29 Kasım 2010 Pazartesi

Güney Kore ve Popia





Birkaç gün içinde yeni anıları koyacağım fakat bugün başımdan geçen bir olayı paylaşmak istedim.

Akşama kadar Kore’nin eski başkenti Gyeongju'ya varmak için yola çıktım. Baktım ki inişler çıkışlar fazla, olmadı bir sonraki gün varırız diye söyleniyordum.

Öğleden sonra bir rampadan aşağı iniyorum, inerken de hemen diğerinin başladığın görebiliyorum. Tam bu iki rampanın arasında yolda minik bir köpek koşturuyor. Karşıdan gelen araçlar korna basıyor şerit değiştiriyor, bu şeritten gelen de korna basıyor hemen öbür şeride geçiyor . Yaklaştıkça yavaşlıyorum. Arkamdan gelen araçlara da yavaşla diye işaret yapıyorum. Önünü kesip yakalamak için duruyorum ama hemen karşı şeride geçip kaçıyor. Ulan o kısacık bacaklarla pıtır pıtır nasıl hızlı koşturuyor! Bisikleti hemen geri çeviriyorum. Hızlanıp bunu geçiyorum sonra da yolun ortasına bisikletimi bırakıyorum. Her iki yönden gelen araçlar yokuştan inerken yolun ortasında kocaman bir cisim olduğunu görüp yavaşlamaya başlıyorlar. Yaklaştıkça da beni ve yakalamaya çalıştığım ufaklığı görüyorlar. Trafik duruyor ve iki hamlede de ben onu yakalıyorum. Önce parmaklarımı ısırıyor. : ) "Oğlum dur bir şey yapmayacağım." desem de dinletemiyorum. Bisikletimi yolun ortasından alıyorum, yol kenarına geçiyoruz.

Kucağımda bir süre tutup bana alışmasını sağlıyorum. Sonra çıkartıyorum tavamı içine su koyuyorum. Elime de kurabiyeleri kırıyorum. Açlıktan ve susuzluktan ölmek üzereymiş köpek. Nasıl da yiyor. Bu arada tasmasında adını ve telefonunu fark ediyorum. Oğlumuzun adı Popia. Başlıyorum kendisi ile konuşmaya. Oğlum sahibin nerde? Niye kaçtın sen? Koca ormanda seni yutarlar diyorum. Ben konuştukça köpeğin gözleri doluyor. Ya tamam ağlama dur ben senin sahibini bulacağım diyorum, olmadı benle gelirsin artık.

Alıyorum arka çantamın üzerine koyuyorum, önce bir güzel sıçıyor sonra işiyor.. "Eee oğlum ne yaptın sen? Yumuşak yeri görünce saldın hemen.. Birlikte yol alacaksak böyle olmaz." diyorum : ) Neyse uygun bir yere geldiğimizde tasmada yazan telefon numarasını arıyorum. Bir bayan çıkıyor. Ben ingilizce konuşuyorum, o Korece. Anlaşamıyoruz. Köpeklerinin adını söylüyorum. Karşıda bir çığlık kopuyor. Heyecanlı heyecanlı bir şeyler diyor da ben anlamıyorum.. Yoldan geçen bir aracı durduruyorum. Kucağımdaki köpeği gösterip sonra telefonu işaret ediyorum. Amca telefonu alıyor konuşuyorlar. Sonra gülücüklerle köpeği alabileceğini ve hemen önümdeki Umni kasabasının adını veriyor. Len oraya 20 km var. Popia sen nasıl geldin oğlum oradan buraya? Ben pedalayacak zor alan buluyorum.

Neyse köpeğin sahiplerini buldum ve evine doğru da o amca ile yolladım. Sonra kelebeklerle kuşlarla yoluma devam ettim..

25 Kasım 2010 Perşembe

Güney Kore'deki ''Gülücükler''

Pedallarken bazen geriye baktığımda bir şeyleri atladığımı fark ediyorum. Sonrasında da çok üzülüyorum. Soskcho'da tanıştığım o aileye gitmeden bir hediye alabilirdim. Hatta sabah erkenden dükkanın kapısının önüne koyup o şehri öyle terk edebilirdim. Neyse en azından aklıma geliyor böyle şeyler. Busan’a vardığımda dükkanlarının adresine özel bir hediye gidecek.

Güney Kore’de bisikletle pedallamak bazen zor oluyor bazen de çok kolay. Anayoldan kopup dağlara bayırlara patikalara vurduğumda araç olmadığından rahatça pedallayabiliyorum. Fakat şehirlerarası yollarda çok zor oluyor. Bir çok alanda emniyet şeridi olmadığından araç trafiğinin aktığı yerde pedallıyorum. Neyse ki Koreliler bu konuda çok dikkatliler. Beni geçen her aracın dörtlüleri yaktığını fark ediyorum. Kamyon, otobüs, araba, motorsiklet hepsi dörtlülerini yakıyor. Beni geçtikten sonra da kapatıyorlar. Kamyonlar yavaşlıyor, karşı taraftan araç geliyorsa beni sollamıyorlar. Bir alanda arkamda konvoy oluşturdum. Çekip sağa durabilirdim ama durmadım. Ben de aracım dedim! Yokuş çıkarken hızım 9 km yapacak bir şey yok. Bekleyecekler. Fakat bir korna sesi de bekledim. Tek bir korna bile çalınmadı. Yol müsait olunca da teker, teker beni solamaya başladılar. Yuh len çok araç biriktirmişim. Helal olsun adamlara olay budur işte, bir kişi bile çıkıpta bir şeyler demedi veya kornaya basmadı.

Bu sıkışık trafik Sokcho'dan Gangneung şehrine kadar devam ediyor. Odaesan ulusal parkının levhalarını görünce hemen rotayı oraya çeviriyorum. Oh be gene aracın az olduğu bir yola girdim. Ufak bir kasabadan geçiyorum. Bakıyorum eksik olan bir şey var mı malzemeler arasında. Yok!! Yola devaaaaaam..

Bu kasabanın çıkısında, bir yol sola dönüyor ormanı işaret ediyor, diğer yol da Woljeogsa diyor. Bu kavşakta da üç tane çok güzel ev dikkatimi çekiyor. Fakat etrafta kimse yok. O yüzden evlere giremiyorum sadece bakıyorum.

Tamam ben bu tabela yazan şehre gideceğim de şu ormanın içinden mi geçsem? Çıkartıyorum haritamı bakıyorum. Ormanın içinden geçen bir yol gözüküyor. Rakımda 1563m yazıyor. Ben kaçtayım? 40metre. : ) Soyun Gürkan soyun, rampanın ucu solda gözüküyor anlaşıldı. Başlıyorum pedallamaya. Eğim %10 ve üstü. İlk defa arka arkaya yanımda geçen her araç korna çalıp, camdan el çıkartıp baş parmaklarını yukarı kaldırıyorlar. 680'de ormanın içinde bir nara patlatıyorum, whuaaaaaaa 'ki gücü' mü dersi ne dersin bilemem. Akan terler artık gözüme kaçıyor. Güneşte öyle bir noktadan vuruyor ki gözlerimi yakıyor. Hemen matarayı alıyorum kafadan boşaltıyorum. Durmuyorum. Hava da 7 ila 10 derece arası. Sıcak günlerden biriydi. Ya da bana öyle geliyor artık. Eğim azalıyor 1010'a geliyorum yol düzeliyor. Biraz daha ilerliyorum. Otel tabelaları, kamp alanı tabelaları falan çıkıyor. Hadi len kamp alanı varmış.. Onca km yol aldım, son 8 ayım bir çok yerde kamp yapmakla geçti daha hiç kamp alanında kamp kurmamıştım, vay be kaçmaz bu fırsat dedim. Konaklayacağım yer belli oldu. Birkaç km daha gittikten sonra kamp alanına giriyorum. Hemen karşımda sağlı sollu ufak büfeler. Öyle dağa doğru gidiyor, alla alla asfalt bitti. Kalan yola parke döşemişler o şekilde gidiyor yol.

Tur otobüsleri park alanını doldurmuş durumda. Size daha önceki yazılarımda söylemiştim; Koreliler tam bir doğa yürüyüşü aşığı. Bayılıyorlar hepsinin üstünde North Faceler, Colombialar, K2ler, ellerde özel bastonlar, sırtlarda mataralar, su çantaları. Ülkede çıkmadıkları bayır tepe kalmamış. Ben hemen şu arkadaki kamp alanını inceliyorum. Vay ulan çadır kurmak için özel yerler, tuvaletler, içme su alanları, duş kabinleri falan her şey var. Mutlu oluyorum. İşte şimdi benim kral dairem oldu bir saray. : ) Sonrasında da arkadaki minik lokantalara uğruyorum.

Durur durmaz hemen terimi siliyorum. Üzerimde daha önce sizlere bahsettiğim gibi sadece atlet olduğundan terim kurumak üzere. Hemen uzun kolluları geçiriyorum üzerime. Bu arada çevreme de insanlar toplanmaya başlıyor. Türk bayrağını gören "Türk" diyip söze başlıyor. O yokuşu çıkarken beni gören araçlardan bazılarının şöförleri de geliyor, yokuşu çıktığımı söylüyorlar. Herkes tebrik ediyor. Aralarından bir adam benle ingilizce konuşmaya başlıyor. Soruyor nerden gelip nereye gittiğimi neden bisiklete bindiğimi. Bu arada yemeğe oturuyoruz. O ve arkadaşları da bana eşlik ediyorlar. Bir saate yakın muhabbet ediyoruz. Onlar soruyor ben cevaplıyorum. Gitmeden, kapıya araçlar yanaşıyor. Hepsi ayağa kalkıyor önden bu herif gidiyor. Bana kartını verirken de "Seul'a geldiğinde seni misafir etmekten onur duyarım" diyor ve uzun uzun elimi sıkıyor. Teşekkür ediyorum. Hepsi gittikten sonra karta bakıyorum; Kore’nin en baba firmalarından birinin yönetim kurulu başkanı çıkıyor adam.

