31 Aralık 2011 Cumartesi

Mutlu Yıllar - Demir Atlı Adam

2010 – 2011 yılları benim için muhteşemdi . Hayallerimle yollara koyulmuştum. Türkiye'ye döndüğüm günden bu yana yol hikayelerimi yolun bana öğrettiklerini öğrencilerle paylaşmaya çalışıyor, kitabımı yazıyorum. Hala bitiremedim ya. Ee ne yapım zaman bulamıyorum. Fotoğraf sergisi bile açtım . Yol boyunca çektiğim 2240 dk lık videolardan kısa bir film hazırlayıp Festivallere yollamaya başladık.

DEMİR ATLI ADAM


Eminim yeni yılda tüm okuyucularımın muhteşem hayalleri istek ve arzuları vardır. Bu hayalleri gerçekleştirmenizi temenni eder sağlıklı mutlu bir yıl dilerim. Sevgiler

14 Aralık 2011 Çarşamba

Gürkan Genç'in Yol Hikayeleri nerelerde anlatıldı?


DEVLET KURUMLARI

T.C Dışişleri Bakanlığı
T.C Turizm Bakanlığı

ÜNİVERSİTELER


Başkent Üniversitesi
Hacettepe Üniversitesi
Atılım Üniversitesi - 3 sunum
Bilkent Üniversitesi - 3 sunum
Ankara Üniversitesi (Cebeci)
İstanbul Kültür Üniversitesi
Eskişehir Anadolu Üniversitesi -2 sunum
Akdeniz Üniversitesi
Gazi Üniversitesi
Ankara Üniversitesi (Beşevler)
Orta Doğu Teknik Üniversitesi
TOBB Ekononi ve Teknoloji Üniversitesi
Mersin Üniversitesi
Denizli Pamukkale Üniversitesi
Çankaya Üniversitesi
Erzurum Atatürk Üniversitesi
Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi
Trabzon Karadeniz Teknik Üniversitesi
Kocaeli Üniversitesi
Düzce Üniversitesi
Mimar Sinan Üniversitesi
Adana Çukurova Üniversitesi
Kayseri Erciyes Üniversitesi
Dokuz Eylül Üniversitesi
İstanbul Üniversitesi
Koç Üniversitesi

İLKÖĞRETİM VE LİSELER

Bilkent Koleji- 3 sunum
Jale Tezer Koleji
Sınav Koleji
Gürçağ Koleji
Ted Ankara Koleji - 2 sunum
Bilim Koleji
Amerikan Kültür Koleji
Nesibe Aydın Koleji
Gölbaşı Anadolu Lisesi
Çankaya Anadolu Lisesi
Mev Koleji
Bostancı Lisesi
İzmir Bornova TeknoKids
Orta Doğu Teknik Üniversitesi Koleji - 2 sunum
Balgat Endüstri Meslek Lisesi -2 sunum
Ankara Çağlayan Anadolu Lisesi
Ankara Mobil Anadolu Lisesi
Milli Piyango Anadolu Lisesi
Türkiye Voleybol Federasyonu Lisesi
Kirami Refia Alemdaroğlu Lisesi
Sincan il Genel Meclisi İlköğretim Okulu
Yönler Üstün Dökmen Okulları - 2 sunum
Türkan Yaman Türk ilköğretim Okul
Çanakkale - Ümmühan Hatun İlköğretim okulu
(YGA)Gören Eller ilköğretim okulu ( Görme Engelli çocuklara) - Ankara
(YGA) Young Guru Academy Yıldız Liderler Yaz Kampı - İstanbul
(YGA) Young Guru Academy Yıldız Liderler Kış Kampı - İstanbul
Çözüm Dershanesi - 2 sunum
Dna Dershanesi
Birey Dershanesi - 2 sunum
Kutup Yıldızı Dershanesi
Celal Aydın Dershanesi
Marka Dershanesi


GRUPLAR-KULÜPLER- Kurumlar

Microsoft
Century Emlak
Siemens A.C
Ankara Patent - 2 sunum
Bisikletliler Derneği - 2 sunum
Dağ Filmleri Festivali
Ankara Perşembe Akşamı Bisikletlileri
İzmir Perşembe Akşamı Bisikletlileri
Ankara Yenimahalle Rotary Kulübü
Ankara Çankaya Rotary Kulübü
Ankara Kızılay Rotary Kulübü
Ankara Tandoğan Rotary Kulübü
Ankara Rotary Kulübü
Ankara Bahçelievler Rotary Kulübü
Ankara Kavaklıdere Rotarac Kulübü

MEDYA

TELEVİZYON
Tgrt - Canlı Yayın - Hayatın içinden
Kanal B - Biz Bize
Kanal D - Canlı Yayın - Disko Kralı
Trt Avaza - Canlı Yayın Türk Dünyası
Trt Türk - Canlı Yayın Türkiye'den Sabah
Trt Spor - Bisiklet Dünyası
Trt Okul
Ntv Spor - Canlı Yayın Konuğu
Japonya NHK
Azerbaycan devlet televizyonu
Moğolistan Devlet televizyonu
Güney Kore Busan TV



RADYO
Trt FM
Trt Radyo 1
Trt Radyo 3
Ankara Max FM
Trt istanbul Radyosu
radyo ODTU Modern Sabahlar

DERGİ VE GAZETELER
Hürriyet
Sabah
Milliyet
Haber Türk
Cumhuriyet
Radikal
Bir çok yabancı gazete
MAG
The Best
Çizim
Ankara Life
Boxer
The Best Ankara
Gençlik ve Spor Bakanlığının dergisinde


Japonya da arkadaşım Sugimoto'nun editörlüğünü yaptığı Agito Şubat sayısında yol hikayelerime yer verdi





27 Ağustos 2011 Cumartesi

Seyahat etmeden önce....


