlar akıyor da ağzımı kapatıyorum ellerimle. Nefes alamadım. Girdiğim odaya bakındım söyle bir, orada bir butonlara vardı bastım Türkçesine hemen. Ertuğrul gemisi ve kaza hakkında bilgi veren bir ses kaydı konuşmaya başladı. Odayı geziyorum, eşyalara bakıyorum da bir anlamsız bakıyorum. Sonra duvarda yazan o isimleri görüyorum. Her bir ismi okuduğumda daha çok yaş akıyor. Ağlayarak tek tek hepsinin adını duyacak şekilde okuyorum.

Bu mekan eminim ki her gelende aynı etkiyi bırakıyordur. Ama ne bilim benim için daha özel bir yer orası.

Müzeyi gezmeye başlıyorum. Gemiden çıkan eşyalara baktıktan sonra bir vitrin içinde bizim komutanların, üst düzey bürokratların müzeye hediye ettikleri plaketler orada duruyor. Biz buradaydık, askerlerimizi şu tarihte andık diye.. Bende böyle bir şey yoktu fakat bayrağım vardı. Buradan çıkıp belediyeye gideceğim, ben geldim benim de bayrağım var diyeceğim dedim.. Müzeyi gezmem bitti ama ben buraya gelmeden bir çalışma duymuştum.. Evet Ertuğrul gemisi ile ilgi bir su altı çalışması yapılıyordu. Hani ne bilim daha fazla bir şeyler olması gerekiyordu diye düşünmüştüm ama yokmuş.

Sonra dışarıda biraz aşağıda Şehitlik Anıtı'nı gördüm. Orada şehitler huzurunda duamı ettim. Asker selamımı verdim. Biraz daha aşağıda Atatürk'ün büstünü gördüm. Atam binmiş atın üstüne her zamanki gibi heybetli. Dünyanın öbür ucuna da gitsen, bırak dünyayı evrenin öbür ucuna da o büstü dikseler her gören der "Var olmuş gelmiş geçmiş en büyük lider." diye. Çektim bisikletimi önüne bir poz da orada aldım. Fakat bu sırada biri arkamdan geldi.. "Merhaba." dedi.. Merhabayı Türkiye'ye gitmiş her yabancı dediğinden. Benden çıkan ilk cümleler: "Merhaba. Türk müsünüz?" "Evet." yanıtını alınca yeni bir dostluğun da temeli atılmış oldu.

Tufan Turanlı, Japonya’nın Kushimoto kentinde Ertuğrul batığında yapılan arkeolojik çalışmaların başkanı. O gün anıtın önünde aslında beni arkeolog eşi Berta Lledo fark ediyor.. "Aaa bak Türk bayrağı sallanan bir bisiklet." Beni görmeden yaklaşık 1 saat önce kızları Ada bir soru yöneltmiş. "Baba Türkiye 'den buraya bisikletle gelinir mi?" Ada'nın bu soruyu sormasının sebebi bisiklete binmesini çok sevmesinden kaynaklanıyor. Eee babası da kızım oradan buraya bisikletle gelinir mi sorusunu çok güzel yanıtlamış: "Kızım imkansız değil ama çok zor ve uzun bir yolculuk olurdu." Eh ardından benle karşılaşıyorlar. Tufan Abi, şimdi Ada veya Bora ilerde biz bisikletle dünyayı gezeceğiz derlerse sonra bana kızma. : )

Ertuğrul gemisinin tarihini internetten araştırıp okuyabilirsiniz. Ben kendi bilgilerimi ve Kushimoto'da öğrendiklerime kitabımda yer vereceğim. Ayrıca Tufan Turanlı'nın "Ertuğrul Fırkateyinin Öyküsü" adlı kitabı da piyasadan alınıp okunmalı. Biliyorsunuz bu kaza bundan 120 yıl önce gerçekleşti. Bu gerçekleştirilmekte olan projeye de 2005 yılında başlandı. Bu projenin başlangıç aşamasında bir çok ses yükselmiş; 120 yıl geçtikten sonra kaza kalıntıları ile ilgili ne bulacaksınız? Orada ne umuyorsunuz? Boşa yatırım ve daha da bir çok şey denmiş. Bizim ekip kulakları tıkamış işlerini yapmışlar.. Tabi ki doğa geriye pek bir şey bırakmamış. Zaten önemli olan o askerlerin anısına bir şeyler yapmak değil miydi? Fakat bir çok şey bulunmuş. Hatta ben de en son çıkartılan bir parça üzerinde ufakta olsa bir temizleme işleminde bulundum. Bu sene içinde hem Japonya'da hem de Türkiye'de sergiler açılacak. Ben tek tek o kazada şehit olanların adlarını okudum, memleketlerine baktım. Bir çoğu Karadenizli. Bu serginin Karadeniz'e de gelmesi lazım. Tufan Abi belediye başkanlarına ulaşacak. Kendisi biraz araştırma yapmış ve çok az sayıda şehit ailesine ulaşabilmiş. Belki bu sergilerle bu sayı artar. Ben de Türkiye'ye döndüğümde kendisine bu konuda yardımcı olacağım.

Ayrıca Tufan Abi Ashai gazetesinde köşe yazarlığı da yapmış. Bu gazetenin Japonya'da ki tirajı 12 milyon.. Evet evet 12 milyon tirajlı bir gazete. Türkiye ve Ertuğrul gemisi ile ilgili 468 kayıtlı köşe yazısı bulunmaktadır. Sessiz sedasız Türkiye’nin tanıtımına da büyük katkıda bulunmuş..

Dört gün boyunca her akşam yemeğinde onları rahatsız ettim. Berta bana çok güzel yemekler yaptı. Bir gün de hep beraber bisikletle şehri geziye çıktık. Ada ve Bora bana şehri tanıttılar. Bu arada Ada'nın bana koyduğu Japon ismi ve imzamı da Japonya'da kullanmaya başladım. Ada'ya buradan bir kere daha teşekkür ediyorum.


İnşaat konusunda Japonların ne durumda olduğunu bir önceki yazımda sizlerle paylaşmıştım. Bakın adamlar ne yapıyor. Kaya kopmuş onu tamir ediyorlar. Evet yapıştırıyorlar da diyebiliriz.

: )




Tufan Abi sayesinde Kushimoto belediye başkanına 10 bin kilometre boyunca bisikletin arkasında taşıdığım Türk bayrağını hediye ettim. Şehitlerimizin huzuruna çıkardığım bu bayrak bundan sonra Kushimoto'daki Türk Müzemizde altında ismim ve yaptığım proje yazar bir şekilde ilelebet sergilenecek. Yaptığım bu anlamlı olay, hem Japonya'daki tüm gazetelerde hem ülkenin en büyük hatta dünyanın en büyük kanallarından biri kabul edilen NHK'de yayınlandı..


