27 Ekim 2010 Çarşamba

Moğolistan'dan Kore'ye geçerken



Moğolistandan çıktık fakat yazmadığım dikkat ettiğim birkaç nokta daha mevcuttu. Onları da eklemeden Kore macerasına başlamayalım.

Ulan-batur a vardığım ilk günlerde oturdum Moğolistan’ın kuzey rotasını çıkardım. Ardından da Rusya nın rotasını çıkardım. Nerelere gidilecek, şehirler arası kaç km var falan filan detaylı çalışmıştım. Rusya vize vermeyince tüm bu çalışma Arşive geçti. Bu sefer oturdum Moğolistan ın doğusunu ve çin’in kuzey doğusunun rotasını çıkardım. Burayı pedallamak için yeni bir moğolistan vizesine ihtiyacım vardı. Hemen şehrin dışında ki yabancı şubeye gittim.

Herkes aşağıda numarasını alıp sıraya girmiş durumdaydı. Bende numaramı aldım. Sıra bana geldiğinde de gişedeki bayanın yanına gittim. Türkiye den geldiğimi, bisikletle seyahat ettiğimi söyledim. Moğolistan’ın doğusuna pedallamak için 1 aylık vize istedim. Pasaporta baktı bana baktı, pasaporta bir daha baktı benimle gelin dedi. Yahu gene ne var arkadaşım ya içimden kesin bir şey olacak dedim.

Yukarı müdürün odasına çıktık. Buyrun oturun dendi. Kızada git pasaportun fotokopisini çek dedi. Alla alla. Nedir durum? Bu arada Moğolca konuştular hiç bir şey anlamadım. Gürkan bey gitmek istediğiniz güzergah da hastalık çıktı. Karantina bölgesi orası gidemezsiniz. Ayrıca geçmek istediğiniz sınırı da sadece Moğollar ve Çinliler kullanıyor dedi. Bunu da ilk defa duyuyorum. Kimse bana böyle bir bilgi vermemişti. Kitaplarda da yazmıyordu. Fakat zorlamaya gerek yok. O bölgeden geçemeyeceğiz anlaşıldı

10 günüm kalmıştı gobi çölünü bir daha geçmem için 5 güne daha ihtiyaç var. O halde bana 1 aylık vize verin bende gobi çölünü bir daha geçip çin e gideyim. Gürkan bey 10 gün süreniz var trene atlayın geçin. Yahu kardeşim bisikletle geldik dedik ya geçemem diyorum. Yok illa trene bineceksin diyor. 5 gün verin dedim hayır dedi. Elçiliğimden nota getirim size hani resmi bir yazı olsun. Burası Türkiye değil Gürkan bey dedi. 5 günlük vize için adama yalvaran ben, bu adam benim ülkeme vizesiz girsin işte. Oh valla ne güzel ha

Şu durumda kesinlikle bir ulaşım aracı kullanılacak. Trenle çin e döneceğime uçağa atlayıp Güney Kore ye gitmek daha mantıklı geldi. O gün içinde hemen biletimi aldım olaya noktayı koydum. Rota güney Kore

Moğolistan ve çin için yaptığım rota araştırması da arşive geçti.Kanadalı bisikletli gezgin Nathan'ın dediği gibi! Gideceğin yönü bil yeter. Nathan sadece gideceği yönü biliyor ve haritadaki şehirlere bakıyor . Şehir içinde gezmeyi dolanmayı falan o şehre vardığında yapıyor. Neden çünkü planlar her zaman değişebilir.

Bu sefer bende öyle yaptım Kore için hiçbir güzergah veya plan yok. Önce kuzeye sonra doğuya ve güneye gideceğim bütün planım bu .

Moğolistan da ki son günümde Türkiye den de heyet geldi. Bu heyetin başında Başbakan yardımcı Bülent Arınç vardı. Türk okulunda ki programa okul müdürü tarafından bende davet edildim. Programın saati değiştiğinden benimde haberim olmadığından ancak yemeğe yetişe bildim. Tabi bende protokol adabı yok. İçeri girdim tanıdığım kişilere selam verip hal hatır soruyorum. Elçimiz Asım bey in bana seslendiğini duyunca kafayı o tarafa çevirdim. Başbakan yardımcımız Bülent Arınç ı gördüm. En sona o kalmıştı. Hemen tanıştık merhabalaştık. Tebrik etti yolun açık olsun dedi. Noktayı koydu. bende yemeğe geçtim.

Sonra heyetle beraber Yazıtlara gittik. Hava -14 derece öyle bir rüzgar esiyor ki açıkta bir yeriniz varsa soğuk orayı yakıyor. 70 km yol gittikten sonra Yazıtlara vardık. Fakat dışarıda yürümek yürek ister buz kesmiş durumda ortalık. Koca arazide iki tane Beyaz dikili taş üzerinde anlamadığım motifler. Başkada bir şey yok. Ama gidip o taşlara dokunma bile çok güzel bir duyguydu. Türk kelimesi ilk burada geçmiş.