Annem: Oğlum sen 16-17 yaşında bana ANNE BEN BİSİKLETİMLE TÜRKİYE'DE TURLAMAYA ÇIKIYORUM desen belinde oklavayı kırardım, bir yere gidemezdin.
Hatta ben evden kaçsam annemin bir güdümlü terliği var ki, nereye kaçarsam kaçayım beni bulur, bisikletin üzerinden düşürür gene bir yere gidemezdim. (Japonya'ya giderken kaskı o yüzden kafamdan çıkarmadım, terliğin nerde geleceği belli değildi)
Şaka bir yana zaten o zamanlar 17 yaşında bisikletimle böyle şehirler arası tura bile çıkmazdım. Niye mi?Basit. Komşu kızını tavlamak varken yemişim bisiklet turunu.
Hem örnek alacak kişi yoktu hem de böyle sosyal paylaşım siteleri. Belki adamın teki çıkıp okuluma gelse sunumlar yapsaydı geleceğe yönelik hem daha farklı düşünür, hem de çevremde neler varmış neler yokmuş diyerekten ufak turlar yapardım. Bu kanıya da şuradan vardım. Bilkent’de 200 anaokulu öğrencisine verdiğim sunumdan sonra geçenlerde bir arkadaşımın evinde o miniklerden biriyle, Yağmur ile birlikteydim. Benim anlattıklarımı aradan 4 ay geçmesine rağmen kelimesi kelimesine hatırlıyordu. Artık bu çocuk bisiklete daha farklı bakıyor ve istedikten sonra bir çok şeyin başarılabileceğini biliyordu..
Okullarda veya üniversitelerde verdiğim sunumlarda öncelikle gençlere bu tarz seyahatleri üniversite sonrasında yapmalarını veya belli bir olgunluğa geldikten sonra yapmalarını öneriyorum!! Peki neden? Bu gezilerin veya seyahatlerin öncelikle sabır, azim, dikkat, anlayış, hoşgörü, araştırma, belli bir olgunluk, bilgi ve eğitim istediği düşüncesindeyim. Bendeniz 32 yaşında, iş hayatında belli bir deneyimi olan, iletişim fakültesi mezunu genç bir adamım. Bu bilgileri veriyorum çünkü ailelere yanlış bilgiler veren genç okuyucular var.
O bakkala gibi gittim dediğim Japonya seyahatimin arka planında 3 aylık bir çalışma var. Rotayı, olası konaklayacak yerleri, tarihi turistlik bölgeleri, yükseltileri olabildiğince hesaplamış, hangi yolları kullanabileceğimi incelemiş, ekipmanımı ona göre almıştım ki buna rağmen bir çok eksiğim çıkmıştı.. Tura çıkmadan önce Türkiye'de ufak 2 tur yapmış, Yola çıkacağım çantaların içine ağırlıklar koyup bisikleti hem asfaltta hem arazide günlerce test etmiştim. Yabancı gezginlerin sayfalarından bu tarz turlarda ne gibi arızalar çıktığını öğrenip ona göre ekipman almıştım. Evimde çadırımı defalarca kurup en pratik ve kolay şekilde nasıl toplarım, içinde nasıl uyurum, yanıma neler almalıyımın ön çalışmalarını da yapmıştım ki yolda başıma bir şey geldiğinde kendi başımın çaresine bakabileyim. Sonradan oturup ben ne yapacağım şimdi veya birilerini arayıp ben yanınıza geliyorum söyle böyle oldu dememek için.
Bu benim seyahatimdi. Kimseyi rahatsız edip, ailemi telaşlandırmanın alemi yok.. Yukarda dediğim gibi sabır, azim, dikkat, anlayış, hoşgörü, araştırma, belli bir olgunluk, bilgi ve eğitim.
Seyahatim boyunca en genç gördüğüm gezgin 18 yaşında İngiliz bir kızdı. Kardeşi hasta olduğundan onun oyuncak kuzusunu yanına alarak dünyanın belli noktalarında birlikte fotoğraflarını çekip kardeşine bir albüm hazırlıyordu. Seçtiği rotalar olabildiğince güvenli yerlerdi ve uçakla seyahat ediyordu. Hedefi netti. Onun dışındaki gezginler ya üniversitelerini yeni bitirmiş veya iş hayatına ara vermiş insanlardı. Yani belli bir birikime ve olgunluğa sahip kişiler. Herkes bu gezileri kendi için yapıyordu. Hepsinin hedefleri vardı ama açık ve net hedefler. Kimisi gezdiği gördüğü yerleri benim gibi halkı ile paylaşıyor kimisi bu paylaşımı bile yapmayıp kafasına göre takılıyordu ve hedeflerine ulaşıyorlardı.
Bu saydıklarımı okurken belki biraz sıkılmış olabilirsiniz. Hedefinize ulaşmak için önlemlerinizi almış, olası aksiliklerle bile başa çıkabilecek durumdaysanız artık farklı yollardan sona ulaşabilirsiniz.. Belki seyahatinizde düşünmediğiniz zorluklarla karşılaşacaksınız veya mutluluklarla. Dediğim vasıflara sahipseniz, küfür etmek, pes etmek, yalan söylemek veya çevrenizdeki insanlara negatif enerji saçmak yerine yoldan keyif almayı öğrenir, o yolun size öğretiklerini de başkaları ile paylaşırsınız..
Sevgiler Saygılar

“Neyimiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaşlar olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın pençesinden, vicdanımızı ve düşüncemizi Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcaklığını duyuyorsak, nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz.”
Falih Rıfkı Atay

Atamın ve bu topraklar üzerinde yaşayan halkın kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 30 Ağustos Zafer Bayramı'nı kutlar,
Ramazan Bayramı'nızın hayırlara vesile olmasını dilerim.

15 Temmuz 2011 Cuma

Eymir Gölü Çevresinde Pedallamak



Ankara'da ulaşım aracı olarak bisikleti kullanmaya başladıktan sonra bu gittiğim yolların verilerini de toplamaya başladım. En çok gittiğim yer Eymir gölü.

Eymir gölü hakkında yol verilerini sizinle paylaşayım Yolculuktan alışkanlık, hala kendi kendime konuşuyorum yazarken.. Ne vereceksin lan işte bütün Ankaralılar biliyor Eymir gölünü.

Odtü arazisinin içinde olan bu göle hemen hemen her Pazar gidiyor, çevresinde 3 tur kadar atıp balıkçı büfede öğlene kadar yan gelip yatıyorum.. Öyle güzel esiyor ki offff. O kadar ağaç var, bir hamak germiyorlar.

Neyse Eymir gölü çevresi için kimileri 10 km der kimisi 11 der. Eh madem sağlam veriler alabileceğimiz bir Gps var bakalım bu Eymir gölünde nasıl veriler çıkacak

TRT yokuşundan inip hemen sağdaki kapısından girdikten sonra eymir gölünde attılan bir tur 9.94 Km tabi eğer bağ evinin oradaki yokuşu çıkarsanız. Göl kenarından gitmeyi tercih ederseniz -ki hemen hemen gölün çevresinde yürüyen, koşan veya bisiklete binen herkes bu yolu tercih eder göl çevresinde 10.50 km yapmış olursunuz.

Eymir gölünde biliyorsunuz gölün yanında giden bir yol, bir de tırmanış bölümü var. Ben tırmanışı tercih ediyorum. Bu tırmnışlardan ilki %6 ile %10'luk bir eğim arasında değişiyor. Toplamda 30 metrelik bir tırmanış gerçekleştiriyorsunuz. İkincisi %4 ila % 7 arasında bir eğime sahip 10 metre tırmanıyorsunuz. Bunların dışında gölün çevresindeki diğer ufak eğimlerin hepsi %1 ve toplamda gölün çevresinde bir turla 52 metrelik tırmanış gerçekleşiyor. Bağ evinin ordaki yokuştan çıkmazda göl kenarından giderseniz 24 metre

Bir turda Bisiklet ağırlığı, pedal çeviriş hızı ve kullanıcı ağırlıklarının değişkenleri göz önünde bulundurarak 200-600 kalori arası yakılıyor.

Çıkışlarda çoğunlukla TRT yokuşunu kullanıyorum. Bu yokuş 1.97 km uzunluğunda eğim %10 ile başlıyor ilk düzlük noktasına kadar %13 ile %17 arasında değişiyor. İkinci yani en dik olan kısımda eğim %16 dan başlıyor %20'ye kadar çıkıyor.
Eymir gölünde Rakım 965 metreyken, Trt'ye vardığınızda rakım 1168 Metre oluyor. 203 metrelik bir tırmanış gerçekleştiriyorsun

Eymir gölüne bir ikinci gidiş veya dönüş yoluda Mühye Köyü. Eymir gölü çıkışı Mühye Köyü arası 5.60 km ve bu alan içinde toplamda 15 m bir tırmanış yapılıyor. Herkes TRT yokuşumu yoksa Mühye yokuşumu hep karşılaştırır. Mühye Köyünden yıldız mahallesine bisikletle tırmanış daha kolay. Tırmanış %5 eğimle başlayıp ilk 200 metrede pedalladıktan sonra %15 e kadar çıkıyor fakat sonrasında yolun tamamı %10 ila %12 eğim arasında ve toplamda 1.85 KM tırmanış yapıyorsun ve 173 metrelik bir tırmanış. Bu yolun az tercih edilme sebebi de gölle köy arasında bulunan başı boş köpeklerin bisiklet kullananlara saldırması . Böyle bir durumda kaçmak yerine durup bisikletden inip köpeğin üstüne doğru gidin oda sizden kaçacaktır

Eymir gölünde Benim yaptığım veriler şöyle.. 19 dk 50 saniye eymir gölü çevresindeki en hızlı tur zamanım . 16 dk 40 saniyede dönenler varmış. Normal tur sürem 22 dk ile 24 dk arasında değişiyor. Göl çevresinde en fazla hiç durmadan 8 tur attım ve bu süreç içinde de 3200 kalori yakıp 1 litre su tükettim.