Şehitlerimiz adına, Türkiye adına, kendi adıma ailem ve sizler adına hayatta belkli de yapabileceğim en büyük en anlamlı olay buydu. Tufan Abi'ye de bu konuda bana yardımcı olduğu için teşekkür ederim.

Turanlı ailesi sayesinde Japonya'da ilk defa bir eve girdiğimden yeni bir şey daha öğrendim. Japonya'da çöp nasıl atılır? Japonya'da çöp atmak öyle kolay değil. Adamlar kitap yapmış bu konu ile ilgili.. Geri dönüşüm olayı Japonya'da aşmış bir durumda. Ayakkabısından, kutuların kapağına, pipetlere, cam şişelere, poşetlere kadar hepsinin ayrı poşetleri ve ayrı günlerde alınış tarihleri var. Poşet karışıklığı falan yaparsanız o poşet kapının önünde kalır almazlar. : ) Süper bir uygulama fakat o kitabı ezberlemek de zaman alır.. Her şeyi en ince detayına kadar ayırmışlar off.

Kushimoto'dan ayrıldıktan sonra Shingu kasabasına uğradım. Tufan Abi bir gazeteci var orada demişti.. İngilizce de biliyor .. Keyifli biri, zamanın olursa tanış. Kasabada durmayı düşünmüyordum, nedendir bilmem öyle esti işte. Adamın adresi de elimde, bir tanışayım bakayım dedim. : ) Yerini bulmak biraz zor oldu fakat bulmayı başardım. Hatta son denemem olacak gene bulamazsam gidiyorum demiştim, o denememde buldum. : )

IItsuo Yoshioka, kendisi Japonya’nın en ünlü savaş muhabirlerinden biri. : ) Mesleği fotoğrafçılıkmış. 68 ülke gezmiş. Kamboçya'da başından geçen bir hikayeden sonra yazar olmuş. 17 tane kitap yazmış. Bazı eserleri Japonya'da en iyi satanlar listesine girmiş. 3 belgesel film çekmiş. Tufan Abi böyle bir adamla benim tanışmama vesile olduğun için tekrar teşekkürler.

Ashai gazetesinde benim yazımı okumuş. Öğlen yemeğini beraber yedik, hatta ben akşama kadar onun yanında kaldım. Neler anlattı? Neler aktardı bana off. Bu arada twitter'da kaç bin kişi onu takip ediyor bilmiyorum fakat benim kendisinin yanında olduğumu hayranları ile de paylaştı.. Shingu'da bana Şinto dininin doğduğu noktayı gösterdi. "Şehri terk etmeden oraya da uğra." dedi. Tesadüfe bak bu dinin merkezine gelmişim haberim yok. Bisikletim beni buraya da getirdi.

Bana bir hikaye anlattı, sonra dedi ki: "Gürkan işte ben bu hikayeden sonra yazmaya başladım." Ben de ona bir hikaye anlattım, hemen hemen birbirlerine benziyordu gülümsedi ve hemen arkasından ekledi: "Ben Tacikistan'ı karadan gezmeye cesaret edememiştim. Helikopterle gezmiştim, videolarını seyrettim. Arkadaşların ve seni tebrik ediyorum. Orada gezmek cesaret ister." Elimi sıktı ve bolca foto aldı. Belki bir kitabında benim hikayemi de yazar…

O günden sonra yol aldığım her gün ama her gün, ya yolda korna çalıp el sallayanlar veya araç içinde yanıma yaklaşıp pencerelerini açıp Turco diye bağırmalar ki bunu Japonlardan beklemezsiniz, şehirde görüp foto çektirenler. Bir gün bir markete girdim. Bisikletle geldiğimi gören bir yabancı "Sen Türk bisikletli misin?" "Evet." "Whuuuuuuu" Gitti arabadan ablalarına haber verdi. Hepsi yanıma geldi tek tek tanıştık. Herif Bolivyalı çıktı. Nagayo yakınlarındaki bir kasabada yaşıyor, fotoğraflarımı çektiler. Web sayfanın ingilizcesi yok mu sorusu geldi, ayrıca ablaları için de ispanyolca istiyor beyefendi. Dur daha ben Türkçesini bitiremedim.. Fotolar çekildi, mailler alındı verildi falan..

Yolum üstünde başka bir internet cafeye girdim. Buradaki uygulama ve fiyat biraz daha farklıydı. Hatta çok ucuzdu diyebilirim. Önüme bir çok seçenek koydular.. 3 saat o kafede dinlenip üstüne duş alıp istediğim kadar da içecek içtim, toplamda 20 tl para ödedim.. Bir öncekine göre iyi fiyat.

Bu arada küçük şehirlerde tren istasyonlarının hemen yanında istasyonun veya istasyonun içinde konaklama yerleri var, fiyatları da otellerden çok ucuz. Benim kaldığım ucuz otellerle aynı fiyattalar diyebilirim. Ucuz otellerin olmadığı şehirlerde tercih edilebilir.

Japonya'da daha önce de dediğim gibi kaliteli ve kalitesiz bisiklet yolları mevcut. Bu yukarıda gördüğünüz kaliteli olanlarından biri tanesi. Bu yolda kilometrelerce pedallamak inanılmaz keyifliyfi.

Bir gün bir kırmızı ışıkta durdum.

ah dedim ağladım
yaremi bağladım
eğdi yar boynun eğdi
mevlam kerimsin dedi
hançer yarası değil
domdom kurşunu değdi

Ben hayretler içinde kafamı yana çevirip yandaki araca bakıyorum, aracın içindekinin de bir bana bakışı var offfffffffffffff süperdi ya süperr!! Bir de el hareketi yapıyor ne ayaksın gibilerinden. Yanıma yaklaşıp:

- Abi sen Türk müsün?

- Evet. Diyorum da gülüyorum. Yahu Japonya burası ama işte domdom kurşunu..

- Abi sen nerden geliyorsun nereye gidiyorsun?

- Türkiye'den geliyorum..

- Baba seeeen ne yaptın ?

Bu arada yeşil yandı falan, biz iki Türk trafiği kitledik.. Kendisine adımı söyledim. Sanırım internetten ya bana ulaşır veya mesaj atar. Belki bu yazıyı bile okuyabilir.. Biz her yerdeyiz.. Dom dom kurşunu da dilime dolandı. O dakkadan sonra öyle söylene söylene gittim işte.