Lokanta sahibine bu yol nereye çıkıyor diyorum. Bir yere çıkmıyor tepede bitiyor diyor. Gülümsüyorum ve yemeğimi yiyip kamp alanıma gidiyorum. : )

Sabah kuş sesleri ile uyanıyorum. Bekliyorum ki güneş çadırıma vursun. Vursun ki ilk katmanda terlemeden oluşan o ıslaklık gitsin. O sırada çadırın içini toparlıyorum. Kahvaltımı yapıyorum. Hah güneş vurdu, bir 10 dk sonra çadır da kendine geliyor, toparlanıp aşağı kaptırıyorum. Yyyyyiiiiiihaaaaaaaaaaaaaaaaa süpeeeeeeeeerr!!! Keskin zikzaklar yapa yapa aşağı kadar iniyorum.

Gene o ayrıma geliyorum. Duruyorum, aşağı inerken takmış olduğum maskeyi çıkartıyorum bu arada karşıda bir kadın görüyorum, ikinci defa baktığımda göremiyorum. Sonrasında da bir adam bana sesleniyor. Yanına çağırıyor, ben de gidiyorum. "Bisikleti bırak, kahve içelim içerde." diyor. Yaşlı amcanın davetini kabul ediyorum. İçeri giriyorum, tekrar teşekkür ediyorum. Bana masayı gösteriyor girip oturuyorum.

Dün akşam bu evlere hayran olmuştum. İnsan bu manzara karşısında çok üzün süre yaşar demiştim kendi kendime. Sonra oturduğum yerden evin içine dikkatlice bakmaya başladım. Ev böyle bir düzensiz karman çorman haldeydi; yerde kurutulmuş meyvalar, sağda solda boya tenekeleri, fırçalar. Tablolar, resimler, resimler, RESİMLER , RESİMLEEEEEEEEEERR! Bunlar ne ya ayağa kalktım. Bir çok defa kara kalem çalışması görmüşümdür. Ben böylesini ömrüm boyunca görmemiştim. Ayağa kalkıp arka odaya bakınca bir yağlı boya tablolar gördüm inanılır gibi değil. "Bunları siz mi yapıyorsunuz?" "Hayır karım yapıyor" dedi ve demin dışarıda gördüğüm bayan da elinde kahvelerle geldi. : ) "Muhteşem çalışmalarınız var." Orada bir de torunlarının fotoğrafı duruyor "Bu fotoğraf di mi, sizin çalışmanız değil?" dedim. Gülüyorlar. : ) Muhteşem bir ev, her taraf sanat eseri dolu. "Eğer bisikletle geziyor olmasaydım kesinlikle birkaç tablo satın alırdım sizden." diyorum. Bisikletle nerden geldiğimi soruyorlar ben de hikayemi anlatıyorum. "Beğendiğin bir tane resim varsa Türkiye'ye döndüğünde sana yollayalım." diyorlar. "Çok teşekkür ederim." diyorum. Muhabbet ilerledikçe de Güney Kore’nin yaşayan en ünlü bayan ressamlarının birinin evinde olduğumu öğreniyorum.

Evden çıkıp pedallamaya tekrar başladığımda, o akşam zirvedeki gülümseme gene suratımda beliriyor. Yavaşça oradan ayrılırken yaşlı çift arkamdan "Annyong" diye sesleniyor.. Güle güle.. Ben de elimi kaldırıp yoluma devam ediyorum.

Gün boyu bir aşağı bir yukarı şeklinde geçti. Çok ciddiyim gün boyunca bir kere düz alan görmedim. En son akşam hava kararıyordu, şehre varmıştım. Oh be sonunda düz bir alan dediğimi hatırlıyorum. Duş almanın vakti de gelmişti. Attım kendimi bir otele. Kardeşim yer ısıtmayı bir açmışlar ki. Çıplak ayak zeminde gezemiyorsun. Len bina tutuştu tutuşacak bu nasıl iş. Aşağı inip "Kardeşim yakıt beleş mi?" demeyi bile düşündüm. Dışarıda nerdeyse kar yağdı yağacak, benim odamda balkon pencere ne varsa açık. Gece de öyle uyudum.

Ertesi gün dışarıda güneş olmasına rağmen hava -11 dereceydi. Öğlene doğruda pek ısındı diyemem. Bir ara arka lastiğim patladı. Nasıl denk gelir ki raptiye tekerin o en zayıf bölgesine hiç anlamam. Eldivenleri elimden çıkardığımda 1 dk dayanabildim. Tekrar onları giyip, öyle tamir edip yola devam ettim.

Bugünün dünden tek farkı havanın daha soğuk olması. Üstümdeki malzeme bu kadar soğuk havada kurumayı o kadar hızlı yapamıyor. Fakat düzenli olarak giy çıkart yapıyorum. Akşama kadar kaç defa yapıyorum bu işlemi unutuyorum. Kamp yeri arıyorum, yok inanılır gibi değil! O kadar ağaçlık alanda çadırı kuracak bir düz alan bulamıyorum. Her bulduğum düz alan mezarlık.

En son Türkmenistan'da Oğuzhan şehrine varacağım diye geceye kalmıştım. Evet onca kilometre sonra ikinci defa gece yolculuğu. Tepe lambamı arka flaşörleri takıyorum, bisikletin ışığını da açıyorum. Neyse önümü rahat görüyorum. Arkadaki kırmızı ışıkların gücü ön tarafa bile yansıyor. Gündüz gözü ile bulamadığım kamp alanını gece aramanın hiç lüzumu yok. Bir motel bulana kadar yoluma devam ediyorum. Tırmanış yapmaktan artık üst bacak kaslarım yanmaya başlıyor. En sonunda bir motel buluyorum ve geceyi orada geçiriyorum.

Bakmayın bu kadar söylensem de pedalladığım o dağların, o ormanların her bir kilometresine değer. Ne kadar yorulsam da umrumda değil. Şu zamana kadar 6 Ulusal parkın zirvesine çıktım bu ülkede. Belki bir o kadar da zirve denilecek noktaya. Çıkmaya da bilirdim. Bu ülkede okyanusun yanında da pedallanırdı. Ama o suratımdaki gülümseme eksik kalırdı. : )

Ormanlar içinde kasabalar, köyler geçerek koca bir hafta geçirdim. Çok güzel yerler gördüm. O kadar ülke gezmeme rağmen kamp atacak en çok sıkıntı çektiğim ülke bu Kore oldu. Üstelik bu kadar ağaçlık alanda... Bir gün daha böyle kamp alanı bulamadım. Gene bir şehre girdim. Yeter ulan bu ne ya, baktım güzel bir park. Parkın tam ortasında da bir ağaç hemen sağ tarafta nehir var sol tarafımda yol ve binalar. Ağacın yanına gittim. Yazmışlar altına 300 senelik ağaçtır diye. Tamamdır kamp alanı burası. Meraklı gözlerin bakışları altında çadırımı o ağacın altına kurdum. Yaşlı bir teyze geldi. Korece bir şeyler dedi, anlamadım. Sonra "Gece çok soğuk olacak." demeye çalıştığını anladım. Bana otelin yerini gösteriyordu. Yok dedim teşekkürler ben burada yatacağım. Akşam o teyze bana sıcak çorba getirdi. : ) Koca şehrin içindeki parkta çadırımın içinde huzur içinde uyudum. İşte Kore böyle bir yer.

Bir başka gün gene kamp alanı bulamadım, bu sefer arazideyim. Baktım sağ tarafta 5 tane mezarlık. Yapraklar o kadar güzel örtmüş ki mezarların üstünü... Demiştim doğanın bir parçası bunlar diye. "Koreli amcalarım ve ablalarım kusura bakmayın, bu gece buraya kamp atmak zorundayım, gidecek gücüm kalmadı. Hava kararmak üzere. Hemen 5 metre ilerinizdeki düz alana ben çadırımı kuruyorum, gece rahatsız etmem sizleri." dedim ve bir gece de o rahmetli Korelilerle huzur içinde uyudum. Mezarlıkta uyudun ve bu mu? Dedi birkaç kişi duydum. şimdilik bu. Kalanı başka bir zamana.

Bu yazıyı tam yazarken, arkadaşlardan biri boş zamanında stüdyoya girip Mustafa Seyran’nın yazdığı o meşhur şarkıyı söylemiş. 'Elbet bir gün buluşacağız' Şarkıyı arkadaşlarına yollarken, benide internetde görünce ''Al dinle de kulağının pası gitsin" dercesine bana da yolluyor. İlk çalışında yazmaya devam ettim, ikincisinde durdum ve şarkıyı dinledim. Güzel söylemiş. Şarkının hakkını vermiş. Gözlerimi kapadım. Şarkının sözlerini dinledim. Kalpten bir ses "Bir gün biriyle bir yerde elbet buluşacaksın Gürkan. Nerde olur bu veya nasıl olur onu ancak yol arkadaşın bilir. Sen o zamana kadar çizdiğin yolda yürümeye devam et veya pedallamaya"dedi ve şarkı değişti.. Ben yazının kalanını buradan ayırıp, bir dahaki internetle buluşmama bırakıyorum….

: )

Sevgiler, Saygılar.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Güney Kore Macerasına devam

Araya birkaç yazı koyduktan sonra yol anılarıma geri dönüyorum. Nerdeyim? KORE.. Güney Kore, kuzey değil. : ) Geçiş izni olsaydı inanın o tarafa da giderdim. Tur kafilesi olmadan Kuzey Kore’ye yakın en uç noktaya kadar gittim. Dağlarını ormanlarını yakından gördüm. ^_^

Güney Kore’nin kuzeyine pedalladıktan sonra doğusuna, okyanusa doğru pedal çevirdim. Önceki Kore yazımdan hatırlayacaksınız; yaşam tarzlarını ve ne kadar teknoloji ile iç içe yaşadıklarını anlatmıştım. Her mega şehri aynı canlılıkta düşünmeyin. Türkiye’de bir İstanbul gerçeği vardır. Diğer şehirlerle onu nasıl kıyaslayamazsak, Seul şehrini baz alıp Güney Kore'de gezerseniz hayal kırıklığı yaşarsınız.