İyi pedallamalar. : )

6 Haziran 2011 Pazartesi

Pedallamak mı gerekiyor?




Okul arkadaşım mesaj atmış. "Kardeşim telefon rehberim mafiş. Ararsan sevinirim. Eğer yarın bisiklet binmeyeceksek hiç aramana lüzum yok! Hazır rehberim silinmişken tümden sileyim seni. Bir de fatura bilgilerini ver, şu bisiklet ekipmanlarını sana faturalayıp kargolayayım!!!"

Arkadaş çevremde herkesin bisiklet alıp bir yerlere kaçası var. Benim gibi bir arkadaşları olunca bu konuda daha da ciddiler.. Kaçamıyorlarsa da böyle beraber günü birlik geziler yapıyoruz. Cem de o arkadaşlarımdan biri. Hazır gaza gelmişken de bisiklete alıştırmaya çalışıyorum. "Len 6-7 ay sonra yeni tura gidiyorum. Yokum. Gelip kapının önüne bırakma malzemeleri he mi?"

Pazarları sabah 7:00 veya 7:30 da Konya köprüsü üstünde buluşuyoruz. Geçen pazar ben biraz erken gitmişim kendisi de biraz geç kalınca oturup gelen geçen arabaları seyre daldım. Kulağımda ipod başladım arkadaşımın yeni albümünü dinlemey.

Haftasonu Trt 1 radyosunda kendisi ile birlikte canlı yayındaydık. O ve grubu çevre günü için şarkılar söylediler, ben de yapmış olduğum seyahati ve ilk defa önümüzdeki yıl başlayacağım seyahati dinleyicilere anlattım. Program bittikten sonra birlikte bir şeyler yemeğe Tunalı caddesine gittik. Sonrasın da yeni çıkan albümünü almaya. Albümün adı 'Pastel' sözlerde müzüklerde süper. Şu sıralar pedallarken bu albümü dinliyorum

Haftasonu Bala’ya doğru pedal çevirdim, albümün tamamını defalarca dinledim.. Köprünün üstünde Cem’i beklerken sesini de biraz açmışım. Arabaları seyre dalınca yolun karşı tarafında hoplayıp zıplayan Cem’i bir süre fark etmedim. Netice olarak yeni yol şarkılarımı buldum… Emeği geçen tüm arkadaşlara teşekkür ederim.

Bisikleti gören arkadaşlarım "Bu selenin üzerinde o kadar yolu nasıl gittin? Ulan apış arası hiç mi acımadı hiç mi ağrımadı?" Benim bisiklet selem biraz büyükçe ve yumuşaktır. Bu selenin üzerine bir de jel kılıflardan koyuyorum.. Kanadalı bisikletli Nathan bir ara Tacikistan’da benim bisikleti kullanırken "Bu ne len Kadillah gibi!" demişti. Yemin ediyorum Gobi çölünde gözlerimi kapatıp sürmüştüm. Neredeyse uyuyacaktım. Yani inanılmaz rahat. Fakat o jel kılıfların hep burun tarafı yırtılıyor. Şu anda kullandığımın da bu haftasonu yırtıldı..

Hes projelerine ve doğanın yok edilmesine dikkat çekmek amacı ile Ankara sınırlarına kadar Türkiye‘nin dört bir yanından yürüyen Anadolu Kervanınada Pazar günü uğradık.. Sabah erken bir saatte pedallamaya başladığımızdan Ankara dışında çadırlarını kuran kervan ahalisinin kahvaltısına da yetişmiştik. Kendimi tanıtıp onlarla bir süre muhabbet etme fırsatı da buldum. Her yeni insan, her yeni topluluk özellikle bu doğa için bir şeyler yapmaya çabalayanlar doğru veya yanlış bana yeni bir şeyler öğretiyor bu bir gerçek.. Herkes gibi ben de o projelerin engellenmesini, bu grubun meclise kadar gidip orada yetkililerin çayını içmesini, sorunlarımızı anlatmalarını, yapıcı çözümler üretilmesini isterim. Bu yüzdendir ki ileride o yapıcı çözümleri üretecek yeni nesille yapmış olduğum turdan sonra iç içeyim.

Geçenlerde ilkokul öğrencilerinden birinden şöyle bir soru geldi. "Bu turda harcadığınız para ile bir orman oluşturabilir miydiniz?" İlkokul öğrencisi bu güzel sorunun cevabını en güzel ve detaylı şekilde aldı.. Minikler beni şaşırtmaya devam ediyor.. Bu soruyu ona sordurabilmek, böyle bir şeyin mümkün olup olmayacağını hayal bile edebilmesi çok güzel.

Bir yerleri gezmek için herhangi bir rotam olmadığından haftasonu kendimizi bir tarlanın içinde buluyoruz. Bu arada Kuzey Asya turu bittiğinden beri ilk defa şehirler arası yolda bisikletimle gezerken Adana 450 km tabelası da gördüm.. Hemen aklımdan "Geze geze 6 günde giderim, iyi yakınmış." diyip gitsem mi ki dedim..


Yolda olmayı özlüyorum…. Pedallamak mı gerekiyor? Nedir? Durdukça yazmaya zaman ayıramıyorum..

Bu arada yakın arkadaşlarımdan biri olan Levent haftasonu evleniyor. Gel yol yakınken etme eyleme dedim ama işte insan aşık olunca, göze bir perde iniyor. O arada evlenip gidiyorsun.. :P

Sevgiler, saygılar.

22 Nisan 2011 Cuma

Neler yapıyorum...

Şu sıralar geleceğin liderlerine yönetim kurulu başkanlarına, müdürlerine, emekçilerine yani öğrencilerimize belki biraz değer, biraz vizyon katmak için ilköğretim okullarına, dershanelere, üniversitelere, yaz okullarına sunumlara gitmekteyim. Okulların yetkililerinden veya öğrencilerden de herhangi bir talepte bulunmamaktayım. Gerekli izinler alındıktan sonra davet etmeleri yeterlidir.

Her ne kadar sponsor olmasını istediğim firmalardan 'ülke insanına değer katmadığım' söylenerek geri dönüşler yapılsa da kendi yolumda gitmeye devam edeceğim.

Kitabımı da yavaş yavaş yazıyorum.. Bir aksilik olmazsa yeni turumdan önce yayınlanır

Fotoğraf sergim de gene yeni turuma başlamadan Ankara-İstanbul-İzmir-Antalya'da sergilenecek.. Tarihlerini facebook, twitter ve kendi sayfalarımdan sizlere bildiririm.

Dünya turu projesi için tenı web sayfasınıda tasarlıyoruz.. Yeni haliyle süper dinamik bir sayfa karşınıza çıkacak

Türkiye medyasında çıkmış bir kaç haberide sizlerle paylaşmak istedin


NTV SPOR


Disko Kralı


Radikal


Hürriyet


Doğa için Çal ve Doğa için pedalla

27 Şubat 2011 Pazar

Gidenin Ardından Su Dökmek


Herkese merhabalar,

Az önce aklımı yerinden çıkartan bir mesaj aldım. Tam İstanbul'da İf Film Festivali'nde oynayan bir Japon filminden çıkmştım. Üstüne aldığım dergileri kurcalamak için de bir bara oturmuştum. Birden bir mesaj sesi geldi telefondan. Gürkan! Mesajda son bir yazıyı da benim yazmamı rica ediyordu.

Sandığınız kişi değilim evet, adım Çağlar. 11 aydır elimden geldiği kadar, uzaklardan Gürkanımın yazıları düzenlemeye çalıştım. Dediği hiç birşeye dokunmadan, sadece farkettiğim imla hatalarıyla ilgilendim.