Nagoya'ya girdikten sonra göze ilk çarpan şehrin kirliliği oldu. Burası daha çok ağır sanayisi ile ünlü olmuş bir şehir.. Bu olay çevreye de yansımış. Nagoya'nın hemen dışındaki bacalardan çıkan dumanlar gökyüzünü kapamış durumdalar. Şehrin içine geliyorsunuz, gökyüzü tekrar gözüküyor.

Detay çok, anlatacak şey çok, yaşananlar çok, tanıştığım insan sayısı çok, her şey çok.. Sizlerden özür dilerim bu yazı biraz geç geldi. İnanın interneti çok az buluyorum.

Dün çadırımın içinde projemin hedeflerini inceledim, acaba hepsini gerçekleştirebildim mi diye.

* Bisikletin ne kadar doğa dostu bir araç olduğunu, ve her yere gidebileceğini gösterdim.

* Bisiklet yollarının yapımı konusunda, Bisikletliler Derneğinin Başkanı Murat Suyabatmaz ile görüşüp bilgilerimi ve bu konu ile ilgili fotoları kendisi ile paylaşacağım çünkü kendisi bu konuda güzel işler başarıyor Türkiye'de. Benim de inşallah katkım olacak.

* Anne ve babalardan aldığım elektronik postalara bakacak olursam küçük bir kesim de olsa artık bisiklete bir karne hediyesi olarak bakılmadığını görüyorum. En azından beni tanıyanlar veya bilenler öyle bakmıyor.

Ve şunu da eklemek istiyorum; Türkiye’nin dört bir yanından bana mesaj atan öğretmenlerimize teşekkür ederim. Bisikletle ulaşıma örnek olarak benim sayfamı gösterdikleri için.

* Gençlere gelince yüzlerce elektronik posta. Bazen ne yazacağımı bilemiyorum, ne diyeceğimi bilemiyorum. Hedeflerinizi koyup benle paylaşıyorsunuz. Ben de gezgin abilerimden, arkadaşlarımdan ilham alarak bu yola çıktım, madem başaranlar var ben de yaparım dedim. O mesajlar inanın yola devam etmem için güç verdi. Teşekkürler..

* Kendi kültürümü insanlara tanıtma konusuna gelince. Bunu gerçekten iyi yaptığıma inanıyorum ve yapmaya da devam edeceğim..

Tur devam ediyor Tokyo'ya henüz varılmadı….

Sevgiler saygılar

17 Ocak 2011 Pazartesi

Japonya - Kushimoto'da doğum günü hediyesi

Yeni yazıyı koymadan önce size Japonya'da aldığım çok güzel ve anlamlı bir doğum günü hediyesini göstermek istiyorum.

"Kushimoto'dan arkadaşımız Kushi yardımı ile sana bir Japon adı bulmaya karar verdik. Sonunda ben buldum.

Bu adın anlamı Türk adın gibi güçlü. Fakat aynı zamanda niteliklerinin bir parçası olarak yürekli, cesur, dayanıklı anlamına gelmekte.

Ve Japonca anlamı Samuray'dır.

Bundan sonra Japon adın TaKeshi (ismin hemen yanında bulunan mühür Japonya'da imza yerine geçer ve herkesinki farklıdır).

Umarız mührünü uzun süre kullanabilirsin.

İyi ki doğdun!"

Ada – Bora - Berta & Tufan – Tomoko Kushi


Turanlı ailesine teşekkür ederim. : )


Sanrım Ada ve Bora nın da artık yeni hayalleri var : )

7 Ocak 2011 Cuma

Japonya'dan birkaç detay....


Bu ülkede kablosuz internet (wi-fi) yok denecek kadar az. Sebebi ülke pahalı olduğundan internet de pahalı. Şimdi hatırlamıyorum Türkiye'deki fiyatları fakat burada internet cafede 1 saat oturdunuz mu fiyat 8 liraya denk geliyor, 10 liraya kadar da gidiyor. Eee şimdi adam wi-fi neden kullandırsın ki, internet pahalı. Mcdonalds'larda, Starbucks'larda, güzel restoranlarda falan wi-fi yok, sadece otellerde var. Japonya'da şehrin göbeğinde kaç defa kamp attım. Bir tane açık wi-fi bulamadım..

Mesela kredi kartı konusuda çok enteresan. Ben master kart kullanıyorum.. Marketlere giriyorsunuz master ve visa amblemini görüyorsunuz, alışveriş yapıyorsunuz fakat kasada kredi kartınız kullanılamıyor. Neden? Çünkü adamların makinaları sadece Japonya'daki bankaların master ve visa kartlarını kabul ediyor.. Master kartın geçtiği atm makinası bulmaksa inanılmaz zor. Osaka'da bile 1 saat banka ve atm aradım.

Sokaklar arasında dolanıyorsunuz, yahu tepeniz elektirik telleri, telefon telleri, ne ararsanız var. Ana caddeler bile öyle kardeşim. Bizim ülkemizde bunların çoğu toprak altına girdi bunlarda niye dışarıda? Hükümet bu inşaat yasasını 1950'lerden beri değiştirememiş.. Japonya'da öyle yasa çıkartmak, kanun değiştirmek falan 300 sene öncesinden başlıyor. Kolay değil yani bizdeki gibi.. Ama kolay olan bir şey anlatayım size. İnsan yaşamı ve refahı üzerinde en ufak hata yapan görevli istifa ediyor. İstifayı geç, canına kıyanı var bu sebepten ötürü..

Ülkeye girdiğimden beri herkesin elinde bir cep telefonu, kafalarını kaldırmıyorlar; caddede, metroda, sokakta yürürken hep o cep telefonları ile mesajlaşma halindeler. Bizim ülkemizde araba kullanırken dikiz aynasına bakıp makyaj yapan kadınlar çok gördüm.. Burada bisiklet kullanırken aynı zamanda telefonda mesaj yazan veya makyaj yapan kızları görmek mümkün. : ) Yahu ne var bu el kadar cep telefonlarının içinde, neden herkes bu kadar haşır neşir bu telefonlarla onu da öğrendim. İnanılmaz zincirleme olaylarla karşılaştım.