Fakat ben doğa adamıyım; dereler, göller, rengarenk ormanlar, kuş sesleri, ahşap evler ve bunların hepsinin içinde biraz teknoloji ekleyin, böyle yerleri de çok severim diyorsanız seyahate devam.

Günlerden pazar, almışım bisikletimi vurmuşum kendimi yollara. Güney Kore’nin Seoraksan milli parkını tırmanışa geçmişim. 55 metreden 880'e tırmanıyorum. Manzara süper. Kulağımda ipod, sevdiğim müzikleri dinliyorum. Her şey yolunda. "Aha güzel bir alana geldim. Ulan şuraya tripodumu koyayım kendimi çekeyim." Durdum bisikletten indim. Anam arkamı bir döndüm iki Koreli ve mtb bisikletleri. Yorulmuşlar, dilleri dışarıda. Benim arkamdan yukarı çıkıyorlar. Ben durunca onlar da durdu.. Hemen 'V', bu işareti yapıyorlar. İşaret parmağını ve orta parmağı kaldırıp bu selamı vermeseler olmaz. Ardından baş parmaklar yukarıda. Ne o lan yoruldunuz mu? ^_^ Bir tanesi kendi bisikletinden inip benim bisikleti denemek istediğini vücut dili ile anlatıyor. Buyur dene diyorum.. İngilizce konuşan Korelileri Seuol dışında bulmak zor. Bazı turistlik merkezlerde buluyorsunuz onun dışında çok nadir denk geliyor. Adam bisiklete biniyor 4 pedal çeviriyor. Korece bir şeyler diyor arkadaşına. Sonra arkadaşı da deniyor. Kendi aralarında konuşup elimi sıkıyorlar. "Türk, süper!" diyip pedallayıp gidiyorlar. Adamın aklını alırım böyle. Yol boyunca konuşmuşlardır hiç şüphem yok. Hatta arkadaşlarına da söylemişlerdir.

Bu arkadaşları uğurladıktan sonra başlıyorum video çekimine. Yukarı pedallıyorum. Sonra geri aşağı inip uzaklık yakınlık ayarlarını yaptıktan sonra bir daha yukarı pedallıyorum. Sonra bir daha aşağı inip kameranın yerini değiştirip bir daha yukarı pedallıyorum. Yukarı pedallıyorum dediğim yer de öyle yakın sanmayın. Kamera ekranından çıkıncaya kadar pedallıyorum.. :D Artık buna benzer kaç video çektiğimi de hatırlamıyorum. Hava sıcakken pek dert etmiyordum da soğukken dur kalk dur kalk yapmak, zor oluyor.

Neyse tırmanışa devam ediyorum. Burası anayol olmadığı için araç çok az geçiyor. Ormanın sesini dinliyorsunuz. Ormanın sessizliğini bir anda motor sesleri bozuyor. Karşıdan hız motorları geliyor. Oldum olası bu sesleri sevmişimdir. Yavaşlıyorum (sanki yokuşu 100 km ile çıkıyorum) virajdan ilk Ducati çıkıyor. Arkadan Yamaha'lar, Suziki'ler falan öyle gidiyor 10 veya 15 motor. Hızlı da gitmiyorlar, yavaş takılıyorlar. Beni gören elini kaldırıp selam vermeye başlıyor. Aleykümselam yiğitler! Sonra gene ormanın sesi çevremi sarıyor. Bazen içim gitmiyor desem yalan olur. Adamlar bir kapatıyor yokuşta vıııııııınnnnnnnnnnnnnnn tepedeler. Sonra da kendimi şu sözle teselli ediyorum. "Sen dünyada çok az insanın yaptığı bir şeyi yapıyorsun." Bunu diyorum, 2 dakika sonra da arkamdan motor sesleri geliyor. Bu sefer Harley Davidson'lar.. Abovv kaç tane? Boşuna demiyorum, bu ülke tam bir küçük Amerika.. Motorcu abilerim atmışlar ablaları da arkalarına turluyorlar oh.. Ulan ilk şehre varıp yükü falan bırakacağım, ben de arkama şehrin en güzel kızını alacağım. Benim bisiklet de bir havalı bir havalı. Hani herkes sıraya girip bekler.. "Bebeğim 5 dakika sonra gelip seni alacağım kaybolma. 2 pedal da senle çeviririz" ^_^

Bu motorların sesi uzun süre ormanın içinde kaybolmuyor.. Bu arada bir mola veriyorum, oturuyorum kaldırımın kenarına, açıyorum portakal suyumun kapağını. Çukulatalı pisküvitlerimden yiyorum. : )

Gene sesler gelmeye başlıyor.. Alla alla bu sefer ne geliyor acaba diye bekliyorum. Ulan nasıl bir yol tercih etmişim böyle.. Fakat adamlara hak veriyorum. Çünkü doğanın tüm renklerini bu alan içinde görebiliyorsunuz. Orman yolu örtmüş durumda. Sonbahar yaprakları yerlerde rengarenk muhteşem bir görüntü var. Burada araba, motorsiklet kullanmak veya bisiklete binmek süper. Yokuş çıkıyorum hep diyorum ama umrumda değil. Mükemmel yerler.

İlk Ferrari gözüküyor, bir Ferrari daha, bir tane daha sonra Porsche çıkıyor ardından Lamborgine, bir Ferrari daha, Masarati. Benim elimde de çikolatalı bisküvim ve portakal suyu (Kareyi çeken bir kameraman olmalıydı, ah bee!!). Ardından bir Porsche daha, en sonunda da bir Veyron geçiyor. Sonra da gene ormanın sesi ile baş başa kalıyorum ve bisküvimi gönül rahatlığı ile ısırıyorum. Dönünce bisikletin yanına yazdıracağım. Pamir Dağı ve Gobi Çölü Kaplanı diye. Teey teeeeeyy yemişim Ferrari'sini Porche'unu. O araçlarla sizler ancak Seoraksan parkında turlarsınız veya istanbul’un sıkış tıkış trafiğinde. Turlamaya devam.... : )

Her güzel rampanın güzel de inişi vardır. : ) Tepeye vardıktan sonra bisikleti salıyorum aşağı. Hızım 84 km.ye kadar çıkıyor. Dediğim gibi iniş ve çıkışlar çok fazla bu Kore’de, frenlere asılmasam 100 km çok rahat geçecek bisiklet. Açıyorum tepe kamerasını da aşağı inene kadar çekiyorum. 16 km.lik bir iniş yapıyorum. Fren papuçlarını en son Tacikistan'da değiştirmiştim. Önümüzdeki günlerde, burada da değiştirmek şart oldu.

Karnım zil çalıyor. Aşağı indiğimde kavşaktaki restoranlardan birine giriyorum.. Başka bir motorcu tayfa da orada öğlen yemeği için durmuşlar. Beni görünce hepsi birden dikkatlice süzüyor. Aralarından biri ingilizce konuşup selam veriyor. Nerden geliyorsun? Seoul'dan geliyorum.. Bu arada Seuol'den orası da 340 km. falan, tebrik ediyorlar. İçeri girip yemek siparişimi veriyorum. Kore'de bir çok restoranda ya yapay yemek çeşitlerini vitrinde görüp seçersiniz veya duvarlardaki fotolardan ben bunu istiyorum diyebilirsiniz. İngilizce bilmeyen insanlar için restoranlarda bu uygulama çok güzel.

Motorcular bisikletimi inceliyorlar. Türk bayrağını görünce önce dünya kupasından bahsediliyor.. Sonrasında beraber savaştığımızı dile getiriyorlar. Bu adamlar cidden bizi seviyorlar. "Türkiye'den uçakla, bisikletle gezmek için mi geldin Kore’ye?" "Yok direkt bisikletle geldim" diyorum. "Aslında Moğolistan'a kadar bisikletle geldim sonra ülkenize geçmek için uçak kullandım. Kara yolundan gelinmiyor sizin ülkeye." dedim. Anladılar dediklerimi ama bisikletle geldim konusunu anlatmak biraz uzun sürdü. Islıklar, alkışlar, tebrikler, foto çektirmeler. Sonrasında vedalaşıp ayrıldılar.. Kasaya hesabı ödemeye gittiğimde hesabın onlar tarafından ödendiğini öğrendim. Suratımda bir tebessüm oluştu. Bu olayın aynısını Türkmenistan’da da yaşamıştım.

Akşama da çok güzel bir yerde kamp attım. Rampalarda çok efor sarf ettiğimden kalan son iki paket Ramen’ni de tuna balığı eşliğinde mideye indirdim.

Sonraki günlerde o kadar çok rampa inip çıktım ki manyağa döndüm. Bir öğlen yemeksiz kaldım. Market bulurum falan dedim ilerde çıkmadı. Yanımda sabah kahvaltısı için bal taşıyordum, çıkardım kaşık kaşık onu yedim. En azından biraz güç verdi bana. 2 rampa daha çıktıktan sonra aşağıda bir kasaba gördüm "Ohhhhh be!!" dedim sonunda. Restorana kendimi attım. Korece bir şeyler diyor sahibi. Bayıldım bayılacağım. "Ver yahu, ne verirsen ver çabuk!" diyorum. Resmen gözüm kararmaya başlamıştı. Sebzeler, etler çorba falan her şey bir anda geldi. Hiiiiçççç bakmadım. Ne nedir tadı nasıldır. Umrumda değildi. Ne koydularsa önüme yedim. Market de buldum. Stoklarımı da yeniledim. Sık sık yerleşim yeri olduğundan bisiklete fazla yük koymuyorum. Eee zaten her tarafta dere var. Suyum bittikçe de yerleşim yerlerinden uzakta olan derelerden arıtıp içiyorum. Nadir de olsa arada bir köye markete rastlamadığım oluyor.