Mesajı okuduğum anda kalbim duracak zannettim. Hani çok aşık olduğunuz bir adamı/kadını yolda karşınızdan gelirken görürsünüz de kalbiniz yerinden çıkacak zannedersiniz.
Hah işte aynen o duygu.

Anlayacağınız Gürkan kadar özel bir adamın arkasından konuşacak olmak beni pek heyecanlandırdı. Gürkanım bundan sonrasını okuma. :)

Bu adam benim için çok özel. Herşeyden önce çok kısa bir şekilde nasıl tanıştığımızı anlatayım. Biz Gürkan'la internette tanıştık. O profil fotoğrafına kızları tavlamak için snowboard yaparkenki bir fotoğrafını koymuştu, ben de buna kanıp hep snowboard yapmak istemiş ama hep çok tembel olmuş birisi olarak mesaj atmıştım.

Tarihler konusunda pek iyi değilim, Gürkan beni düzeltir gerekirse (mayıs 2004 ^_^) ama bir şekilde başlayan konuşmalarımız 4,5 sene boyunca birbirmizi görmeden devam etti. O Ankara'da ben İstanbul'daydım, çok da uzak değildik birbirimize aslında ama denk getiremiyorduk. Belki de denk getirmek istemiyorduk. 4,5 sene boyunca internet üzerinden herşeyi konuşan iki insan bir gün ev arkadaşımın bir arkadaşının Ankara'da evlenecek olması üzerinde yüzyüze birbirini gördü.

Bu gereksiz olabilecek ayrıntıyı verdim çünkü internetin gücüne bu blog sayesinde defalarca şahit olduk, bir örnek de ben vermiş olmak istedim.

7 senelik arkadaşlığımızın kısa başlangıç özeti böyle. Seneler sonra Gürkan karşımdaydı. Gözlerinin içi parlıyordu, belli ki memnundu hayatından. O zamanlar bir barın işletmesini yapıyordu.

Bizim Gürkan'la öyle kocaman kocaman anılarımız yok anlayacağınız. Ne çoook eski arkadaşız, ne de zorlu yollardan geçitk. Ama bir şekilde gecelerden birinde ikimizde bilgisayar başındaydık ve hiç ama hiç haberimiz yoktu nasıl bir dostluğun başladığından.

Bu kısa Ankara macerasından sonra Gürkan bir gün telefon edip o sıralar sıklıkla ilgilendiği bisikletiyle Japonya'ya gideceğini, ne düşündüğümü sordu.

Hiç şaşkınlık hissetmedim. İlk sorum "Ne zaman yola çıkacaksın?" oldu sanırım. Uzun konuşmalar sonucunda aslında çevresindekilerin çoğunun kendisine pek inanmadığını, bu yüzden de biraz üzüldüğünü söyledi.

Ben de o zamanlar kendime boyumu pek aşan bir motosiklet almıştım (evet tembelliğime doğru orantılı, pedal basmak bana zor gelir, ver gazı gitsin. :)
ve çıktığım kısa yolculuklarda yolda olmanın ne demek olduğunu tecrübe ediyordum.
Gürkan'ın bu geçici tereddütleri arasında ona tek birşey söyledim:

- Önemli olan Japonya'ya varman, "Ben başardım." demen değil. Ankara'dan çıkıp Karadeniz'i pedallasan yolda yaşayacakların, tanışacağın insanlar, göreceğin yerler varmandan daha önemli.
İster japonya'ya git, ister 50 km sonra dön, önemli olan yolda olman.

Çok klişe bir laf biliyorum. Ama motor tepesinde geçirdiğim kısa süreler içinde anladığım tek birşey vardı:

Rüzgarı burnumda, bazen patlayacak kadar üşüyen ciğerlerimde, donma tehlikesi atlatan ellerimde hissettikçe heyecanlanıyordum. Bu böyle durduk yere hissedilen bir adrenalin değil, altından akan asfaltın, toprağın, burnuna gelen kokunun gerçekliğinin verdiği bir mutluluk.

Gürkan bunu kendisine Japonya gibi kocaman bir hedef koyarak tecrübeye karar vermişti ve bizim ona inandığımızdan daha çok, o zihnine inanıyordu.

Ve üstünden 11 ay geçti. Gürkan şimdi geçtiği onca yolun üstüne canım kuzenim Elif ve onun eşi Teppei'nin evinde döneceği tarihi bekliyor. Bir yandan Tokyo'yu gezerek, keşfederek, herşeyden önemlisi videolarda gördüğümüz ışığını insanlara yansıtarak, paylaşarak.

Hayatta arkadaşlıklarının, dostluklarının, insanların değerini "gerçekten" bilen az insan vardır, Gürkan onlardan birisi. Bilmemnereredeki bir gölün kenarına oturduğunda "Vay anasını, bu yolu alıp buralara geldim." derken yolda gördüğü, tanıştığı herkesi anabilecek kadar güzel bir adam Gürkan. Ben bunu başardım diye sevinirken bunu başarmasında kendisine destek olan ailesini, arkadaşlarını, sevdiklerini, günlüğüne yorum yapanları unutmayacak kadar hafızası geniş bir adam.

O'nu özel kılan sadece cesareti değil aynı zamanda kalbi de. Bu adam bizimle hüzünlerini paylaşacak kadar yürekli. O birbirine sarılıp 10 dakika boyunca ağlayan çifte bakıp daha önce hiç böyle aşık olmadığını itiraf edebilecek kadar samimi bir adam.

Bizimle tüm bunları paylaştığı için güzel bir adam, hala paylaşmadığı ve kitabına sakladığı kimi şeyler olduğunu anlatarak ağzımızın sularını akıttığı için de pek kötü bir adam. :)

11 ay boyunca bu bloğu okumak bizler için Gürkan'la birlikte yol almak demekti. Yorumların birinde yazdığı gibi; ben gerçekten artık bu yol hikayelerini bir süre okuyamayacağımız için üzülüyorum. Ama seminerler, etkinliklerle canlı canlı şahit olacağımız için de çok ama çok seviniyorum.

İnternetin, bloğun ne kadar önemli yerlere ulaşabildiğini, nasıl arkadaşlıklara, dostluklara sebep olabildiğini hepimiz tecrübe ettik Gürkan'la birlikte.

Ben bir şimarıklık yaparak hepimiz adına Gürkan'a teşekkür ediyorum. Bu upuzun yolda onunla birlikte gitmemize olanak verdiği ve bizimle bunları paylaştığı için.

GÜRKAN!!!! Bundan sonrasını okuyabilirsin. HOŞGELİYORSUN! SENİ ÇOK SEVİYORUZ. :)

26 Şubat 2011 Cumartesi

Japonya - Kuzey Asya bisiklet turu bitmiştir


Tokyo'ya geldim demiştim. Tokyo'ya gelmeden bir de Hakone dağına tırmandım. Hatta araçla çıkılabilecek en tepe noktadan sonra da gene o bölgede bulunan gölün yakınlarında kamp attım.. Aslına bakarsanız kasabanın kıyısında bulunan parkın ortasına kamp kurdum.

Çadırımı kurarken kasaba ışıklarının yansıdığı gölün kenarındaki bankları fark ettim. Çadırı kurdum, bagajları toparladım, üstümü başımı değiştirdim sonra da çantaların birinde uzun süredir taşıdığım şarabı aldım. Şarap öyle ad yapmış yıllanmış bir beyaz şarap değildi.. Etiketinin üstünde bisiklet resmi olduğundan almıştım. Çantamdan o şarabı alıp kıyıya gittim.. Karla kaplanmış banklardan bir tanesini temizledim. Sonra da da oturup şarabımı açtım. Göle doğru şişeyi kaldırıp….. Öylece kaldım... ……… Aşık olduğunuzda hani kelimeler ağzınızdan çıkmaz, hani bir konuşma yapacaksınızdır ama doğru kelimeleri seçmeniz gerektiğini düşünürsünüz. Halbuki o anda ne düşünüyorsanız söylemelisiniz. Heyecanlanırsınız, kalbiniz hızlı hızlı atar. Vaaaoovv.. Hayatım boyunca hiç becerememişimdir o konuşmaları. Aynı durumdaydım. Bir şeyler demek için kaldırdığım şişeyi karlı bankın üstüne geri indirdim. Arkama yaslandım…… Gözlerimi kapadım……. İçime çektiğim nefesin aldığı yolculuğu hayal ettim. Suratımdaki gülümsemeyi fark edince hiç konuşmadan gölün o güzel manzarasına karşı şişe bitinceye kadar oturdum. Sonra da çadırıma dönüp uyudum.