Bu Japon milletinin erkekleri onurlu oldukları kadar utangaçlar da. Kadınlar bebek gibi giyinseler de, bak bu da ayrı bir konuydu ama hazır demişken teğet geçmeyelim.. Dışarısı 0 (sıfır) derece, Osaka'da yaşayan bayanların %70 i dizüstü çorap, mini etek veya şort şeklinde takılıyor. Moda konusunda, giyim kuşam konusunda sanırım ne Avrupa ne de başka yer yarışamaz.. Louis Vuitton'ın dünyadaki en büyük mağazası Paris'de değil, Tokyo'da. Osaka'da sokaklarda gezin, çakma ürün giyen kimseyi bulamazsınız. Bir dükkan gördüm; Louis Vuitton ürünleri satıyordu, "Aha normal dükkanından ucuz bunlar, çakma mı acaba dedim?" ama öğrendim ki ikinci el Louis Vuitton'larmış ve bu mağazalar da gayet şık. Chanel, Guess, Dior, Kenzo, Armani, Dolce, Versace.. Sokakta bu dükkanlardan kaç tane var sayamadım, hepsi markanın kendi dükkanları. Peki neden böyle? İşte bunun hepsi erkeklerden kaynaklanıyor hahaha. : )

Japon erkeği utangaç dedik. Bu adamlar sevdikleri insanlara "Seni seviyorum." diyemiyorlar. Veya bir yerde beğendikleri birinin karşısına geçip konuşamıyorlar, duygularını ifade edemiyorlar. O yüzden bütün erkekler cep telefonundan mesaj atmayı her şeyi öncelikle sanal dünyada paylaşmayı tercih ediyorlar. Bizim ülkemizde de bu durum var. Fakat bunlarınki psikopatlık durumunda. Kafalar önlere eğilmiş, eller sürekli cep telefonunda.

Fakat Japonya'da son yıllarda popülasyon da düşmekte ve yaşlanmakta. Aslına bakarsınız nüfusları bizden fazla, 130 milyon insan yaşıyor bu adada ve adacıklarda. Ne yazık ki genç neslin nüfusu çok az. Devlet evlenmeye teşvik etse de kadın milleti istemiyor. Neden? Günümüz Japonya'sında kadınlar iş hayatında iyi konumdalar. Evlilik olduğunda öncelikle kadın kazandığı parayı ortak yaşam ve çocuklar için kullanıyor. Evlendikten sonra kocalarını pek göremiyorlar. Çünkü kocaları sürekli iş yemeklerinde, sürekli toplantılarda. Aynı zamanda erkekler çocukları ile nerdeyse hiç ilgilenmeye vakit bulamıyorlar. Çocuğu yetiştirmek tamamı ile anneye kalıyor ve kocanın annesi hayatta tek başına kaldığında da kadının aynı zamanda ona bakma yükümlülüğü de var. Eh bu durumda yeni nesil Japon kadınları da evlenmeye uzak bakıyorlar ve ailelerinin evinde yaşamaya devam ediyorlar.

Ailelerinin evinde yaşayan bu Japon kızlarının ev, elektrik, su ve benzeri faturaları ödeme yükümlülükleri olmadıkları için kazandıkları tüm parayı alışverişe yatırıyorlar. Kazandıkları para da çok iyi ve paranın değeri de olunca dünyanın tüm iyi markalarının en büyük dükkanları da Japonya'da oluyor. : ) Öyle çakma ürün falan yok bu ülkede. Yurt dışından Japonya’ya Osaka veya Tokyo'ya giden turist kadınlarda kafayı sıyırıyorlar. Bunun canlı canlı şu anda kaldığım otelde görüyorum. Kadınların hepsi her gün alışverişte.. Kimisi ikinci valizini alıyor, kimisi üçüncü, yer kalmamış. Japon erkekleri muhteşem bir tüketim toplumu yaratmışlar.

Japonlar teknoloji konusunda neden ileri düzeydeler ? Neden uçuk düşünceler, yapılar falan bu ülkeden çıkıyor. Moda konusunda bu kadar yaratıcılar? Aklınıza ne kadar firma geliyorsa elektronikle ilgili, bu firmaların içlerine bakın mutlaka ama mutlaka Japonlar iyi konumdadırlar. Neden? Cevabı çok basit. Okuyorlar!! Bir şeyleri yaratabilmek, keşfetmek için okumanız lazım. Bunun yanı sıra bu adamlar hem okuyor, hem geziyorlar. Bilgi artı vizyon, sonuç ortada!

Sizlere önceki yazılarımda mangalardan bahsetmiştim. Renkli çizgi romanlar. Bu çizgi romanların içinde Japonlar olmak istedikleri kahramanları buluyorlar. Kitaplar o kadar renkli ve güzel dizayn edilmiş ki. Ülkenin her noktasında bulunan marketlerin hepsinde bu kitaplara ulaşmak mümkün. Çocuklara kitap okuma alışkanlığını işte bu kitaplarla aşılıyorlar. Adamlar 30 - 40 yaşına geldiklerinde başka kitaplar okurken bu çizgi romanlardan da vaz geçmiyorlar.

Markete gidiyorsunuz; orada kitapların dergilerin bulunduğu bölümde okumak istediğiniz çizgi romanı veya dergiyi alıp orada okuyabiliyorsunuz. Satın almak istiyorsanız da hiç açılmamış olanlarını alıp evinize gidiyorsunuz. Yani kimse size "Kardeşim ne okuyorsun, satın alacaksan al. Okuma burada!" demiyor.

Bu arada bu çizgi romanların bazıları cinsellik de içeriyor. Hatta hatta o kitapların durduğu bölümde Japon kadınları ve bu çizgi romanlarla ilgili pornografik dergiler de mevcut. Çocuklar da dahil olmak üzere isteyen istediğine bakıyor, satın alıyor, okuyor. Bizim ülkemiz de dahil olmak üzere yabancıların hepsi de şunu der; "Biz bu kadar dürüst çalışkan, onurlu, şerefli bir toplum daha görmedik.’’ Demek ki neymiş? Pornografi toplumu bozmuyormuş.

Bizim ülkemizde de geçen sene yapılan ama 2 hafta önce gündeme gelen, görsel tasarım bölümünde bitirme tezi olarak verilen porno filmine koca üniversite yönetimi ve devletin bazı birimleri nasıl tepki verdi? Üniversitede bitirme projesi olarak kısa metrajlı film çeken arkadaşı ben taktir ettim. Üniversite yönetiminin göstermiş olduğu bu tepkiyi ben de kendi sayfamdan kınıyorum. Yoksa Avrupa’yı örnek al, yoksa Çin'deki bisiklet yollarını yaptıracağım de, yoksa dünyanın sayılı eğitim kurumlarına sahibiz de, yoksa dünyanın en modern başkentine sahibiz de…. Bırakalım tıraşı.