Bir gün nasıl giyineceğimi şaşırdım. Sabah kalktım hava -15 derece. Atılım Üniversitesi'nin elektrikli battaniye kıvamındaki kapşonlu uzun kollusunu çıkartıyorum üstümden. Çekiyorum North Faceleri. Saat 10 gibi kar yağmaya başlıyor. Öğlen hava ısınıyor üstümdekileri çıkartıyorum. Bu sefer ince bir şeyler giyiyorum. Öğleden sonra yağmur yağmaya başlıyor. Bu sefer de su geçirmez kıyafetleri giyiyorum. Bir kendine gel hava! Karar ver buz mu keseceksin, kar mı, yağmur mu yağdıracaksın, güneş mi açacaksın! : )

Bazen kamp alanı bulmakta sıkıntı da çekiyorum. Her yer ağaçlık, insan çok az, araç çok az geçiyor her şey çok güzel. Fakat ormanlarda düz bir alan yok, her yer eğimli. Haah tam güzel bir yer buldum diyorum mezarlık çıkıyor. Evet mezarlık çıkıyor.

Belki Seul'da vardır fakat ben yolum üzerindeki köylerde toplu mezarlıklar hiç görmedim. Köyde herkes büyüğünü kendi bahçesinin içine gömmüş veya yakınlarına. Ölünün üzerine sadece toprak döküyorlar. Bu toprak futbol topunu ortadan ikiye bölün, elinizde kalan parçayı düz bir alana koyun. Mezarlar aynen bu şekilde. Üzerini de özel bir çimle kaplıyorlar. Bu çim belli bir büyüklüğe kadar gelip duruyor. Kışları sararıyor, yazları yeşeriyor ve yağmur suyu ile de toprağın kaymasını önlüyor. Doğanın bir parçası gibi mezarlar.

Bu mezarların hemen ön tarafında ufak bir taş oluyor çiçek koymak için. Bazılarında o bile yok. Daha büyük şehirlerde de adının yazdığı ufak bir taş. Ormanların içinde böyle mezarlarla sıkça karşılaşıyorum. Öldükten sonra, mezar yeri için para, mermerine para, carta para, curta para gibi bir olay yok. Öldün mü götürüyorlar ormana atıyorlar üstüne toprağı, bir de güzelinden çimliyorlar. Alandaki eğimli toprağı da düzeltiyorlar. Huzur içinde uyuyorsun. Aklıma şu geliyor; acaba bu şekilde bu ormanları da korumuş mu oluyorlar? Saygı duyup adam burada uyuyor, alandaki ağaçları kesmeyelim falan gibi? Bizim ülkemizde uygulansa acaba ne olur? Her seferinde ben ilk düz alanı görüyorum, haah kamp yeri diyorum, sonra mezarı görünce yoluma devam ediyorum.. Yani bu kadar orman alanının içinde kamp yeri bulmak da yer yer zor oluyor.

Uzun zamandır hiç rüzgar konusunda söylenmemiştim. Çünkü artık siz de biliyorsunuz, ilk baştaki yazılarımda sıkça dile getirdim: Doğuya doğru giderseniz rüzgaaarr heeeep karşınızda! Pedallaya pedallaya Seoraksan parkı yakınlarındaki vadilerden birine girdim.. Rüzgar arkadan bir esti inanın pedal çevirmeyi bıraktım! Adamlar zaten rüzgar değirmenlerini de o alana koymuşlar.. Sokcho şehrine kadar rüzgar arkada devam ettim.

Sokcho önemli bir şehir benim için. Neden? Çünkü Türkiye'den çıktıktan sonra bisikletimle Pasifik Okyanusuna ulaştığım şehirdir. : ) Ayrıca ben de hayatımda ilk defa okyanus görmüş oldum. Çıkardım hemen tabureyi. Kurdum çilingir sofrasını. Attım oltamı denize. Koydum fona Karadeniz tulum havasını. Rakımdan bir yudum içip "Ohhhhhh" dedim. Nereyeeeeeeeeee dedin? Hahaha bunu yapmak isterdim de malzeme sıkıntım vardı. Sadece ayaklarımı okyanus suyuna soktum.

Hemen kıyıdaki bir balık lokantasına gittim. Okyanus balıkları canlı canlı. Haçen bir karadenizli olarak sevuyum da balık yemesunu pişurmesunu, avlamasunu. Kanımızda vardur. Ulan hangi balığı yesem? Görünürde tanıdık balık da yok. Bizim levreklere yakın bir balığı seçtim hemen kömür ocağına attılar, oh mis. Yeşillikler geldi falan. Eh şimdi rakısız olmaz bu iş. Önceki yazımda demiştim; sek içtikleri bir alkollü içecek var. Koreliler alkollü en iyi içkimiz diyorlar. Bizim Yeni Rakının yanında bildiğin şekerli gazoz ayarında. Getir bakalım şekerli gazozlarınızdan bir tane! :D Oh bee kömürde pişen balığı yemeği de özlemişim..

Yemekten sonra şehirde kalacak yer arıyorum. Sezon dışında gittiğim için şehirdeki otel ve motel fiyatları 22 $'a kadar düşmüş. Minik bir restorana giriyorum. Yakında bir motel nerde bulurum diyorum. Adam bana motelin yerini tarif ediyor. Sonra "Dur bekle beraber gidelim" diyor. Motoruyla o önde ben arkada beni motele götürüyor. Teşekkür ediyorum. "Yarın akşam sizin lokantaya yemeğe geleceğim." diyip ayrılıyoruz.

Ertesi gün önce şehri gezip sonra bu lokantaya gidip akşam yemeğimi yiyorum. Bu lokanta hakkında biraz detay vereyim. Lokantanın adı Sun Flower. Küçük bir yer. İşletmecisi aynı zamanda yemekleri pişiren Nam Eun ju adında bir bayan. Paket servisleri Kocası Choi Young Gog yapıyor. Yakın yerlere bisikletle gidiyor, uzak yerlere motorsikletle. İki tane çocukları var biri kara kuşak tekvandocu Choi Jeong wo. 11 yaşında, benle konuşmaya çok hevesli fakat ingilizcesi yeterli olmuyor, abisine soruyor hep. Choi Jeong-ju onun adı da, 12 yaşında, futbola meraklı. Aileleri akşam yemeğe oraya benim gibi bir bisikletçinin geleceğini söyleyince ikisi de okuldan sonra hemen restorana geliyorlar benle tanışmak için. Anne baba biraz ingilizce biliyorlar, büyük ufaklıkta aynı şekilde. Açıyorum hemen yandaki bilgisayarda bir çeviri programı, saatlerce güzel güzel sohbet ediyoruz. Sonra da akşam hep beraber bara gidiyoruz..


Çocuklarla oraya kadar bisiklete binerek gidiyorum, çok mutlu oluyorlar. Hatta dikkatimi bir şey çekiyor. Kola içmeye gittikleri için çok mutlu oluyorlar. Çünkü kolayı çok fazla tüketmelerine aileleri izin vermiyor. Gittiğimiz yer bir bira parkı. Ve buraya çocuklarınızla gidebiliyorsunuz. Onlar kolalarını içiyor, siz biranızı. Orada da 2 saat kalıp ayrılıyoruz. Dün bana elektronik posta atmışlar, nerde olduğumu ne yaptığımı, bir şeye ihtiyacım olup olmadığımı soruyorlar. Dedim ya Koreliler çok misafirperver insanlar.

Güney Kore’de bisikletime şu zaman kadar 4 ulusal park gezdim. Bukhansan, Seoraksan, Odaesan, SoBaeksan; hepsi de birbirinden güzel parklar. Koreliler yürüyüşe çok meraklı oldukları için ulusal parkların hepsinde detaylı yol bilgileri, gezi ve dinlenme alanları mevcut. Hatta ilk defa bir kamp alanında çadır bile kurdum bunca kilometre sonra. :D

Sevgiler, saygılar.

19 Kasım 2010 Cuma

Kore Ormanlarında Kışın Pedallamak




Bu ülke haritada küçük gözükebilir. Hatta batıdan doğusuna baksan 450 km olan bir ülke. Fakat çok dik tırmanışları var. Tahmin edersiniz ki ben de ana yolları tercih etmiyorum. Şu ana kadar ülkenin 4 ulusal parkını gezdim ve oralarda kamp attım.

Şimdi aşağıda vereceğim bilgiler benim yol sırasında kazandığım deneyimlerin ufak bir kısmı. Bana göre aşağıdaki gibi yoğun performanslı uzun tur tırmanışlarında yapılması gerekenler.

215m’den 520m’ye pedallandı.

180m inildi 622m’ye pedallandı.

210m inildi 682m’ye pedallandı.

285m inildi 580m’ye pedallandı.

175m inildi 721m’ye pedallandı.

222m inildi 780m’ye pedallandı.

320m inildi 720’ye pedallandı.

212m ye inildi.

Bu geçenlerde bir gün içinde yapmış olduğum tırmanış ve iniş. Buna benzer daha çok veri var. Toplamda 3013 metre tırmanılmış, yolun eğimi de %8-%13 arası değişiyor. Tacikistan'daki olay farklıydı. Tırmanmaya bir başladım mı günü bitiriyordum. Bir kere tırmanıp bir kere iniş yapıp kamp yapıyordum. Kore’de böyle değil. İn, çık, in, çık şeklinde. Burada asıl beni yavaşlatan unsur mevsim. Bir de Kore'de bu şekilde tırmanıp inmeye devam edersem Tacikistan'daki kendi tırmanma rekorumu da geçeceğim sanırım. Önümüzdeki günler neler gösteririr bilemem.

Sabah pedallamaya başladığımda hava -10 derecelerde, öğlene doğru 0 dereceye geliyor. Sabahları bisikletin her tarafını buz tutmuş oluyor. Güne buzları temizleyerek başlıyorum. Tırmanış yaparken üzerimde sadece spor atlet, altımda spor kapri ve rüzgar kesen ince bir mont oluyor. İnişe geçerken bere,maske, terlemeyi dışarı atabilen uzun kollu bir kıyafet, tayt , spor kapri ve gene rüzgarlık oluyor. Bu arada ayağımda bisiklet ayakkabısı falan yok. Bu soğukta onlar giyilmez. Grotech botlar mevcut. Varsa Grotech bisiklet ayakkabınız onlar giyilir. Eğer hava -10 derecenin üzerindeyse ve ben bisiklet kullanıyorsam o zaman üzerime North Face'in Summit serisini giyiyorum. Gene içinde de sadece spor atlet oluyor.