Sabah uyanıp çadırdan çıktığımda yandaki dükkanın sahibi elinde bir bardak kahve ile geldi. "Dün gece çok soğuktu üşümüşündür! Toplandıktan sonra içeri gel de ısın biraz." : ) Arigato.

Dağa adını veren bu kasabada biraz turluyorum.. Manzara ve benzediği yer tam tamına bizim Abant gölü.. Fakat bu gölde çok güzel yolcu gemileri var.. Bölgeye gelen yerli turistlere hem gölde güzel bir gezinti yaptırıyorlar hem de gölün karşı tarafında bulunan çok güzel birkaç otele ulaşımı sağlıyorlar..

Bu kasabadan çıkıp direkt Tokyo'ya doğruda gidebilirsiniz.. Fakat ben öyle yapmıyorum, hatrı sayılır derecede eğimlerde karlı alanlanlarda, bu bölgede ne kadar Onsen varsa ne kadar dinlenme tesisi, müstakil villa, ara yol, patika varsa gezmeye çalıştım. Tokyo'ya gelmeden bu bölgeyi keşfettiğim iyi oldu. Tokyo'ya vardığımda öğreniyorum ; Tokyo'dan trenle bu kasabanın yakınlarındaki Obiwara'ya ulaşım var. Sonrasında otobüslerle zirvelere çıkıyorsunuz.. Kasabaları ile, doğası ile, panoramik görüntüyü bozmayan otelleri ile Japonya'da gidip görülecek bir yer.

Vay saat olmuş öğlen iki Tokyo'ya 70 km yazıyor.. Turumun bu son 70 kilometresinde en uzun gece sürüşümü de gerçekleştiriyorum.. Takıyorum arka ve ön farlarımı yola devam.

Çağlarımın kuzeni Elif'e haber vermeliydim. Fakat Şehrin bir içine gireyim ondan sonra haber veririm dedim. Elif bana evlerinin adresini vermişti. Ben de o adresi google earth'ten aratıp çıkan noktanın koordinatlarını aldım. Gpsimde Japonya'nın haritası olmadığından Japon adası üzerinde çıkan koordinati işaretledim ve bisikletimi oraya doğru sürdüm. Ara sokaklar ana caddeler, yüksek binalar, parklar, ışıl ışıl alışveriş merkezleri derken tamamdır dedim Elif'i aramanın vakti geldi. Bir telefon kulübesinden Elif ve kocası Tepei'nin evlerini arıyorum.

- Elif selam ben Gürkan. Tokyo'dayım.

- Neeeeeeeee? Nerdesin.. Dur sen Otsuka tren istasyonuna gel. Gelince de haber ver.. Ben gelip seni oradan alayım.. Deli adam daha önceden haber versene!

Tamamdır diyorum.

10 dk sonra da Otsuka tren istasyonun orada oluyorum.. : )

Elif gelip beni oradan alıncaya kadar köşe başındaki polisle de kanka olmuştuk. : ) Elif beni oradan almaya bisikletiyle geldi. İlk defa kendisi ile tanışıyorum.. Aylardır yolda olmanın verdiği yorgunluk, hedefe ulaşmanın verdiği mutluluk sadece bende yoktu.. Elif de mutluydu. Başardın Gürkan diyordu. Birbirini hiç tanımayan iki insan canı gönülden birbirine sarılır mı.. İşte bu yolda olmak böyle bir şey..

Birlikte evin yolunu tuttuk. Eve vardığımızda kocası Tepei bizi bekliyordu. Görünüşte Japon. Fakat düşünce tarzı, hareketler çok farklı.. Bu akıllı da Hong Kong'dan çıkmış yola 3 yılda yürüyerek ingiltereye gidicem demiş. Bizim Elif'le de İstanbul'dan geçerken tanışmış ve aşık olmuş. Tur da orada bitmiş. İngiltere , istanbul arasını 3 ayda alıp Elif'nin yanına geri dönmüş

Tepei Türkçeyi çok güzel öğrenmiş.. Japonya'da bu dile gizli diyor. Sokakta, trende, kalabalık her ortamda biri hakkında fikrimizi söylerken veya özel konuşacaksak Türkçe konuşmaya başlıyoruz. Çevremizdeki Japonlar da şaşırıyorlar. Bu Japon herif hangi dili konuşuyor ??

Elif ve Tepei beni günlerdir evlerinde misafir ediyorlar. Ne kadar rahatsızlık verdim kendilerine bilmiyorum. Tepei "İyi ki geldin, evde Türkçe konuşmuyorduk. Bana bir çok şey öğrettin." dese de ikisine ne kadar teşekkür etsem sanırım az olur.

Haftalardır Tokyo'dayım her gün birileri ile tanışıyorum, her gün farklı yerleri görüyorum farklı hayatların içine giriyorum. Tunç, Boğaç, Elif, Tepei, Mehmet, Osman Abi daha sayamadığım bir çok kişinin gözünden Japonya'yı görüyorum. Kendi deneyimlerini benle paylaşıyorlar. Mehmet’in dediği gibi; Bu ülke adamı her gün şaşırtır, her gün dumur eder. Her gün bir şeyler öğrenirsin.

Bir şehir düşünün; 600 adet tren ve metro istasyonu var. Bir şehir düşünün; 24 saat yaşayan. Bir şehir düşünün; insanları birbirine dokunmaktan korkan.. Tokyo kendisini gören, burada yaşayan herkesi büyüleyen bir şehir. Benim bisikletimle dolandığım yerler hani o her zaman bilinen yerler değil, kaleler turistlik tapınaklar, güzel parklar. Bu gelişimde arka sokakları bisikletimle gezmeye çalışıyorum. Farklı bir Tokyo'yu göreyim ben diyorum. Son durak Tokyo ile ilgili düşüncelerimi önümüzdeki aylarda web sayfamda yayınlayacağım.

Önümüzdeki günlerde Türkiye'ye dönmüş olurum. İstanbul'da Öznur öğretmenime söz verdim sınıfındaki çocuklarla buluşacağım (Hani sınıftakiler gelmez etmez öğretmenim demişler ya Öznur, yazıyı gösterirsin unutmadım : )) Okul ziyaretleri Ankara ve İzmir'de de olacak. Davet edip öğrencilerle buluşturmak isteyen öğretmenlerimiz olursa bana mesaj atmaları yeterli olacaktır.

Turumun farklı bir anlatmı, blogda yazmayanlar, görmediğiniz fotolar ve videolar ise sadece Atılım Üniversitesi'nde döndükten bir süre sonra gerçekleştireceğim seminerde olacak.

Öncelikle aileme sonrasında eski dostlarım Recep Girişmen, Zeynep Köksal, Kerem Garipoğlu ve Fatih Yüksel'e, bana inanıp Türkiye çıkışına kadar eşlik eden Ayşe Yıldız, Funda Ulutürk, Enes Şensoy, Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencilerine : ) değerli bisikletli büyüklerime, bisikletliler derneğine, Güngörler bisiklete, Yaman Zaim ve Atılım Üniversitesine teşekkürler..