Yan taraftada kocaman bir depo. Oraya da gittik. İçinde iki tane daha taş duruyor. Bülent Arınç da Tika yetkilisine sordu. ‘Bu kocaman depoyu bu iki taş için mi yaptınız?’ Cevap ‘‘Efendim ben yeni atandım bu bölgeye bilmiyorum.’’

Sonrasında araçlara binildi ve Cengiz Han ın ilk kılıcını kuşandığı yere gittik. Moğollar bu noktaya yaklaşık 15 metre yükseklikte demirden bir at yapıp üstünnede Cengiz hanı oturtmuşlar. Muazzam bir şey olmuş

Bu geziler sonrasında da otelime geri dönüp hazırlıklarımı yaptım. Sabah erkenden elçiliğe uğradım belki Asım bey ve Gizem hanımı da yakalarım diye fakat onlar ben varmadan elçilikten ayrılmışlardı. Nurullah Bey vedalaştıktan sonra Asım beyin oğlu Ufuk ve Guzin hanımla beraber bahçeye çıkıp fotoğraf çektirdik ve sonrasında da demir atımıla havalimanına doğru pedalladım.

Uçağa binerken tabi ki bisikleti o şekilde kabul etmediler. Gidonu, pedalları, ön tekeri yerinden çıkartıp bana verdikleri kolilerle bir güzel sarıp sarmalayıp bantladım. Bu şekilde kabul oldu 100 dolar a yakın bir parayı da yük fazlası olarak verdim. Pasaport işlemlerinden geçtikten sonradaiçerde bir kafeye oturdum. Vay be ne kadar sorunsuz geçtim. Bu arada elmalı kek söylemiştim onu yiyorum. İki tane delikanlı geldi. Mr Gürkan? Buyrun benim. ‘bizimle aşağı gelir misiniz?’ Sormadım bile ne oldu diye çünkü belliydi bir şey çıkacağı çok rahat geçmiştim.'Bir dakika şu son dilimide yiyip geliyorum'. Normal sınır kapılarından bu kadar rahat geçmiyordum. Kilitli kapılar açıldı aşağılara indik bir odaya girdik. Benim çantalardan biri masanın üstünde duruyor. İki tanede ajan amca. 'Çantanızı açar mısınız lütfen' dediler. Ulan biri uyuşturucu madde koydu da ben mi görmedim diyede aklımdan geçiriyorum. Çantam tamamı ile boşaltıldı. Şu benim benzin ocağı açıldı bakıldı incelendi sonra x-ray cihazındaki kıza moğolca birkaç küfür edildi. Benden özür dilendikten sonra yukarı çıkartıldım .

Neyse bu serüven boyunca da zaman geçti uçağın kalkış saati geldi. Uçağa binmeden ilk merak ettiğim şey acaba hostesler güzel mi?. Erkek psikolojisi yapacak bir şey yok. Uçağa adımımı attım hah evet güzellermiş. Şimdi uça biliriz.

3 saatlik bir yolculuktan sonra güney kore ye iniyorum. Bu arada camdan dışarıda bakmıyorum pasifik okyanusunu ilk bisikletimle görmek istediğimden. Uçak inişe geçerken bir hava boşluğuna giriyor . Uçakla çok seyahat etmişimdir hiç böyle bir hava boşluğuna daha önce girmemiştim. Aha dedim uçak ters döndü nerdeyse . Yandaki teyzem budhaya bizi korusun diye başladı birşeyler mırıldanmaya. Herkes panik halinde. Kaptanın ses megafondan geldi. Her şey yolunda telaşlanmaya gerek yok diye. Eğer o uçak düşeydi pilotun öbür tarafta benden çekeceği vardı. Sağ salim piste inmeyi başardık. Bu alkış olayı burada da var. Evrensel birşeymiş. Bende sadece bizim ülkemizde yapılıyor sanıyordum. Uçak indi hadi alkışlayalım.

Seul havalimanı iki Atatürk Havalimanı kadar var. Valizleri almak için Havalimanının altındaki metroya bindik. O kadarını anlatayım gerisini hayal edin. Metroya binmeme rağmen valizlerin bölümüne ulaşmak vakit aldı. Teker teker valizler geliyor. Benim bu çantalardan birinde sarı bir bant üstünde sarı kocaman bir kilit. Ayrıca bisiklet de ortada yok. Bütün valizler geliyor herkes pılını pırtını topluyor gidiyor bir ben kalıyorum. Görevlilere gidip bisikletimi soruyorum. Kimse ilgilenmiyor , kibar kibar yardımcı olmalarını istiyorum . Biri öbür tarafa yolluyor diğeri başka yere . Baktım olacak gibi değil. Ses tonumu yükseltince bisiklet hemen birileri tarafından kargo bölümünden geliyor.