Şimdi bir gün Japon tır parkına girdim. Aslında bunu daha önce yazmıştım ama gene yazmak istiyorum. Benim daha önceki tır parkı maceralarım geçmiş yazılarımda mevcut.. Bu Japonya'daki tır parkında oturup şöförlerle birirlikte çizgi film seyrettik; üstelik Naruto.. İçerisi kalabalık, çıt çıkmıyor, herkes pür dikkat yemek yiyip çizgi filmi seyrediyor. : )

Bu civarın metro sistemleri cosmuş durumda. Çin, Güney Kore, Japonya.. İnanılır gibi değil. Şu ana kadar metrolarda yönümü bulmayı başarmış biriydim ama Osaka'da metroda kayboldum. Yahu insan metroda kaybolur mu? Kayboluyorsun işte. Fakat sıkıntı şundan kaynaklanıyor. Yön levhaları yeterli değil, az veya gözükmüyor. Ben dahil olmak üzere bir çok yabancı da aynı durumdan şikayetçi. Bu kadar büyük bir yer altı şehri yapıyorsun fakat hangi durak nerede, hangi metro nereye gidiyor bunun bilgilendirme levhaları gözükmüyor.. Bir saatte metro civarında ulaşmak isteğim çıkışa anca ulaştım.

Osaka şehri güzel bir şehir. İnsanları çok rahat ve sıcakkanlılar. Yukarıda yazdım; bayanlar çok güzel giyiniyor, modern ve seksi. Topuklu ayakkabılar, dizüstü çoraplar, minicik etekler. Bir erkek olarak ben bakıyorum, yani güzel kadınlar baktırtıyorlar. Makyaj desen; şirinlik, güzellik, desen her şey var. Sonra çevreme bakıyorum. Len sapık gibi bakan bir ben mi varım yoksa başkaları da var mı?.. Yanımda Avusturalya'dan arkadaşım Max var. Ona dedim "Yahu Max şöyle çevreme bakınıyorum.. Kadınlara bir sen, bir ben bakıyoruz farkında mısın?" "Biz normal olanı yapıyoruz." dedi, sevindim. Japon erkekleri bakmıyor abi. Kadın orada çıplak gezse de umrunda değil. Herif ya işine gidiyor acelesi var veya aşkını itiraf edemediği sevdiği kadına cep telefonundan mesaj atıyor. Bir tek bizim gibi turistler ağızları açık bakıyorlar. Durum bu büyük şehirlerde de…

Gelelim Japonya'daki Türk lokantamıza. Osaka şehrinde bu Türk lokantası. : ) Sahibi Deniz Alkoç. İşin içinden geliyor. Seviyor mesleğini. Mesleği ben de az biraz bildiğim için aynı dilden konuşuyoruz. Kalk gel o kadar kilometre yap, böyle kafa bir arkadaş bul. Muhabbete başladığımızda şunu da öğreniyorum. Deniz benim istanbul'dan çok sevdiğim arkadaşım Tolga'nın da eski iş arkadaşı çıkıyor. Yuh! Dünyayı bir kere daha küçülttüm. İçeride Mahmut usta var. Bana bir güzel yemekler yapıyor, parmaklarınızı yersiniz. Bir Türk Tokyo'da baklava imalathanesi açmış. Tokyo'dan Osaka'ya günlük baklava geliyormuş. Oh beeeee, özlemişim yaa! Japonya Osaka'daki bu Türk Lokantamızın adı: 'İstanbul Hanedan'. Yolu buraya düşen olursa mutlaka uğrasın, yemekleri çok güzel. Türk mutfağını en güzel şekilde temsil ediyorlar. Hatta bugün cuma, dansöz çıkıyormuş ben de akşam oradayım.

Peki Japonların Türk yemeklerine karşı ilgisi nasıl? Yahu Türk yemeğini bırakın, ülkede Türkiye'nin yerini, adını ve bayrağını bilmeyen aydın kesim dediğimiz, okumuş insanlar var. Türk yemeğinin ne olduğunu bile bilmiyorlar. Bana İtalyan yemeklerinden farkı yok diyen oldu. Yoksa 2010 yılı içinde dostluk kutlamalarımız vardı. Japonya'dan top model manken Kou Kentetsu getirtilip Mengen'de yemek yedirttik. Ülke tanıtımı yapıyoruz. Başbakanlık Tanıtım Fonundan aldıkları paradan. Sonra da bir ellerinize sağlık demişlerdir artık. Afiyet osssssuunnn ohhhh.

Pazar günü Kushimato'ya doğru pedallamaya başlıyorum. Adanın güneyine inip oradan tekrar kuzeye Kyoto'ya doğru çıkacağım.

Sevgiler, saygılar.

4 Ocak 2011 Salı

Japonya... Ne güzel insanlarla tanıştım...


Bir gün hazırlanmak için bisikletin yanına bir gittim. Vayyy bisikletin yanında bir römork! Bisiklet için özel olarak yapılan römorklardan. Yurt dışında onla gezmek çok zor olduğundan ben tercih etmemiştim. Hemen dışarı çıktım. Bir turcu gelmiş belli, bisikletine bakayım dedim. Offf bir Tandem (iki kişilik bisiklet) hemi de römorklü.. Bildiğiniz kocaman bir tır. Hemen resepsiyona gittim, arkadaşların burada olup olmadığını sordum.. İçerde kahvaltı yapıyorlar dendi.. Koşa koşa gittim yanlarına.. Küçükte olsa bir şansım var. Belki onlar da kuzeye doğru pedallıyorlardır?

İsviçre’den muhteşem bir çift Brö ve Patricia. Başlıyoruz muhabbete. 2 senedir yollardaymışlar. Abi çifte hayran oldum bu kadar birbirine yakışan bir çift daha görmemiştim. Ne maceralar atlatmışlar, nereleri gezmişler offfffffffff offffffffffffff.. Japonya'dan sonra devam ediyorlar da durmuyorlar. Onlar kuzeyden başlamışlar . Eee gezginler karşılaşınca çenelerimiz durmuyor, hele ki aynı yerleri de geçmişsek.. Tacikistan'da Pamir'i nasıl geçtiniz bu bisikletle diyorum? Bu bisiklet Walkan Vadisinde gitmez imkan ihtimal yok.. Orda iki yol vardı biri güney biri de kuzey yolu.. Kuzey yolu daha düz yer yer asfalttı, iniş çıkışlar yoktu… Beklediğim cevabı veriyorlar. Kuzey yolunu tercih etmişler. Fakat sonuçta 4650 metreye de o tandemle ve römorkla tırmanmışlar. Sordum o bisiklet kaç kilo oluyor tam yüklüyken? 250 kiloyu geçiyorlarmış. Offf offff yahu ne azimli insanlar var helal olsun diyorum… Dışarı çıkmadan da bisikletlerini bayağı bir inceledim. Ağır, güçlü, shimano xt parçalarından oluşan bir bisiklet. Teker göbeklerinden tandemler için özel olarak yapılan güçlü bir göbek kullanıyorlar swiss malı. Ön tarafta kocaman bir nazarlık.. Hahahah benim bisikletimde yok nazarlık.. Çok güldüm onu görünce "Bu ne?" diyorum. Onlar da gülüyorlar. "Hastayız senin ülkenin. İnsanına pedallarken neler neler ikram ettiler. Neler yaptılar inanılmaz bir deneyimdi Türkiye bizim için'' diyorlar. : )