Kerim Azer sana attığım mesajda süre vermiştim. : ) Üzerine bir iki ay daha koydum tekrar pedallayacağız. Efe Can İçöz aylar önce verdiğim sözü unutmadım! Ve en başından beri beni takip eden destekleyen yolu benle birlikte kilometre kilometre alan değerli dostlar. Kendinizi biliyorsunuz.. Teşekkürler.

Atılım Üniversitesi'nde yapacağım seminerde onu da sizlerle paylaşacağım; belli bir bölümünü. : )

Bloga yeni üye olan veya olacak olan okuyucular, sizlere de keyifli okumalar iyi seyirler dilerim :) Bir sonraki dünya turumu umarım birlikte yaparız

Herkese teşekkürler

18 Şubat 2011 Cuma

Japonya - Japonya'dan bir video daha

İyi seyirler.

Japonya'dan bir kaç video

Japonya'dan gelecek son yazıdan önce buyrun bir JAPONYA VİDEOSU seyredin ikincisi de yolda. : ) hatta ikinciside hazır ... yazıda hazır ben şu son turlarımı ağırdan almaya başladım...

11 Şubat 2011 Cuma

Japonya - Atatürk'ten her ülkeye bir tane lazım..




"Ne içiyorsun?"

"Dondurma yer misin?"

"Cola, su, portakal suyu?"

"Kızartma yapayim mi?"

"Yoshi bize makarna yapsın. Bak çok güzel yapıyor."

"Sen misafirsin, para veremezsin."

"Hayyırrrrrrrrrrrrrr."

"Oyyyyyy şorraaaaa, şorrraaa yaareeeeeeee!"


Kapıdan içeri bir girdim. Sanki dayımın kızı kendisi.. Bendeki enerjinin on katı Sergül'de var, hiç şüphem yok. Hemen arkasından Yoshi Kato ile tanışıyorum. İlk başlarda türkçe konuşuyoruz fakat sonrasında ingilizceye dönüyoruz. Türkçesini geliştiriyor ve bu konuda çok gayret ediyor. Yan komşuları Masa Toshi de o akşam yemekte bize eşlik ediyor ilerleyen saatlerde de Kato ailesinin arkadaşları Emi, Yui, Konçan da bize katılıyorlar..

Sergül ile ben ara ara diğerlerini unutup uzun türkçe sohbetlere dalıyorduk. Tüm gece Türkiye'den, Japonya'dan , Japonya'da bir yabancı olarak yaşamanın zorluklarından, kolaylıklarından, benim turumdan konuştup durduk.

İkimizinde bu ülkeye geldiğinde şaşırdığı konular hemen hemen aynı. Türkiye 'de kocaman bir yanılgı var. Japonlar Türkiye'yi, Türk insanının düşündüğü gibi bilmiyor. Türkiye nasıl Ankara, İstanbul, İzmir'den oluşmuyorsa Japonya da Tokyo, Osaka, Nagoya'dan oluşmuyor.. Bir Japon nereli olduğumu sorduğunda "Turco" cevabından sonra bir Türk olarak beklediğiniz tepkiyi vermiyor. Hani Türkiye diğer ülkeler gibi bir ülke. Japonlar için bir özelliği yok.. Ertuğrul Gemisinden sadece Wakayama eyaleti haberdar diyebilirim. O da gemi bu eyalete bağlı bir şehirde kaza yaptığından. Hatta bu eyalette bile haberi olmayan insanlar var. Rahmetli Barış Manço’yu ne küçük şehirlerde ne de büyük şehirlerde tanıyan bilen tek bir Japon'a bile rastlamadım. Benim tanıştığım muhabbet ettiğim Türkler de rastlamamış. Bu durum için şehir efsanesi deniyor.Türkiye hakkında bilinenler Kebap, Türk dondurması ve Kapadokya. Şimdi Tokyo, Osaka ve Nagoya'da yaşayanlar yanılıyorsun Gürkan diyebilirler. 10 ada gezip 1800 km.den fazla yol yaptım bu ada ülkesinde. Güneyinden Tokyo'ya kadar köy, şehir, vilayet, dağ bayır gezdim. Benim tarafımdan görünen budur. Ben Türk insanının düşündüğü gibi bizi bilen bir Japonya ile karşılaşmadım.


Misafirler gidiyor, Yoshi dayanamayıp ben yatıyorum diyor. Biz hala Sergül'le Japonya hakkında sohbet ediyoruz. Gecenin bir yarısı Sergül, "Senden manyak olmasın, bu Japonlar'da da var böyle bir adam. O'na mesaj atayım, işi yoksa kesin senle tanışır sohbet edersiniz." diyor. Ben de olur diyorum.

Ertesi gün Sergül'le beraber dışarı çıkıyoruz. Civarda gezip görülecek ne varsa hepsini gezeceğiz. Sergül'ün evini 1 saat uzaklıktaki Shizuoka'da sandığımdan ben ilk önce oraya pedallamıştım. Oraya vardığımda öğreniyorum ki evini 50 km geçmişim. : ) Hava karardığından ucuzundan bir otel buluyorum, 2 günlük parasını ödeyip bisikleti de odaya atıyorum. Sonrasında Sergül'ün evine trenle gidiyorum. Yani gezecek sadece bir günümüz var.


Şehrin yakınlarındaki kaleye gidiyoruz. Bu kalenin de diğer kalelerden pek bir farkı yok. Mimari olarak diğer Japon kaleleri ile hemen hemen aynı.. Osaka kalesini gördükten sonra diğer kaleleri gezmeye gerek yok. Hepsi onun bir küçük modeli. Sonrasında kalenin hemen yanında bulunan lordun evine gidiyoruz. Sergül bir rehber gibi bana tek tek odaların kimler tarafından kullanıldığını anlatıyor. Fotoğraflar çekip, videolar kayıt ediyoruz. Şimdi sırada kuş parkı var.. Tam oraya doğru yöneliyoruz ki June Kageyawa bizi arıyor. Bulunduğumuz yere çok yakın olduğundan yanımıza geleceğini söylüyor.. Dışarıda parkın önünde onu beklemeye başlıyoruz.


Uzun zamandan beri ilk defa bir golden retriver görüyorum. Hemen yanına gidip onunla oynamaya başlıyorum. Sahibinin de hoşuna gidiyor. Sergül de Japoncasını döktürüyor. Bu arada başka bir Japon daha geliyor, o da köpeği sevmek istiyor ama adam köpeği ondan kaçırıyor. Sergül'le ikimizin dikkatini çekiyor bu hareket. Zaman içinde Japonların aslında göründükleri gibi olmadıklarını da anlamaya başlıyorum. Anladıkça da hayretler içinde kalıyorum.


Önümüzde beyaz bir jeep duruyor. Jun Kageyama.. Japonların Marco Polosu. Evine doğru giderken biraz hikayesini anlatıyor. Eve vardığımızda Sergül bana evin kapısını işaret ediyor. Japonca karakterlerle bir şey yazıyor, Sergül'e soruyorum "Nedir bu?" Kapıda "Japonya'nın Marco Polosu" mu öyle bir şey yazıyordu, şimdi net hatırlamıyorum.


Eve girer girmek dikkatimizi ilk çeken kapının hemen karşısında asılı olan Türk bayrağı oluyor. Üstünde de Nazar Boncuğu. Mutfaktaki geniş masanın çevresine oturuyoruz. Çalışma odasından haritalar, kitaplar, gazete haberleri çıkartıp önümüze koyuyor. 69 yaşında olan June seyahtini 60 yaşların başında gerçekleştirmiş. Türkiye'den başlayarak, Marco Polo'nun izlediği yolun aynısını Çin'e kadar gitmiş. Bu seyahati de tek seferde değil parça parça yapmış. Tacikistan'da aynı yolu izlemişiz. Tek bir farkla.. Kendisi orayı jeeple geçmiş.. Bana iki de bir sorduğu soru "Sen bu alanı bisikletle nasıl geçtin? Bak burada askeri birlik var, siz oradan nasıl geçtiniz? Nasıl izin aldınız? Bu fotoğrafın bulunduğu alandan geçmediysen sen kuzey yolundan gitmişin, burada bisiklet gitmez. Yerleşim yeri yok, oralarda insan yok. Kaç günde aldın?" Ben aynı yerlerden geçtim dediysem de inandıramadım. Sergül de bu duruma biraz şaşırdı. Normalde Japonlar bu kadar keskin cevaplar vermez.