Şimdi şu sarı kilit neymiş onu öğrenelim. Gümrük bölümüne gidiyorum çantam açılıyor içindekileri boşaltmam söyleniyor. Teker teker bütün parçalara bakıyorlar. Bıçağı görüyor adam.OHHH NO NO NO!!. Niye no! bıçak bende gezginim bıçaksız gezgin mi olur?. Bu bıçağı sokamazsın keskin bıçak adam öldürebilirsin demez mi?. AA manyağa bak bıçak dediğin keskin olur zaten. Ben bunla et kesiyorum, meyve kesiyorum, bu bana lazım diyorum . Adam alıyor onu paket içine koyuyor. Dur arkadaş hani siz bunu başka bir yabancıya yapsanız anlarım ben Türküm sizin kardeş dediğiniz milletten. Neden sizin ülkenizde birini öldüreyim ki bu nasıl bir düşünce? Yukarda şube var. 300 dolar öde bıçağını geri al diyor. Nasıl yani? Şimdi ben şehirde bir dükkana gidip bıçak alamayacak mıyım? Alabilirsiniz cevabını da veriyor. Eh güzel kardeşim madem öyle verin bıçağımı bana niye masraf çıkartıyorsunuz ki ? Sırada bekleyenler var lütfen bıçağı alacaksanız yukarı çıkın diyor bende arkasından Türkçe al o bıçağı………… demek zorunda kalıyorum. 150 dolarlık bıçak için 300 dolar istiyorlar üstüne de bu parayı ödemeyin gidin dışarıda yeni bıçak alın diyorlar. Buna küfür edilir. Harbiden çok üzülüyorum bu duruma. Bunca zamandır taşıdığım malzemelerden biri kaybolunca dert oluyor. adamlar buna el koydu :(

Havalimanı Seul şehrinden 80 km kadar dışarıda. Bu tantanalar sırasında hava karardı. Eh bisiklet paket halinde yanımda ne yiyecek var ne su ne de başka bir şey. Bir tane taksiye atlayıp şehir içinde daha önceden adresini aldığım bir hostele gidiyorum. Yol boyuncada vay bee şehre bak diyip duruyorum. Seul cidden çok güzel bir şehir. Akşam ayrı bir güzel gündüz ayrı bir güzel. Bundan sonraki yazda Kore ile ilgili daha çok detay vereceğim. 3 gün sonra Seul dan ayrılıp Kore içinde pedallamaya başlıyorum

Herkese sevgiler saygılar

20 Ekim 2010 Çarşamba

Ulan -Batur Moğolistan




Bir tarihte National Geographic'de seyrettiğim belgeselde karadenizde kazılar sonucunda bir mezarlık bulunuyordu. Bu mezarlıktaki kadın cesetten dna örneklerini alınıyor, 1 senelik araştırma sonucunda da dna'ya %98 uyumluluk gösteren kan Moğolistan'da bulunuyordu. İlk yazılarımızda burada. Türk - Moğol diyebilirim.

Biz bu göçler sırasında biraz değişime uğramışız, kimin kime karıştığı ne olduğu belli değil artık..

Atalarımın çekik gözleri ve atları ile göç ettiği toprakları, ben badem gözle ve demir atımla geri döndüm.

Bisikletin pedalanını çevirip o uçsuuzzzzzzz bucaaaaakksızzz alana baktığımda, atalarımın at koşturduğu topraklarda bisikletimi sürdüğüme inanamıyordum. İçimde de garip bir heyecan vardı.. Ulan acaba seyrediyorlar mı? Torunları geldi ama hani mavi göz biraz da sarışın olmuş, gözler de çekikliğini kaybetmiş; tanıyabildiler mi acaba? Bak sıkıntı düştü şimdi içime.

Moğollar benim Türk olduğumu öğrendiğinde bazıları "TÜRCOO!!!" diye bağırıyor. Hayırdır??? İspanyollar ne zaman geçti buradan.. Bazıları Türko diyor bazıları da TURRK (dudakları öpücük verir gibi yapın, dili arkadan yuvarlayarak Türk diyin bu şekilde söylüyorlar). Hee yaa Türk. Vay benim kan kardeşim, gel öpeyim gibi muhabbetler olmadı ama tokalaşmalar tam Türk usulü. Tutarsın adamın elini, o senin gücünü sen onun gücünü hissedersin.

Bir sıkıntı da benim Türk'e benzememem konusunda. Bir İtalyandır gidiyoruz. Yolda kiloları verince tabi filinta gibi oluyorsun. Söylemeden edemeyeceğim. İzmir Selçuk, Efes Antik tiyatrosunda Roma heykelleri var ya pürüzsüz. Hah ondan işte. Siz de bisiklete binin inanın aynısı olacak. Süreklilik şart tabi. İki binip kıçım başım ağrıdı demeyin.