Eldivenlerde çok önemli. Tercih edilen 2 gözlü eldivenler. neden? çünkü daha az soğuk geçiriyorlar. Fakat ben su geçirmeyen 2 gözlü bulamadığım için Nort face in su geçirmez 5 parmak eldivenlerini kullanıyorum. Tamam su geçirmiyor fakat şöyle bir sıkıntı var. İçinde polar kaplamada olsa kaz tüyü olmadığından soğuk geçiriyor. Bende içine ikinci bir yün eldiven giyerek sorunu çözdüm. Hatta bu eldiven dirseğime kadar gelen bir bayan eldiveni. Bisiklete bindiğinizde ön tarafa doğru eğildiğiniz zaman montla eldiven arasında bir boşluk oluşur. Rüzgarlı günlerdede o boşluktan içeriye bolca rüzgar alırsınız. Ben bu boşluğu eldivenin kalan kısmını oraya toplayarak önlüyorum böylelikle sıcak ve konforlu bir sürüş oluyor.

Bir de bu kadar soğuk havalarda öyle peçete parçası gibi şeylerle (Buff) ancak boğazını korursunuz. Özel maskelerden kesinlikle şart. Bazı fotolarımda beni Ninja gibi görüyorsunuz. : ) Mahir Karasu, Ayşe Yıldız ve Onur Torun tarafından hediye edilen bere ve maske çok başarılı. Lafuma’nın ürünü su geçirmiyor, terlemeyi emiyor ve nefes almak oldukça rahat. Boynumun ön tarafını, kulaklarımı ve ensemi tamamı ile kapatıyor, iki parçadan oluşuyor.

Sıfır eğimde yaptığınız hızda önemli. Basıyorum düğmeye 93 kadansla 21.5km hıza sabitliyorum bisikletimi yoluma devam ediyorum : ) . Hava zaten soğuk hız yapıpta üstümüze rüzgar üfürtmenin alemi yok.

Peki neden bu şekilde sürekli üstümü değiştiriyorum? En basit şekilde hasta olmamak için. Detaya girecek olursam.. Tırmanışları bu inişler sırasındaki kıyafetlerle yapsam ne olur? Kıyafetler gene terlemeyi çok güzel bir şekilde dışarı atıyor. Bisiklet sürerken sıkıntı yok ne zaman ki mola veriyorum işte o zaman sıkıntı. Güneş olmadığından teri emip dışarı atan kıyafet, kurumakta zorluk çekiyor!!! Yazın böyle bir sıkıntım yoktu. Üstüne soğuk hava ve rüzgarda girince. Mola verdiğinizde üşümeye başlıyorsunuz.. Eh böyle uzun soluklu yolculuklarda da bir kere mola vermiyorsunuz. Video ve fotoğrafta çekiyorsanız. Bu tırmanırken çıkart, inişe geçerken giyin olayı şart. Yoksa hasta olursunuz.

Blogu düzenli okuyanlar bilir. Benim bir ön lastik var. Adı, Rubena Flash olur. 10 bin km yi ben bu turu devirmeden önce devirdi. Bu lastik toplasanız 10 defa ya patlamıştır ya patlamamıştır. Michelen’in yama setini kullanıyorum. Adamlar dünya markası. Ama doğa dünya markası falan dinlemez. Sen patlağın üzerine yapıştırıcıyı o soğukta sürdün mü o yapıştırıcı anında donar veya yapıştırıcı zaten donmuştur. Öyle bakar kalırsın. O yüzden en güzel yolu kendinden yapışkanlı yama setleri. Onda da dünyanın en iyi markalarında birini kullanıyorum. Soğukta tek çözüm ve çok pratik. Bu Rubenamın üzerinde artık sizde hak verirsiniz ki yarıklar kesikler olmayan bir şey yok. Hatta geçenlerde cımbızla Moğolistan'dan kalma bir diken bile çıkardım.. Kamp yerleri her zaman kolay yerlerde olmuyor, bazen nehirleri bazen de su birikintilerini geçmem gerekiyor. Yarıklarla dolu olan Rubena’nın içine su girdiği anda da o kendinden yapışkanlı yamalar hemen özelliklerini kaybedip patlağı ortaya çıkartıyorlar. Atılım Üniversitesi ve Güngörler Bisikletin göndermiş olduğu dişli lastikleri henüz kullanmıyorum. Önümüzdeki günlerde kar yağışları başlayacak o zamana saklıyorum onları.

Bu arada pedallama sürem de azaldı. Kış ayına girdiğimizden hava geç aydınlanıyor, erken kararıyor. Yazın sabah 6 da başlardım akşam 7-8'de bitirirdim. Şimdi sabah 8 buçuk veya 9'da pedallamaya başlıyorum. Akşam 4 buçukda bitiriyorum, 1 saat sonra da hava kararıyor, ben de ancak kampı hazırlayıp yemek yapıyorum.

Sabahları güneş kendini göstermese de, o bulutların arasından hafifte olsa gözükse, bisikletimin üzerindeki buzları bir nebze olsun çözüyor. Ben de yola öyle çıkıyorum. 5 dk kadar bisikleti zorlamamaya çalışıyorum.

Önemli bir konu daha var. Gözlük! Özellikle de camları sarı olanlar. Her sabah düzenli olarak gözümde. Yoldaki buzlanmayı daha net görebiliyorum. Kışın dağda snowboard yaparken de sık sık kullanırdım sarı camlı gözlükleri. Hem siste daha net görmenizi sağlar hem de beyaz bir alanda gözünüzü hiç yormaz. Ayrıca güneşli günlerde gözlerimi çok iyi dinlendiriyor.


Rampalar, soğuk hava, hastalanmamak için alınan önlemler derken sık sık pedallasam bile evet hala Kore'deyim. Günde 60-80 km arası yol alarak ilerliyorum. Aralığın ilk haftasına kadar da Kore sınırları içindeyim.

Kore'den sevgilerle. : )

16 Kasım 2010 Salı

İyi Bayramlar

(deliye hergün bayram pozu)

Öncelikle bayramınızı en içten dileklerimle kutlarım. Bendeniz bu bayramı da evimden uzaklarda tek başıma pedallayarak geçiriyorum.

Bu seyahatden dolayı bana her gün bayrammış. Bazı arkadaşlar öyle uygun görmüşler. Eee sen de yap canım kardeşim tutan mı var? Yap sonra konuşuruz. Bana da öğretirsin, her gününü nasıl bayram gibi geçirdiğini. : )

Aslında bu bayram mutluyum. Niye mi? Her gittiğim evde tepeleme yemek ve tatlı konurdu önüme. 'Ye ye, gençsin sen kan yapar' .. Len genci mi kaldı? Tokuz desen de laf anlatamazsın kimseye. Babam da yemezdi kendisininkini bana veya kardeşime verirdi. 'Ye ye ayıp olmasın'. Akşama da midem midem diye kıvranılır..

Olay aslında yemeğin kan yapması değil. Akrabalar arasında kim daha güzel yemek yapmış, bayramdan sonra onun dedikodusudur.

'' Ay Nurgüllerde bir baklava yedik şerbetinin tadı yoktu''
'' Dayımlarda yediğimiz etin tuzu çok fazlaydı."
'' Gül teyzem bir yaprak sarmış tencere tencere yedik''

Neyse ki ben bu bayram programımı 8 ay öncesinden hesaplamıştım. Bayram tatili için Güney Kore'ye geldim. Niye mi 8 ay? Eee bisikletle geldim. 9 günlük tatil kaçar mı?

Acaba Kore elçiliğimiz bayram resepsiyonu veriyor mu? Hum..... Neyse ona da çağırmazlar. : )

MUTLU BAYRAMLAR!


Bu arada yeni yazılar bayramdan sonra... Eeee tatildeyim..

9 Kasım 2010 Salı

220 gün sonra Pasifik Okyanusu



220. günün sonunda Güney Kore’nin Sokcho şehrine vararak Pasifik Okyanusu'nun kıyılarına ulaşmış oldum. Çok güzel fotoğraflar mevcut, ilerleyen aylarda yayınlarım. : )

Desteklerinden dolayı bugüne kadar blogda benle beraber yol almış ve almaya da devam edecek olan herkese çok teşekkür ederim.

Bu yazımda son zamanlarda sıkça sorulan birkaç soruya cevap vermek istiyorum.

Bu seyahat de ne kadar para harcadın? Kimler seni destekledi? Sokağa atacak paran varsa bize versene? Çok zenginsen benimle de paranı paylaşır mısın? Bir dahaki seyahatine yanına birini alacak mısın? Vize işlemlerini nasıl halletin?

Gerçi kimlerin ne kadar desteklediğini önceki yazılarımda söylemiştim fakat miktar vermemiştim. Buyurun bunlar turun şu zamana kadarki harcamaları..

3 nisan – 30 Eylül tarihleri arasında 6 aylık sözleşme ile turun ana sponsorluğunu Atılım Üniversitesi yapmıştır. Ödenen miktar 10.000 TL. Bu para 6 ay süresince bölünerek verilmiştir. Neden 6 aylık bir sözleşmedir? Çünkü bu turun 6 ay içinde biteceğini düşünmüştüm. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Bir çok aksilik yaşadım. Blogu düzenli takip edenler bilir. Neymiş; böyle turlarda hesaplarının yarısı kadar ek zaman koyacaksınız. 1 ocak tarihinde bir sözleşme daha yaptık ve 8.650TL ek ödenek çıktı. Toplamda 18650 TL. Bu paranın hemen hemen hepsi yol boyunca kullandığım ekipmanın masraflarımı karşıladı. Atlım Üniversitesine tüm bisikletçiler ve gezginler adına teşekkür ederim böyle bir projeye inanıp, destekledikleri için.