Bu konuları daha detaylı konuşmak için kendisinde misafir olmamı istedi. Türkiye'de pedallarken bizim Anadolu insanımız kendisini hep misafir etmiş. O da bu iyiliklerin karşılığını bu şekilde göstermek istediğini söyledi. Bisikletimi gidip şehirden alırsak olabilir dedim. Hemen arabası ile şehre gittik. Dönüşte kendisinin uykusu geldi. Direksiyon başında uyudu uyuyacak, inatla arabayı bana vermek istemedi. Sergül ve ben o araç ile diken üstünde 60 km yol aldık.

Evinde kaldığım süreç içinde kendisinden bir çok şey öğrendim. Ha bu arada Tacikistan'da gidemezsin dediği alanda bisikletimle birlikte çekilmiş fotoları ve videoları da kendisine gösterdim. Üstelik hemen hemen aynı noktalarda fotoğraf çekmişiz. Aslan parçası, öyle gidemezsin cart curt geçeceksin o ayakları. En son o sözleri 11 ay önce duymuştum. Kendisini defalarca tebrik ettim 60 yaşında o yolu tek başına almak, Çin'in büyük bir kısmını pedallamak öyle kolay değil. Onlarda kaldığım son günün sabahı gazetelerde çıktığımdan ve onun evinde kaldığım dolayı hem eve gelip kutlayanlar hem de telefon açıp tebrik edenlerin sayısı artmıştı.

Sonrasında Sergül'ün eve geri döndüm. Bir gün Sergül dışarıdayken Yoshi'ye bir Türk kadını ile evli olmanın nasıl olduğunu sordum. Öncelikle "Ben seviyorum," dedi. Zaten aralarındaki dialoglardan, bakışmalardan birbirlerini seven bir çift olduğunu görmemek için kör olmak lazım. "Türk kadınları dobra. Ne istediğini, ne hissettiğini söylüyorlar, söylemeseler bile bir şekilde hissettiriyorlar. İki yüzlülük yapmazlar. Günümüzde Japon kadınlarının çoğu gerçek sevgi nedir bilmez. Bir çok Japon kadını eğer bir erkek ile birlikteyse çoğunlukla ya parası için onla birliktedir, ya da adam çok yakışıklıdır; arkadaş çevresine hava atmak için adamı kullanır. Aşk evliliği yapan veya birbirine aşık olan Japon çift bulman çok zor. Ben Sergül'e aşığım ve seviyorum."

Peki ya din? Şinto budizim, Hıristiyanlık, Müslümanlık hangisi?

Japonya'da Türkiye'de olduğu gibi doğar doğmaz dinini başkaları belirlemez. Birey belli bir yaşa geldikten sonra inanmak istediği dini kendi seçer. Hemen hemen tüm dinlerin kitaplarını okudum, henüz bir dine inanmıyorum. Fakat Müslüman bir kadınla evli olmanın vermiş olduğu bir baskı var.

Ben adamın neden kendini baskı altında hissettiğini kendimce anlıyorum. Yabancı kocanızla ülkeye döndüğünüzde ailenize şu soru mutlaka yöneltilir: "Damat Müslüman oldu mu?" Bu soru hem aileyi hem de çifti bir süre sonra gerer. Çevremizdeki insanlar, komşular arkanızdan hep konuşur. Rahatsız edici bir durum. Bir Japon'u ise böyle bir durum daha fazla rahatsız eder. Neden mi? Bakın dikkatimi çeken bir konu… Biz Türkiye'de biri ile tanıştığımızda birinci veya ikinci sorumuz "Nerelisin?" olacaktır.. Adamın söyleyeceği şehre göre de kafamızda kendimize göre kalıp oluştururuz. Japonya'da böyle bir şey yok.. Kimse kimseye "Nerelesin? Nagoya'dan mısın, Tokyo'dan mısın, Hiroşima'lı mısın? Aa sizin orası için şöyle böyle diyorlar.." demez. Bu heriflerde nerelisin diye bir soru yok.. Japonum!!! Bitti..

Japonlar sistemli ve kurallara bağlı insanlardır. Şimdi siz bu adamların eline Kuran-ı Kerim'i verip, bu dine inanacaksınız derseniz ve bunlar da kabul ederse iki sene içinde Japonya'da dünyanın en görkemli camileri dikilir.. Hacca giden Japon sayısı da Arapları geçer. Şaka değil çok ciddiyim. Hatta Japonya'da dini ne yapar ederler modanın içine sokarlar. Öyle renkli, alacalı, ben buradayım dedirten sıkma başlarla da değil. Daha çok dikkat çekecek bir şey bulurlar. Burası JA-PON-YA! Ama öyle ama böyle iki nükleer bombadan sonra dünyaya damgalarını vurmuşlar. Bu adamlar 3 dini birden kullanıyorlar. Japonya'da yaşayanlar iyi bilirler bu dinleri de nasıl kullandıklarını..

Bir detay daha paylaşayım sizlerle. Japonya'da çok fazla lokantaya gidip et yedim.. Minik barbeküler geliyor, onların üstünde cızbız yapıyorsun. Tek sıkıntı adamlarda rakı olmaması.. :) Türkiye'ye göre sipariş verilen yemek aslında ucuz ama Japonya'daki yemek fiyatlarına göre en pahalı yemek diyebilirim. Hayvancılığın olmadığı bu ülke ile bizim ülkedeki et yemeği fiyatını karşılaştırınca niye Türkiye'de çiflik sahibinin, etcinin, satıcının ve en sonunda da restoran sahibinin gelen müşteriye bir tabak eti (biraz ama biraz abartmak istiyorum burada) bir öküz fiyatına verdiğini daha net anlıyorum. Kazıklıyor demiyorum. Çünkü et bu kadar kişinin elinden geçe geçe masaya aha o fiyata geliyor. Eski bir restoran sahibi olarak bir tabak etin içinde kullanılan malzemenin üstüne dükkan kirası, personel maaşını, elektrik, su, gaz, sskyı, belediye vergilerini eklerseniz hobaaaaaaa. : )

Neyse gelen ete bakıyorsunuz etin %50 den fazlası yağlı. Türkiye'de sen bu eti müşterinin önüne koy, işitmediğin söz kalmaz. Fakat Japonya'da durum bizim ülkemizden farklı. Japonya'da en pahalı et yağlı et. Bu adamlar eti, kırmızı yemeği sevmiyorlar. Eeee yahu bu kadar yağlı et yemek sağlıklı değil ki. "Yoshi sizin ülke kadar sağlıklı yemek yiyen bir başka ülke daha yok. Neden kırmızı eti bu şekilde yiyorsunuz, sağlıklı değil ve neden etin en pahalı kısmı yağlı tarafı?"

- Evet Gürkan biliyoruz sağlıklı değil ve pahalı. Et bizim kültürümüze tam anlamı ile ikinci dünya savaşından sonra girdi. Biz yüzyıllar boyunca ana besin kaynağımız olarak deniz ürünlerini kullandık ki hala öyledir. En çok tüketilen balık Tuna balığıdır.. Tuna balığının en değerli bölgesi hemen alt tarafında olan en yağlı kısmıdır. Orası en pahalı ve en lezzetli kısmıdır. Dediğim gibi büyükbaş hayvancılık bizim kültürümüze yeni girdi sayılır kimse de bize etin şurası iyidir, burası iyidir söylemedi. O dönemlerde aynen Tuna balığı gibi düşünülmüş; etin yağlı kısmı en pahalı olan kısmıdır şeklinde bir düşünce yapısı ile günümüze kadar gelmiş. Biz kıpkırmızı eti pek sevmeyiz. Yağ olacak illa ki.