Hiroşima şehrinin nerdeyse tamamını bisikletimle geziyorum. Yahu güya benim dinlenmem gerekiyordu. Hastayım. Neyse çok güzel görüntüler videolar çektim şehirde. Eeee Gürkan hiç paylaşmıyorsun? Fotoğraflar da, az videolar da az. Şimdi Atılım Üniversitesi'nde bir fotoğraf sergisi açılacak, fakat orada bile bu kadar fotoğrafı ve görüntüyü sergileyemem imkan yok. Bunları 2011 senesine yayacağım.. : ) 2011 sonuna kadar belli dönemlerde web adresimde fotoğraflar ve videolar olacak.. Bu yüzden hasta da olsam bu görüntüleri çekiyorum. : )

Yılbaşını Hiroşima'da geçirmeyi düşünüyordum. Fakat şehirde gezilecek her yeri gezmiştim. Kaldığım yerdeki arkadaşlarla gece dışarı çıkıp birkaç bara bile takılmıştım. Hastalığım da tam olarak geçmemişti. Hala kuru öksürük devam ediyordu buna rağmen pedallamaya başladım. Ben pedallayınca daha iyi hissediyorum kendimi.

Sabah uyku tulumunun içinden çıkmak istemedim. O açık olan aradan dışarıdaki soğuk yüzümü yakıyordu. İmori adasındaydım. Evet şu dünyanın en güzel manzarasına sahip bisiklet yollarında pedallamak için gelmiştim buraya. İlk adaya vardığımda hava kararmaya başlıyordu. Deniz kenarında veya bir parkta kamp yeri bakınacaktım. Sonra İmori dağının tabelasını gördüm. Hah tamam tabelayı gördüm ya şimdi çıkmazsam olmaz.. Montun altında tshirt kalacak şekilde çıkartım herşeyi başladım tırmanmaya. 1 saat sonra zirveye varmıştım. İşte budur Japonya pedallarımın altında.
Yağmur bulutlarının arasından güneş kendini göstermişti. Tüm gün yağmurda pedalladım ve gün sonunda muhteşem bir manzara.. Yarın sabah bu çıktığım yeri geri ineceğim ama işte sadece şu güzel görüntü için bile değerdi.

Sabah şiddetli yağmurun sesi ile uyandım. Yarım ekmek ve yarım kavanoz bal yedim, bir bardakta sıcak süt hazırladım kendime. Zaman içinde artık çadırın içini de çok güzel kullanmaya başladım. Nerdeyse tuvalet bile inşa edeceğim. İşemek için artık uzaklara gitmiyorum, açıyorum fermuarı işiyorum girişin önüne hemen tuluma geri dönüyorum. Bu soğukta ayakkabı bağla git uzaklara işe falan oooo geçeceksin o ayakları..

Bu çadırı ve bisiklet çantalarını toplarken başka bir eldiven, bisikleti sürerken başka bir eldiven kullanıyorum. Eşyaları topladığım eldiven yün ve streç. Elime ve parmaklarıma rahat oturduğundan daha rahat toparlıyorum eşyaları. Bisiklet kullandığım eldivense ondan biraz kalın, içi polar dışı su geçirmez eldiven. Su geçirmiyor ama rüzgar geçiriyor. 2 parçalı eldivenlerden bulamamıştım o yüzden bunu almıştım. Neyse bu sabah toplanırken o kadar da soğuk olmasına rağmen eldivensiz toplandım. Sonra da bisiklet kullanırken giydiğim eldivenleri giydim, içine de yün eldivenleri. Rüzgar arttıkça yağmur şiddetlendi. Yahu havanın yumuşak olması gerekmez mi? -7 derece gösteriyor termometrem. Dağdan inmeye başlıyorum. Aşağıdaki kasabaya ulaştığımda kendimi bir park yerine zor atıyorum. Yağmurdan önümü göremiyorum. Onu geç, parmaklarımı hareket ettiremiyorum, dondular. Dedim ya eldiven rüzgarı geçiriyor. Islak olan ve üşümüş el soğuk rüzgarı da yiyince... Acıdan gözlerimden yaş geliyor. Çantaları açmaya çalışıyorum. Parmaklarımı oynatamıyorum. Ocağı yakmak aklımdan geçiyor ama o kadar bekleyemem. Yaptığım aptalca hatadan dolayı eller için olan ısı poşetlerini hemen buluyorum. Parmaklarımla yırtamıyorum. Avuç içinde tutup ağzımla yırtıyorum. 25 saniye içinde iki poşet de ısınıyor. Önce avucuma alıp parmaklarımın biraz çözülmesini bekliyorum sonrasında da bu minik poşetleri eldivenimin içine atıyorum. Yani şu poşetlerin ikisini ufak bir dalgınlıktan kullanıyorum ya! Of neyse parmakları kurtardık. Eldivenin içi nerdeyse alev alacak. :D Tekrar pedallamaya başlıyorum. Yağmurda pedallamak kuru havada pedallamaktan daha çok hoşuma gidiyor.

Bu köprülerdeki bisiklet yollarına ulaşmak öyle kolay değil. Her köprünün bisiklet yolu köprüye gelmeden hemen hemen 1 km öteden başlıyor. Çünkü adamlar köprüye dikey bir bisiklet çıkışı yapmamışlar. Yaşlısı da var, çocuk da var. Rahatça çıksınlar diye %2 eğimle dolana dolana köprülere varıyorsunuz. Fakat bu bisiklet yollarının giriş levhaları pek bir küçük ve Japonca, gözden kaçırabiliyorsunuz. Her köprüden geçiş 2 TL. Okyanusun altında pedalladıktan sonra okyanusun üstünde pedallamak da ayrı bir keyifti. Ayrıca dedikleri gibi manzara da süper. Her ne kadar bu yağmur ve soğukta oradan geçsem de cidden güzeldi. Yazın eminim ki manzara daha süperdir. 7 devasa köprüden geçtim; en küçüğü 2.1 km, en uzunu 7.1 km uzunluğunda mimari açıdan da göze hoş görünen köprüler.