220 gündür yollardayım, yaşanan aksiliklerden rota değişikliklerinden dolayı da bu turun günlük maliyeti 75TL. Tokyo ya 314 günde varıldı kendi cebimden de 23.550TL harcıyorum. Ayrıca Tokyo dan dönüş bileti sezon dışı olduğundan en yüksek fiyatda alınıyor. Neden bu kadar pahalı? 4 mevsim yaşıyorsunuz, yazlık ekipmanlarla kışı geçiremezsiniz. Vize işlemlerinde aksilikler yaşanıyor, konaklamanız uzuyor, rotanız değişiyor, bisiklette ekipman değişikliğine gidiliyor falan filan. Tur maliyetinin üstüne bisiklet ve ekipman masraflarınıda ekler ve dönüş masrafınıda koyarsanız 42.200TL ediyor. öyle kolay bir rotada basit ekipmanlarla geçebileceğiniz bir tur değil bu. Aldığınız malzemeler en dayanıklı, en iyi, en hafifi. Maddi destek olarak Turun Büyük bir çoğunluğuna ben sponsor oldum. Zengin misin sorusuna cevap. Hayır değilim! Ayrıca paramı sokağa attığımı da düşünmüyorum.

Bendeniz eğlenerek yeri geldiğinde sefillik yeri geldiğinde sefa içinde gezerek bir tur gerçekleştirdim. O yüzden biz bu paralara dünyayı 3 defa dönerdik diyen arkadaşlar olacaktır. Bende isterseniz 4 defa bile dönersiniz diyorum.. Benim amacım gezip eğlenip görmekti bunuda imkanlarım doğrultusunda yaptım. Herkesin gezi anlayışı farklıdır.

Bisikletin yapımında Güngörler Bisiklet İskeletinde ve Maşasında (süspansiyon sistemi) indirim yapmıştır, Türkmenistan'a Polimeks firması aracılığı ile zincir ve parçalarını, Moğolistan'a da Atlım Üniversitesi aracılığı ile dişli tekerlekler yollamıştır..

Burak'a da teşekkürler.

Bisiklet Türkiye'den çıktığımda tamamı ile Shimano Lx'den oluşuyordu. Bu bisikleti kendi öz kaynaklarımla satın aldım. Ön tarafta havalı karbon maşa vardı ki hala var ve çalışıyor. Morgano Flash (sürekli lastik markası Rubena'yı övdüm fakat bu süspansiyon sistemi de onun kadar övgüyü hak ediyor) Türkiye'den çıkmadan bu bisiklete 2000$ masraf yapmıştım. Şu anda bisikletin üzerinde ki tüm ekipman Shimano XT den oluşuyor. Tur bisikletinde olabilecek en mükemmel sistem. Bisikletin değeri 3500$ da geçti… Gene yola çıkmadan kamp malzemeleri, uyku tulumu, kışlık yazlık giyecekleri yeniledim, elektronik eşyalar ve diğer takım taklavatları da içine alırsanız bisiklete ve üzerindeki malzemeye toplamda 7000$ üstünde para harcadım.

Bisikletliler Derneği uydu telefon desteğinde bulunmuştur. Bu yardım çölün ortasında hep derdime derman olmuştur. Dernek başkanı Murat Suyabatmaz'a teşekkürler.

Türkiye'deki Garmin satıcısı Baytekin de Ayşe hanım sözüme inanarak 1000 TL değerindeki gps'lerini 750 TL indirip vermişlerdir.

Vize işlemlerini nasıl halletin? Bazı ülkeler için Dışişleri Bakanlığı yardım etti. Öyle elinizi kolunuzu sallayarak ben turistim diyip giremiyeceğiniz ülkeler var. Türkmenistan ve Çin gibi. Onun dışında başkentlere uğradıkça bir sonraki gideceğim ülkenin vizesini elçiliklerimin yardımı ile aldım.

Öncelikle kendim için sonrasında da ülkem ve dünya için iyi bir şey yaptığıma inanıyorum. Bundan sonrada kenmdi başıma ülke tanıtımına ve gençlerimize örnek olmaya devam edeceğim.

Bu tura çıkmadan önce;

Ahmet Mumcu, Evrim Yiğit , Gizem Altın Nance ve Cemal Atasoy'a

defalarca sordum. Kafalarını ütüledim. Bu nasıl olur şu nasıl olur diye. Onlar da bana özel olarak anlattılar. Neler lazım, neler yapılabilir, ne kadar para harcandı, ulaşımlarda, geçişlerde sıkıntılar, neler daha bir çok soru.. Hala da yardım ederler ara ara.

Her zamanda sorulan soruları cevaplamaya yardımcı olmaya seve seve hazırım.

Tüm gezginler yazmalı anlatmalı ki dünyada daha çok Türk gezgin olsun. Ülkemizde, dünya vizyonuna sahip insan sayısı artsın. Ne kadar muhteşem bir ülkede yaşadığımızı görsünler ve o ülkenin neden bu hallere düşürülmek istendiğini anlasınlar.

Bence yurt dışına çıkan her gezgin böyle paylaşımlar yapmalı. Ben öyle düşünüyorum.

Şimdi Pasifik Okyanusu'na yorgun ayaklarımı sokmaya gidiyorum. Ne kadar soğuk olursa olsun umrumda değil.

Sevgilerle.

5 Kasım 2010 Cuma

GÜNEY KORE



Kore'den sonra ben bu çekik gözlüleri sevmeye başladım. Seul şehri bu kadar çekici ve güzel olunca onlara karşı da bir sempatim oldu. Bir tane çekik gözlü gelin alıp geliyorum. : )

Seul'daki günlerimi Beewon adlı bir guest house'da geçirdim. Sezon dışında gittiğim için kaldığım bir hafta boyunca sadece 3 gün odayı birileri ile paylaştım. Tam çekik göz işi bir mekan. Kapılar sürmeli, ayakkabılar dışarıda çıkartılıyor, tüm mekanda yalın ayak geziyorsun. 18 dolara sabah kahvaltısı, internet ve çamaşır yıkama dahil. Bir yurda göre aslında pahalı. Diğer yurtları da araştırdım ortalama aynı fiyat veya pahalı. Yani Güney Kore neticede, Asya'daki en pahalı ülkelerden biri. Neyse neticede burası gayet güzel bir yer. 22 yaşında 3 tane de gencecik kız çalışıyor İngilizceleri de gayet iyi. Otelde kaldığım akşamlar oturup sohbet ettim bu kızlarla da. Bir daha bekliyorlar da, kim bilir bir daha ne zaman giderim.

Seul şehrinde benim gözüme çarpanlar: Bisikletimle hemen hemen her gün sokaklarda gezdim. İnanır mısınız inşaat görmedim. Hani yapılmakta olan bir bina görmedim. Yani şehir bitmiş. Yolların kenarına, etrafınıza bakının en ufak bir çöp veya toz, çamur görme gibi bir ihtimal yok. O kadar çok mazgal var ki. En yoğun yağışlarda bile bu şehirde yollarda su birikmesi gibi bir şey olmasının imkanı yok.

Seul'daki yerli halkın büyük çoğunluğu ingilizce konuşuyor. Seul'de uzun süre yaşayan yabancılar bile Korece öğrenmeye gerek duymamışlar. Bir akşam hostele benim odaya iki Hong Kong'lu geldi. Henry ve Songuy uçaklarını kaçırmışlar. Songuy öğretmenmiş bana Çince sembollerin temelini gösterdi. Aslında o kadar da zor değil gördüklerini resme aktarmışlar. Uzunca bir süre çalışılırsa öğrenilir. Dil öğrenmekten nefret ederdim. Fakat şu yolculukta hoşuma gitti. İngilizcem muhteşem olmasa da şu ana kadar tek bir sorun bile yaşamadım bu konuda. Herkes beni anlıyor ben de herkesi anlayabiliyorum. Sadece bazı Amerika'lılar ve İrlanda'lılar hariç. O nasıl bir konuşma ya. Cümlenin başı sonu nere belli değil. Ben anlamıyorum.

Bu Korelilerin sembolleri ve dilleri tamamı ile Çinlilerden ve Japonlardan farklı. Fakat hala bazı yerlerde özellikle tapınaklarda Çince yazılar görmek mümkün.

Şehrin bir metro sistemi var. Ben Pekin'de bile böylesini görmemiştim.. Kaç hat kardeşim sizin metro? Seul'de yaşayanlar hala ellerinde metro haritası ile geziyorlar. Öyle böyle büyük değil. 20 milyona yakın insanın yaşadığı bir şehri de bundan aşağısı kurtarmazdı. Bizimkiler de 10 sendir Ankara'da Çay yolu metrosunu yapıyorlar. Heyoooooooo adamlar çağ atladı len, aletlerin tekerleri yok, artık mıknatıs sistemine geçtiler, havalanıyor falan. Bir gün bir noktaya gitmek için 4 hat değiştirdim. Şimdi bir tanesinden iniyorum, bineceğim diğer hatta kadar gidiyorum, 2 veya 3 dk sonra metro geliyor. Bu çok önemli bir olay . O bekleme olayını da şöyle düşünün: Yaşlı insanlar o iki hat arasındaki mesafeyi benim kadar hızlı yürüyemez. Anlayacağınız her şey o kadar dakik ve senkronize şekilde çalışıyor ki hayret edersiniz.

Tekerlekli sandalye kullananlar için asansörler var. Bakın asansörler dedim öyle bir iki tane değil. Asansörler bozuk mu veya aşağıdaki mağazaları gezmek mi istiyor; onlar için özel merdiven sistemi yapmışlar. Tek yönlü değil, çift yönlü. Bu ülkede tekerlikli sandalyede yaşayan insanlar, inanın tek bir tümsekle veya çıkamayacakları bir alanla karşılaşmazlar.

Şehirde yönünüzü kaybettiniz veya metro içinde hatlara bakacaksınız; karşınızda dokunmatik dev bir ekran. Her ana caddede veya metro istayonlarında görebilirsiniz. Google Earth'ün Seul şehri için uygulanmışı. 20 küsur dakika o makinanın başında geçirdim. Sokak aralarına girip gezebiliyorsunuz.

Yeterli değil mi? Peki devam.. Her ana caddenin başlangıcında ve sonunda turistler için ufak bilgi alma merkezleri var.. Bu bizim büfeler kadar. Tüm ülke hakkında ve küçük şehirler hakkında bilgi alabilirsiniz. Hatta şehirlerin veya ülkenin haritasını da veriyorlar. Herşey bedava....