Vay ulan adamlara nar kırmızı bonfile getirsen yemeyecekler yani. : )

Hazır balıklardan söz açıldı şunu da sorayım. Bu balinaların soyu tükeniyor. Siz de onları avlamaya devam ediyorsunuz. Bu konuda bir çok ülke hassas. Hepsi siz Japonların üstüne geliyor; yemeyin, etmeyin, öldürmeyin. Bu arada balina etini yedim. Yediğim en lezzetli deniz ürünüydü. Onu da söylemeden geçmiyim.

Japonlar son 50 senedir balina avlamıyorlar, son yüz senedir de balina avlamıyorlar. Japon tarihi boyunca balina avcılığı bizim kültürümüzde vardı. Biz inek eti, domuz eti, koyun eti bunların etini yemezdik. Onların etinin yenebileceğini tarih boyunca hiç düşünmedik. Balina avcılığı bizim kültürümüzün bir parçası. Binlerce senedir bu halk balina eti yiyor. Şimdi dünya ayaklanmış nesillerini tükettiniz, siz öldürüyorsunuz kesiyorsunuz, biçiyorsunuz diye karşı çıkıyorlar. Bu hayvanların neslini tüketen bizler değiliz. Biz hayatımızı denize adamış bir toplumuz. Bu da bizim bir kültürümüz. Bize neyin nasıl yapılacağını kimse öğretemez.

Çin'de köpek eti yediklerini söylemiştim. Adama köpek etini nasıl yiyorsun sorusunu sorduğumda "Sen inek etini veya kuzu etini nasıl yiyorsun?" sorusu da hemen arkasından gelmişti. Köpek onlar için evcil bir hayvan değil. Hiçbir zaman da böyle görmemişler. Adamların kültüründe köpek can dostudur, hisleri olan hayvandır, korumacıdır carttır curttur diye bir şey yok. Eti var mı? Var. Yenilebiliyor mu? Evet.. Bizde tabu olarak gözükenler bunlarda gözükmüyor. Bizim kültürümüzde olmadığı için algılamamız belli bir süreç alıyor.. Daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. Akrep, karafatma, deniz atı, ipekböceği, köpek eti (bilmeden siparişini verdim) en son olarak da balina etini yedim. Bunları yedi diye ölen yok. Bunları yedin diye seni bu bölgede ıyyyyyyyy diye karşılayan yerli halktan kimse yok. Japonlar Avrupalıların bu kadar baskı uygulamalarından sıkılmış ve birçok balına lokantasını ülkelerinde kapatmışlar. Market raflarında hala balina etleri en pahalı balık ürünü olarak yerini korumakta..

Yoshi ve Sergül'ün Filipinler'e tatile gidecekleri güne kadar onlarda kalıyorum. Gitme vakti geldiğinde ikisine de kocaman sarılıp teşekkür ediyorum. Muhteşem iki insan daha tanıdım.

(Sergül biliyorum çok şeyi yazmamışın diyeceksin.. Eee cevabını da biliyorsun, öpüyorum ikinizi de.)



Sabah erkenden daha önce gittiğim Shizuoka şehrine tekrar pedallıyorum. Otelin parasını daha önceden vermiştim fakat konaklamadığım için bir gün orada mola verip şehirde de dolanırım diye düşündüm. Akşam otele vardığımda küçük şehir, belki olmaz ama şansımı deniyeyim bir Türk lokantası sorayım dedim. Pat hemen gösterdiler, adresini de verdiler gittim. Dükkan sahibi Ayhan birkaç gün önce Japonlar gazeteyi ona göstermişler. Bak bir Türk senin ülkenden bisikletle geldi diye. Ayhan'da yahu keşke şuraya da uğrasa diye içinden geçirmiş. Temiz kalpli adamın yanına gidilir işte. : ) Aşçı Cihan'ın güzel yemekleri iş adamı Ali Bey'in sohbeti turuma da ayrı renk kattı. Ya bu arada Japon kızlar çadırda falan kalırız demişlerdi ama işte benim çadır zaten küçük yoksa başım üstünde haha.. Len manyak kalaydın ya bir gece daha orada diyecektiniz.. Yahu durun yol bitmek üzere. : ) Bir bitirelim, kralı benim Japonya'nın, rüyamda tabi..

Hedef Fuji, çok da yakınımda sayılır. İlk gün Fuji san'ı net bir şekilde gördüğümde çok büyülenmiştim. Akşam yakınlarındaki şehirde kamp atıp sabah erkenden tırmanmaya başladım. Tırmanışı çoğunlukla %10 üzerinde olan bir dağ. 1550'deki ilk kamp alanına geldiğimde büyük bir hüsran. Çünkü açık denilen dinlenme tesislerinin hepsi sezon dışı olduğundan kapalı. Birkaç Japon'un "Yanında erzak taşımana gerek yok, yolda su alabileceğin işletmeler var." demeleri benim de yukarıya erzaksız çıkmama neden oldu. Daha ilk molada ne suyum kaldı ne bir şey. Tüm gün hava kapalıydı Fuji san'ı göremedim. Kamp atacağım hemen yerin yanında kocaman tabela "Dikkat ayı var"..


Çadırı o tabelanın 10 metre önüne kurdum. Akşam yemeği için kaynatacak suyum olmadığından abur cuburları yedim. Fakat yarına su bulamazsam bu tırmanış gerçekleşemez. Çadırın içinde biraz notlarıma baktım. Müzik dinledim, sonra herşeyi kapatıp yattım.. Vayyyyyyy hemen hemen çöldeki sessizliğin aynısı burada da mevcuttu. Uzunca bir süre ses gelmedi. Sonrasında ağaçlardan dökülen yaprakların üzerinde yürüyen hayvanların çıkardıkları sesleri duyunca.. Uykuya daldım.


Ertesi sabah uyandım, çadırdan dışarı çıktım şöyle bir sağa sola bakınıp arkamı bir döndüm. AL SANA FUJİ SAN OBBAAAAAAA. Ben bu dağa çıkarım arkadaş.. Topladım pılı pırtı devam… Deli terliyorum ama su yok ortalıkta, kar da yok. 1900 metrede bulunan bir işletme daha kapalı olunca dedim yeter, daha fazla gitmenin alemi yok.. Hem açlıktan hem susuzluktan gebereceğime. Şöyle bir parmağımı dağın tepesine kaldırıp.. "FUJI SAN, BEN TAKESHI GÜRKAN. SANA SÖZ VERiYORUM BU ÜLKEYE BİR DAHA GELİP BİSİKLETİMLE SENİN ZİRVENE ÇIKACAĞIM."


Şu anda Tokyo'dayım.. EVET EVETTTTTTTTT!! TOKYOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOOO!

Henüz turum bitmedi, gezilecek bir Tokyo var..

Buraya geliş maceramı bir sonraki yazımda daha detaylı aktaracağım. Şu önemli ayrıntıyı da atlamak istemiyorum.

Türkiye'yi bilen bir japon çiftçi ile aramızda geçen konuşma

- Sizin ülkenizde neler oluyor böyle?

- Ben yoldayım, siz daha çok şey biliyorsunuz. : )

(kısa bir sessizlik)

- Sizin bu Atatürk var ya!!

- Evet..

- O adamdan her ülkeye bir tane lazım.

Sizin ülkeye hiçbir şey olmaz..

Sevgiler, saygılar.


(Fotoları yükleyemedim.. Hata çıkartıp duruyor, sonra tekrar denerim. : )