Shikoku adası da dahil olmak üzere tam 7 ada gezdim. Shikoku adasının kuzeyini, geri kalan 6 adanın tamamında, her kilometresinde, her sokağında bisiklete bindim. Gezdim de gezdim, dolandım da dolandım.Yağmur yağdı durmadım, kar yağdı durmadım, soğuk rüzgarlar esti durmadım, geceleri uyurken rutubet dedim sonra da "Ulan ne mızmızlanıyorsun rutubetse rutubet neleri atlattın sen rutubet ne?" dedim. Bir kere hastalandım, o da bünye alışık değildi. Şimdi bir daha alt edebilir misin beni doğa? : ) İklimine, doğasına alıştım. Anam görürse çıldırır diye bazı fotoları koymuyorum ama söyleyim. Şortla, t-shirtle bile bisiklete bindim hahah.. Dedim ya dağ bayır çıkıyoruz.. :D Hele birkaç görüntü var süper.. Biliyorum, kes konuşmayı da yayınla görelim diyorsunuz henüz montajlamadım. Önümüzdeki günlerde.

Bu adaların en güzel özelliği mandalina bahçeleri. Olayın en güzel yanı da bu meyveler organik. Ben ömrüm boyunca bu kadar güzel mandalina yemedim. İlk gördüğümde portakal sanmıştım. Bıçakla kestim bir baktım mandalina. Yahu bu kadar büyük mandalina nasıl olur hormonlu bunlar kesin dedim. Sonradan öğrendim ki bu bölgeye has özel mandalinalarmış.

Geçenlerde bir elektronik posta gelmişti bana. Sebze meyve işleri ile uğraşan bir şirketden "Gürkan kardeşim duydum ki bisikletinle Asya yı geziyormuşun, bu ülkelerden geçerken hormonsuz ürünlerin tohumlarını bizim için toplar mısın? Fazla ağırlık da yapmaz. Üç beş tohum’’. Aklıma bu mektup geldi.. Tüh adama buralarda hormonsuz ürünler bulunması zor demiştik. Hay Allah, bak bileydim adresini alırdım. : )

Yani meyve tüketimi konusunda hiç sıkıntı çekmiyorum. Bahçelerden araklıyorum. : ) Bazen tarlanın sahibi orada oluyor bilerek duruyorum orada. Biliyorum ki bana meyve getirecek, ee ne yapım canım çekiyor. İnanılmaz güzeller. Birkaç defa para vermeyi teklif ettiysem de istemediler. Bazen oturup iki kilo yediğim oldu.

Yılbaşı gecesini Osaka'da geçiririm diye tahmin etmiştim olmadı? Yılbaşı gecesi kamp attığımda Osaka'ya 400 km yol vardı. Soijo diye bir kasabaya girdim. Okyanus kenarında güzel bir sahili olan minik bir kasaba. Anayoldan da biraz uzakta, araç sesi de az gelir diye oraya yöneldim. Kar yağmaya başlamıştı. Ankara'yı hatırladım. Ankara'da da hava -5-10 falan olurdu, orda da kar yağardı. Yumuşak bir hava yok burada. Soğuk rüzgarla birlikte cildini yakıyor. Bisiklete binmiyorsan tabi bunu daha az hissedersin.

Kumsala kampı kurdum. Ama kampı kurmadan önce de markete gidip alışveriş yaptım.. Ee nede olsa yılbaşı gecesi. Tek başıma da olsam kutlarım. Akşama da kendime güzel bir yemek hazırlıyorum, ardından tatlımı yiyorum. Yazılarımı yazıyorum. O gün çektiğim fotoğraflara bakıyorum. Uykum geliyor. Aileme mesaj atıyorum, yeni yıllarını kutluyorum. Çadırın fermuarını açıp ayağa kalkıyorum, bir şeyler demek için okyanusa doğru kadehimi kaldırıyorum. Öylece havada asılı kalıyor elim… Aklımdan, kalbimden, o kadar çok yer, insan, anı geçiyor ki saniyeler içinde ama ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyor. Baktım bir şey diyemiyorum. Bir yudum içiyorum "İyi yıllar Gürkan." diyip çadırıma geri dönüyorum. Gece 12'de köyde birkaç fişek patlatıyorlar, sonra da yakındaki bir tapınaktan gelen gong sesleri ile uyanıyorum. Telefonun ışığı da yanıp sönüyor, mesaj gelmiş, ailem benim saate göre yeni yılımı kutluyor.. Ben de teşekkür edip onlarınkini bir daha kutluyorum, sonra da uyuyorum.

Sabah güneşi çadıra vuruyor. Aydınlanmasına aydınlanıyor da ısısı nerde bu güneşin? :D Dışarı bir bakıyorum masmavi gökyüzü, pırıl pırıl. Dün kar kıyamet yağmur, şu havaya bak.. :D

Toparlanırken beni gören yaşlı bir teyze yanıma geliyor, biraz Japonca konuşuyoruz. : ) Açsan kahvaltı getireyim diyor, teşekkür ediyorum. Ama sen bisikletle geziyorsun acıkırsın diyor. Peki tamam diyorum. Bekle sen, getireceğim şimdi diyip gidiyor. Ben toparlanana kadar da kendisi geliyor. Yanında kocaman bir poşet, içine neler neler koymuş. En sevdiğim capon yemekleri falan, varsan ki sipariş vermişim de ona göre hazırlamış gibi. "Arigato gozaimas." diyip eğiliyorum. O da gülümsüyor bana ve pedallarken de el sallıyor arkamdan.

Ne güzel insanlarla tanıştım şu yolculukta. Ne muhteşem dostluklar kurdum. 2010 yılında en baştan başladım her şeye. İlk başlarda yeni bir hayata başladım diyordum. Yol aldıkça hayatı sorgulamaya başladım. O kadar çok insanın hayatına ortak oldum ki. Hepsi birbirinden farklıydı. "Hayat" şu demektir veya hayat budur diyip kalıplar içine sokmak bana anlamsız gelmeye başladı. Neler öğreti bu yolculuk bana? Hangi gerçekleri gösterdi? Yolda o kadar hayata ortak oldum ki acaba birilerinin hayatında iz bıraktım mı ki ? Bencilce bir düşünce mi bu? Ben göçüp gittikten sonra da hayat devam edecek. Hayat dediğimiz bu süreç içinde bir iz bırakamadıysam dünyaya, şu anda neden yaşıyorum?? İşte bir gerçek daha… Ulan ben 31 yaşıma kadar ne bencil bir adammışım! Evet 2011'de hedefler belli.. Tek tek hepsini yapacağım, zaman alacak ama yapacağım..