Bindiğiniz her takside navigasyon sistemi var. Adam ingilizce bilmese bile adresi verin sizi götürsünler. Ha bir de şöyle bir olay var: İki defa denk geldi. İki tip taksi var. Biri beyaz taksiler, bunları daha çok görüyorsunuz. Diğeri de sarı taksiler. Bunların özelliği sürücülerin ingilizce dahil birkaç dil bildikleri anlamına gelmesi.

Şehrin ana meydanında bir grev seyrettim. İnsanların ellerinde pankartlar. Ne yolu kapatmışlar ne de yayaların yolunu kesecek şekilde kaldırımı işgal etmişler. Ekonomik olarak bu kadar gelişmiş bir ülkede bile grev oluyor ama bizimkilerden farklı.


Her bisiklet parkının üstünde yağmurluğu, yanında pompası mevcut. Çin'deki kadar olmasa da bu ülkenin de bisiklet yolları mevcut.

İnternet hızı konusunda diyecek bir şey yok. Araştırırsanız adamlar dünyanın en hızlı internetini kullanıyor. O metrolarda zaten herkesin elinde tablet bilgisayarlar, incecik televizyonlar. Bizde şu aralar herkes iphone 4 almaya çalışıyor. Seul'de bir çok insan iphone 4 kullanıyor. Dedim galiba bir yerde bedavaya dağıtılıyor, ben de alayım. Sonra da öğrendim ki alsam bizim ülkede çalışmaz. Neden çünkü adamlarda sim kart diye bir şey yok. Makinada kartı takacak yer yok. Tamam bizim operatörler de Güney Kore'de çalışıyor, fakat pahalıya geliyor. Eh sim kart da yok. Mecburen bir telefon almanız lazım. Tabii ben iphone almadım, 30 dolara bir telefon alıp içine de kontür yüklettim. Bu ülkede a marka b marka c marka diye telefon hatları yok. Devletin telefonu Güney Kore Telekom var. Ülkenin her yerinde çekiyor, 3G – 4G falan hikaye. Bu telefonların internet hızı bile inanılmaz.

Anlat anlat bitmez hadi şunu da anlatayım son olsun. Bir gün tuvalete girdim (kakamı yapmaya, [argosu sıçmaktır]. Diyeceğim bazı arkadaşlar "Gürkan çok ayıp, konuşmasını bilmiyor musun tam öküzsün!" diyecekler. Hatta bu işlemi de popomla yaptım [argosu götümdür] dedim mi de terbiyesiz oldum. "Shit" ve "Ass" kullansam aynı tepki gelmezdi. Ben arada bir de olsa argo kelimeler kullanıyorum, beğenmeyen olabilir. Kusura bakmayın. Mesaj ulaşmıştır sanırım gerekli yerlere


Neyse bu tuvalete giriyorsunuz klozete oturmaya korkarsınız. Çünkü yan tarafta minik bir bilgisayar var. Oturuyorsunuz oturduğunuz yer sıcak. Sıcaklık az mı? Hemen yandan ayarlanıyor. Ortam pis mi koktu? Hemen düğmeye basılıyor, klozetten bir lavanta kokusu çıkıyor. Sanarsınız ormanlık alanda, dağda, bayırdasınız. Ama orada bol bol tuvalete çıkmış biri olarak, yemezler görüntü eksik. Onu da sanırım ileri seviyesinde kapının arkasında koyacakları bir ekranla çözerler. Sonracığıma tuvaletiniz bitti, suyu otomatik olarak nokta atışı şeklinde püskürtüyor. Tazzik fazla mı? Hemen düğmelere basıp düşürüyorsunuz. Bu işlem farklı açılardan da yapılıyor. Sonra kurutmaya geçiliyor. Sıcak, soğuk nasıl isterseniz artık. Islanan bölgeye havayı da verdikten sonra kalkmadan da bir düğmeye basıyorsunuz, tuvaleti terk ediyorsunuz. Bu makine 12 düğmeden oluşuyor 38 fonksiyon var. Ben hepsi ne işe yarıyor anlamadım. Anladıklarımı yazdım.. Güney Kore'de para harcanacak bir yer kalmamış, işi keyfe vurmuşlar.

Şehrin hemen merkezinde imparatorun sarayı var. Bu restorasyon işlemleri burada da aynen Çin'deki gibi: Restore etmiyorlar, tamamen yıkıp yenisini yapıyorlar. Buna rağmen muhteşemdi. Bu sarayda imparator ve eşleri birlikte yaşıyorlarmış. Koca alan için hemen hemen her eşine özel ev var. Gizli bahçe diye bir bölümü var, süper. Orada bir ağacın altına oturdum ve gözlerimi kapadım. Şehrin içinde huzur. Bu bahçe şehir merkezinde olmasına rağmen şehrin gürültüsünü duymuyorsunuz. Sadece kuşlar ve göle akan suyun sesi geliyordu.



İçerde dolanırken bir alanda kalabalık toplanmış birini görmeye çalışıyorlar.. Hoppp ne oluyor orada kim var? Çekilin ben yabancıyım diye diye, hahaha! En öne kadar gittim. Koreli bayan artist. Reklam filmi çekiyordu. Hemen kameraların arkasına geçtim. Fotosunu çekmek için uygun bir pozisyona geçtim, eee güzel kadın. Evet Koreli kadınlar güzel. Hani "Ne farkı var işte çekik gözlü" diyeceksiniz. Yok o benim için eskidendi. Ben de hepsine "Aynı işte" derdim ama şu anda koyun karşıma köyüne, kazasına kadar söylerim haha! 5 aydır bu diyarlarda pedallaıyorum. : ) Çekim yaparken bir görev adamı geldi. Fotoğraf çekmek yasak dedi. Haha. Deli misin len? Kaç defa Koreli film artisti göreceğim. Sen dua et çekim yapıyorlar. Yoksa çoktan gidip tanışmıştım. Bir poz çektim o da yeter dedim, fazlasını alıp ne yapacağım yer kaplamasın makinada.

Ertesi gün imparatorun kalesine gittim. Buradaki görsel şölen çok güzeldi. Aslında bu kale bana yasak şehri anımsattı. Mimari ve alan hemen hemen aynı. Hatta hatta burada da o kapılardan falan geçtikten sonra altın renginde bir kanepe gördüm değişiklik yoktu. :) Fakat içerisi yasak şehre göre daha güzeldi. Buranın en güzel olayı ise içerdeki askeri birlikler. Hepsi o dönemin savaş kıyafetlerini giymişler kapıda nöbet tutuyorlar. Her taraf asker dolu.. Ellerinde katanalar mızraklar, oklar. Askeri yürüyüş, kapıdaki görevlilerin nöbet değişimi falan çok güzel yapılmış. Bir de bizdeki mehteran takımına benzeyen bir grup da bu nöbet değişimleri sırasında ortaya çıkıp yürüyüş yapıyor.

Bu arada tarihi yerleri, müzeleri gezerken çocuklar çok dikkatimi çekti. Velileri veya öğretmenleri ile geziye gelen yüzlerce çocuk vardı her gittiğim yerde.



Ankara'daki canım arkadaşım İrem Turnaoğlu (öcal) : ) Güney Kore’ye geçer geçmez İngiltere'de beraber okula gittiği kız arkadaşı Young'un telefonunu gönderdi. Kendisi ile buluştuk. İrem ve Ezgi sağolsunlar ön türkçe eğitimini vermişler. Ben de unutulanları hatırlattım ve yenilerini öğrettim. Artık düğünde şiir okur sizlere İrem. : )
(Bu hareketi ben öğretmedim haha )

Young ile birlikte Seul'daki Güney Kore ulusal müzesine, birkaç resim galerisine gittik. Girişler bedava.. Neredeyse Seul'da kaldığım her akşam da gece dışarı çıktık. Restoranlara, barlara, eğlence yerlerine.. Gitmediğim bir yer kalmadı. Mesela bir bara gittik, inanılmaz kalabalık, ortada gezen garson sayısı 3 tane falan, onlar da çöpleri topluyorlar. Kapıdan içeri girerken elimize bir adisyon kağıdı verildi; "Bu ne dedim?" Masanın üzerinde duran içkilerden istediğini içiyorsun sonra da adisyona yazıyorsun, çıkarken de adisyonu kasaya veriyorsun ben bunları içtim diye. : ) "Eee dedim 10 tane içip 3 tane yazan olmuyor mu hiç?". "Bu bara sadece Koreliler gelir, yabancılar bilmez. Onu da sadece Avrupalılar yapar, bizim ülkemizde olmaz öyle şey." dedi kız. "İyi ben Avrupalı değilim neyse ki" dedim. Sadece Miller içtim, onun da bardaki fiyatı 10 TLye denk geliyordu. Adam alkollüyken ben bunları içtim diyip hesabını ödeyip gidiyor. Bizim ülkede bu uygulamayı bir yap bak neler oluyor. Adamın önünde 100 şişe olsun bunları ben içmedim ki der, onu bırak ödeyecekse bile hani nerde indirimim der.

Her ülkenin ata sporunu gördüm. Bu Korelilerinki sanırım golf ve beyzbol. Alan buldukları her yere golf atışı yapılabilecek, özel platformlar yerleştirmişler. Televizyonları açıyorsunuz bir çok kanalda golf müsabakaları. Beyzbol da aynı şekilde. En işlek caddelerden birine poligon bile yapmışlar. Ben girdim denedim, ilk 8 vuruşun hepsini kaçırdım. Makine o kadar hızlı atıyor ki topu yakalayabilmem için zamana ihtiyacım vardı. Ama bu sekiz atış boyunca topun tahmini hangi açıdan geldiğini ve nasıl vuracağımı hesapladım. İkinci defa jetonu atım. Eveeett ilk 5 atış karşı filelerde, son 3 atışta karşıdaki hedef tahtasına isabet! Arkadan gelen alkışlar da bana. : ) Gene de pedallamayı tercih ederim.

Tesadüf eseri elçilikte Evren Hüsrevoğlu ile tanıştık. Kendisi Kore'de yaşıyor, ingilizce öğretmeni ve dershane işletiyor. Evet evet. Kore'de de aynı durum var. Öğrenciler bir üst sınıfa veya daha iyi bir koleje geçebilmek için veya üniversiteyi kazanmak için dershanelere gitmek zorunda. Gelişmişliğin bir özelliği. : ) Bakın işte bu konuda bizim elimize su dökemezler diyorum. Oh be en azından kıyaslayabileceğim bir şey buldum hahaha.. Şaka şaka bu konuda da inanın bizlerden çok iyiler. Her öğrenci bir enstrüman çalmayı biliyor, birkaç dil birden öğreniyor, hatta şu detayı da eklemek isterim: Bizde nasıl "her Türk asker doğar" diyoruz bunlar da da öyle. Her Koreli asker doğar. En kısa süre 2 sene. Hepsi yapmak zorunda, 2 sene sonunda askerden çıkan her erkek siyah kuşak tekvandocu. Evren ile Seul Tower'a gittik, sonra da Hyatt Otelin muhteşem manzaralı restorantında bir şeyler içtik, Seul ve Kore hakkında konuştuk. Sonrasında da abisi ile tanışmaya gittik. Halil Hüsrevoğlu.

Halil Abi de beni Seul'un en hareketli gece kluplerinden birine götürdü. : ))) Aha dedim dönmesem mi yahuuuuuuuuuuuuu o neee ?? Abi ne yaptın sen oldu mu şimdi bu ? Arkadaşlar Koreli kadınlar çok güzeller. Erkekler hakkında diyecek pek birşey yok, aynılar işte hahaha. Ama yabancısın ya hemen git tanış kadınlarla, durduğun hata. Çünkü şöyle bir durum var zaten tanışmakta istiyorlar, sohbet etmekten inanılmaz da keyif alıyorlar. Aaa Halil Abi Absolute açtırmış, tanıştığım kızlara da ikram ediyor. Nokta! : )

Neticede Seul adamı her anlamda büyüler, kopup gidemezsiniz şehirden. Çünkü bu şehir insanlar için yapılmış ve onlar için yaşıyor.

Seul'dan kuzeye doğru pedallamaya başladım. Şehirden çıkmam 65 km sonra gerçekleşti. Hayır çıktım dediysem de öyle tam anlamı ile çıkamadım. Ufak kasabalar halinde kuzeye doğru devam ediyor şehir. Baktım kamp atacak alan bulamayacağım, girdim bir ara yola. Yol dağlara bayırlara gidiyordu. Tırmanış kaçınılmaz. Hep bir tırmanış gördüm mü aklıma hemen Tacikistan Pamir geliyor. Yürü be koçum 4650 tırmanmışsın sen koyar mı bu rampalar, diyip her rampayı çok rahat çıkıyorum. Bu arada yanda kurumakta olan bir nehir fark ediyorum. Hah be güzel, ocakta kaynatacağım su da buldum. Kamp yeri için de müsait. Hemen atıyorum kampımı. Yemeğimi yapıyorum sonra da çadırımın içine girip o gün çektiğim fotoğrafları bilgisayara atıyorum, oradan da yedek diske. 78 km yapsam da şehir trafiği ve rampalar beni yoruyor. Uykuya dalıyorum. Gecenin bir yarısı arka arkaya bir top atışı başlıyor. İlk bir sese zıplıyorum hemen ne oluyor diye. Zaten benim kulaklar artık inanılmaz hassas, uyurken en ufak sese bile duyarlı durumdalar. : ) Aha top atışı, arkasından silahlı çatışma çıkıyor, saate bakıyorum 22:00. Hum galiba bu kardeşler savaşa başladı. Hah bir bu eksikti bu yolculukta dedim. Şimdi çadırı toplayıp gitsem uzun iş. Ben turistim. Ya dokunmazlar ya öldürürler yapacak bir şey yok yat uyu. Zaten dışarısı -12 derece olmuş tulumun içi sıcacık. Mermilerinden biri buraya düşmese hani iyi olur diyorum. Sabah ikiye kadar ne top atışı sustu ne makinalı tüfek sesi. Bir ara yeter ulan şurada uyumaya çalışıyoruz, kardeş kardeşi vurur mu öpüşün barışın, demek için gitmeyi düşündüm. Sonrasında uyumuşum zaten.


Sabah pılımı pırtımı topladım, yol almaya bir başladım. Tam 500 metre sonra sağlı sollu askeri birlik başladı. Sen de 25, ben diyeyim 50 kocaman top. İstikamet kuzey Kore. Yolun aşağısından bir ses geliyor. Sesi bırak asfalt titriyor, bisiklet titriyor. Askeri birliğin kapısının önünde duruyorum, acaba ne gelecek diye merakla bekliyorum. Namlu gözüktü, tanklar da çıktı piyasaya! Ulan harbiden savaş başlamış diyorum. 62 tane tank geçiyor, kaç tane asker taşıyan kamyon geçiyor ve kaç asker onları saymıyorum artık. Kapıdaki askere doğru ilerliyorum. Ben yaklaşırken "Türk" diyip hazır ola geçip selam veriyor. Vay ulan diyorum. Ben de askeri selam veriyorum. Yahu savaş mı çıktı ne oldu diyorum. Yok diyor tatbikat yapıyoruz. Hahaha ulan tatbikatın ortasına girmişim! İnsan bir askeri levha bir şey koyar; hani araç giremez, sivil giremez diye. 2 gün boyunca askeri birliklerin, askeri araçların arasında pedallıyorum. Bu alanda sakın ama sakın fotoğraf çekmeyin. Ne aileniz ne de sevdikleriniz bir daha sizi görebilirler. Her önünüze gelen araziye de dalmayın, bazı yerlerde mayın levhalarını görüyorsunuz, bazılarında yok. Kuzey Korelilere buralarda mayın var diyen levhalar bırakmak istemezler. : ) Ben de o kadar asya macerasından sonra burası sakin geçer diyordum. Gene çok heyecanlı başladı.

Can Abi'nin dediği gibi DMZ yani ‘Demilitarized Zone’ Silahsızlandırılmış alandaki tünellere 10 km falan kalmıştı bir askeri kontrol noktasına daha geldim. Bunlar da beni görünce selam verdi. Hemen hemen tüm birlikler bisikletimin arkasındaki Türk bayrağını görünce selam verdiler. Kapıdaki güvenlik görevlisi o bölgeden geçemeyeceğimi söyledi. Sebep? Bisikletli olmam.. : ) 30km arkada kalan kasabaya geri dönmemi ve oradan bir tur otobüsü ile bu alana girmem gerektiği söylendi. Eh ben geldiğim yolu geri gitmeyi sevmeyen biri olarak doğuya doğru yöneldim. Bu arada yolun sağı solu mayınlı, işaretler var. Kafana göre arazide de gezemezsin..

Güney Kore'nin bu kuzey kısmında her ne kadar yol asfalt olsa da ben çok yavaş yol alıyorum. Sebebi ise doğa. Arkadaşlar doğanın hiç görmediğim renklerini ilk defa ben bu ülkede gördüm. Kahvenin, kızılın, yeşilin kaç tonunu gördüm. Her seferinde minik patikalar bulup o manzarayı tepeden çekmek istedim ama her zirveye vardığımda bir askeri kampa geldim. Ne fotoğraf makinasını cebimden çıkartabildim ne de herhangi bir talepte bulundum. Zaten hemen geri dönmemi istediler.



Yolun tamamı ağaçlarla örtülmüş, benim hızım da 10 km falan. Uzun ince bir yoldayım'ı söyleye söyleye pedalladım bu güzel ormanlık alanda. Sağda solda tek tük gördüğüm şişeleri ve atıkları da arkamdaki boş poşete koyarak şehirde hepsini geri dönüşüm kutularına attım. Ve hala bu alanlar içinde pedallamaya devam ediyorum. Önümüzdeki günlerde Kore'nin en yüksek noktasına tırmanış yapacağım. : ) Kar düşmüş dağlara, mazarayı kaçırmayalım. :D

Ah aklıma geldi şunu da anlatmadan geçmeyeyim. Bir gün hava karardı iyicene, ben de kamp atacak alan bulamadım, polislere gittim yardım istedim. Onlar da bana eskort eşliğinde bir alan gösterdiler. Nehrin kenarında. Yazlık bır mekanmış, kullanılmıyormuş, hemen yanında da kapalı bir büfe var. Neyse detayları geçiyorum sabah bir pancar motor sesi ile uyandım. Tuvaletimde gelmiş, altıma kaçırmak üzereyim. Tulum o kadar iyi ki altımda sadece slip don var, üstümde de atlet. Dışarı çıkayım, hemen işeyip sonra geri gelirim dedim. Fermuarı açtım, giydim botları, dışarı çıktım, önce bir bisiklete baktım ah sonra da çadırın arkasındaki öğrencilere! : ) Onların suratında bir tebessüm, benimkinde de. Çadıra geri dönüp giyindim. Ulan hani kullanılmıyordu bu alan? Motorun sesinden hiç onların sesini duymamıştım.

Gezi ile ilgili çok fazla detay var. Güzel deneyimler de var fakat burada kesiyorum. Önümde daha uzun bir yol var.

Sizlere son olarak iki Türk gezginden bahsetmek istiyorum. Özcan Bostancı ve İsmail Özger. Bu iki genç arkadaşın sitelerini bloglar arasında gezinirken fark ettim. Onlar da sırt çantalarını ile Asya seyahatine çıkmışlar. Hemen iletişime geçiyorum. "Biz burdayız abi" "Bende şu tarihlerde oralardayım" falan filan muhabbetlerinden sonraaaaaaaaa Seul'da büyük buluşmayı gerçekleştirdik. : ) Bunun hikayesi de kitaba..

http://www.baskaturlubirsey.com Buyrun bu da onların sitesi..

Herkese sevgiler saygılar.

Ha bu arada Güney Kore'ye nasıl gidilir? 1 sene geçerlilik süresi olan normal bir pasaport ve uçak bileti! Başka hiç bir şeye ihtiyacınız yok. Türk vatandaşları vizeye tabi değiller. 90 gün bu ülkede kalabilirler. Kesinlikle imkanınız varsa bu ülkeye gelin ve görün.