Ahaa bir gezgin, takmış sırtına yükünü. Capon hemi de. Duruyorum hemen yanında. Selam veriyorum. Nereden nereye gittiğini soruyorum. Harita üzerinde gösteriyor. Herif Japonya'yı yürüyerek geziyor (bu arada dünya turuna çıkan bir Japon var yürüyerek. New balance da bu adama sponsor olmuş tüm masrafları için. Yahu kaç yılda biter ki?). Bisikleti kaldırımın kenarına koyuyorum. Sohbet etmeye başlıyoruz. Bakın ben Japonca bilmiyorum o Japonca konuşuyor, ben Türkçe ve anlaşıyoruz. İngilizce konuşmama gerek yok aynı şey olacak.. Oturuyoruz kaldırım kenarına. Yaşlı teyzenin bana verdiği yemekleri beraber yiyoruz. Ben bu adamla yemekleri paylaşıyorum niye mi? Çünkü adam yürüyor ve yemeğe de o kadar para ayıramaz diye düşünüyorum. Çünkü adam o soğuk havalarda o yağmurlu havalarda kendi geleneksel kıyafetleri ile geziyor. Çünkü vicdanım el vermiyor adamın yanı başından öyle gitmeye. Yemekten sonra ben hazırlanmaya başlıyorum. Bana iş kartını veriyor.. Suratımda kocaman bir gülümseme oluşuyor…

Bir markete girdim bir şeyler almak için, yorulmuştum. Çocuklar kendilerine nudel hazırlıyordu onları seyrettim. 3 arkadaş beni incelediler uzun uzun. Hakkımda da konuştular ama anlamadım. Oturdum orada bir tabureye. Bir ufaklık geldi yanıma bana sakız uzattı. Ne yorgunluk kaldı ne bir şey, teşekkür ettim. Kaykayları vardı. Unutmamışım binmeyi. Çıktım dışarıda iki turladım kaykayları ile. Kocaman bir gülümsemeyle teşekkür ettim.

Japonların resmi dini Şintoizim demiştim. Fakat kafalarına göre takılıyorlar. Nasıl mı? Mesela hepsi Kıristmıs kutluyor, ibadet etmeye Şintolara gidiyorlar, öldüklerinde de Budist gibi bedenlerini yakıyorlar. Her dinden parça parça. Fakat Şintoizim normal yaşamda ağır basıyor.

Yılın ilk günüydü Şinto tapınakları tıklım tıklım. Arkadaşım Elif söylemişti, "Gürkan Şinto tapınaklarına ilk gün uğra, çok renkli kareler yakalarsın." demişti. Yolumun üstünde kocaman bir Şinto tapınağına denk geldim. İnanılmaz görüntüler vardı. İçerdeki tek turist bendim çünkü buralara bu mevsimlerde turistler gelmezmiş. Hatta turistler bu kasabaları geçerler çünkü meşhur değiller. Yazmaz öyle kitaplarda, orada burada bu kasabalar.. Ben de yazmam adlarını o kasabaların bilmesin kimse. Görmek isteyen adaları gezer bisikleti ile. Hepsinde bisiklet yolları mevcut. : ) Kendi keşfetsin, öylesi daha çok mutlu eder o gezgini.. Bu tapınakta ilk defa kimonolu bir bayan gördüm. Güzel bir bayan ve ona ayağından çıkan takunyasını ben giydirdim. : ) İçerde bir kermes havası vardı, çok güzel yemekler yedim. Fotoğraflar ve görüntüler yakaladım.


Koca bir bölümü atlayıp Osaka'ya geldim diyorum.. : ) Kocaman bir şehir, her tarafta turistler, yüksek binalar. Hoş geldin şehir hayatına Gürkan. Kalacağım oteli buluyorum. Daha doğrusu Türk bayrağını tanıyan bir Japon bana yardım ediyor oteli bulmam için. Resepsiyona gidiyorum, yer olduğunu öğrendikten sonra pasaportumu çıkartıyorum. Türk müsünüz diyor kız. Arkadaki yaşlı bayan, adı Fumi, hemen bana dönüyor. Kendisi aslen Kushimato’lu. Türk müsünüz diyor? Evet Türküm diyorum. Bisikletimle Türkiye'den Japonya'ya geldim diyorum. İnanamıyor, gözleri doluyor. Alla alla niye gözleri doluyor ? "Kushimato'ya gideceksin di mi ?" "Evet gideceğim." diyorum, bana hemen hangi trenlerin hangi saatlerde oraya gittiğini, hangi otobüse binmem gerektiğini hemen internetten buluyor. Ayrıca ne kadar vermem gerekeceğini de söylüyor. Yaklaşık olarak 380 Tlye denk geliyor oraya gitmem.. Ben yakın sanıyorum o şehri fakat biraz mesafe varmış 270 km kadar. Ben bisikletle giderim teşekkürler dedim. : ) Kushimato, Ertuğrul gemisinin geçirmiş olduğu kazadan sonra şehit olan Türk askerlerinin şehitliğinin bulunduğu yer. Detaylarını orayı gezdikten sonra anlatırım..

Bu arada bir Türk lokantasına gittim. Sahibini ve orada çalışanları bir sonraki yazımda sizlerle paylaşacağım. Ama dünya bu kadar da küçülmez ki. Restoranın sahibi çok sevdiğim bir arkadaşımın arkadaşı çıktı. Tolga şimdi Deniz’in yanına öğlen yemeğinde kuru fasulye pilav, üstüne zeytinyağlı dolma ve baklava yemeğe gidiyorum . Sorduğun soruyu da kendisine ileteceğim hahaha.

Ha bu olayı babama dedim. "Baba dünya inanılmaz küçük." Babamın yaptığı yorumu da paylaşmak istiyorum:

Skype'da benim görüntümü dondurmuş. Google Earth'de izlediğim rota üzerine fotoğrafı yapıştırmış.. Fotoğrafı bana gönderiyor ve şunu yazıyor: "Olum senin gittiğin yol burnun kadar bir şey al kendin bak!" hahaahhahaahahhaahahahhaha. Yahu baba o fotoğrafı facebooka koyma he mi? : )

Herkese sevgiler, saygılar. 2 gün sonra yeni yazı geliyor.