Moğollar bizim gibiler. Biz nasıl Türk'üm dediğimizde ayaklar yere sağlam basar, o kelimenin gücünü hissettiririz ya; aynı şekilde bunlar da öyle. Moğol'um dediklerinde bizler gibiler. Güreş müsabakalarını seyrettim Tv'de, biraz farklı giyinseler de benzerlik mevcut; ayı gibi maşallah hepsi. Yenilen pehlivan diğerinin koltuk altından geçip saygı gösteriyor, böyle de bir adet var. Güç kuvvet bizdeki ile aynı.

Ulan -Batur içinde her şeyi bulabilirsiniz. Hani şu yok bu yok diyemeyeceğiniz şehirlerden biri. Fakat İstanbul, Ankara da beklemeyelim. İnternet hızlı, Avrupa yemeklerinin hemen hepsi var. Moğol yemeklerinin tatları güzel. Hele etin tadı bence süper. Tek sıkıntı bu etin nasıl terbiye edileceğini bilmemeleri.

Rusya'nın egemenliğinde uzun süre kalmış toplumlardaki alkole düşkünlük burada da var. Sabah saat 10'dan sonra sokaklarda sarhoş erkekler veya kadınlar görmeniz mümkün. Bir çok seyahat kitabında yazar -hatta buradaki insanlar da uyardılar; geceleri tek başınıza gezmemeye özen gösterin, hem sarhoşlar çok hem de hırsızlar. Tabi ki ben kimseyi dinlemeyip ana caddelerinden arka sokaklara kadar geceleri gezdim dolandım.

Sarhoş sayısı cidden fazla. Ya alkol alabilmek için para istemeye gelirler veya da direkt para derler. Türkçe küfür edip tavrınızı belli ederseniz kaçıyorlar. Fakat sarhoşları uzaktan gördünüz mü mesafe koymakta fayda var.

Hayat kadınları sizden en ufacık bir bakış bekler, sonrasında hemen yanınızdalar. Yol boyunca size eşlik edip muhabbet edebilirler, otel kapısına geldiğinizde yürüyüş ve sohbet için teşekkür edip ayrılabilirsiniz.

Şehirdeki üniversite öğrencilerinin neredeyse tamamı çat pat da olsa ingilizce konuşabiliyorlar. Moğol gençliğinin bizim ülkedeki gençlerden pek bir farkı yok. Aynı tarzda giyinmeyi, aynı müzikleri dinlemeyi seviyorlar. Moğol erkeklerinde ve kadınlarında dikkatimi çeken iri ve kemikli olmaları. Fakat Moğol kadınlarının da güzel olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Şu makyaj olayına girmeseler daha güzel olacaklar. Sürmesini bilmiyorlar mıdır nedir ?

Elçilikte görevli olan Ticari Ateşemiz Adnan Hüsrevoğlu ile birkaç defa buluşup yemek yedik. Adnan abi bana bu ülke hakkında hem ticari hem de sosyal açıdan bir çok bilgi verdi. Uzun ve keyifli sohbetler yaptık. Kendisi benimle tanıştıktan ve sohbet ettikten sonra bisiklete tekrar binmeye karar verdi. Şehri terk etmeden bu konuda yardımcı olacağım, beraber gidip bisiklet alacağız. Bu tür olaylara vesile olmak çok hoşuma gidiyor. Bloğumu okuyup bisiklete binmeye tekrar başlayan kişi sayısı sanırım 100'ü geçti. Abarttığım bir sayı değil cidden, çünkü elektronik posta ile gelen mesaj sayısı da cidden fazla. Çin elçiliğimizde de bisikletle işe gidip gelmeler başlamış :)

Moğolistan'ın kırsal bölgesinde insanların soğuktan korunmak için özel olarak giydikleri kıyafet Ulan - Batur'da böyle daha allı pullu bir hale gelmiş. Bizim sünnet kıyafetleri gibi yanar dönerli ama beyaz rengi yok. Çoğunlukla mavi ve yeşil rengini gördüm. Yolum boyunca geleneksel kıyafetlerine bağlı, onu günlük yaşamında sık sık kullanan iki ülke gördüm. Moğolistan ve Türkmenistan.


Ülkedeki dini inanışı Budizim. Çin'deki gibi her köşe başında tapınak bulmanız imkansız. Hayır keşke olsa en azından bu soğukta tuvalet yapacak, soğuktan korunacak bir yer bulabilirdim arazide. Bizim Gök Tanrı döneminden de şamanlar kalmış. Hala şamanlar mevcut şehirde. Fakat bunlar da bizim üfürükçülere dönmüş. Bir okuyup üfledi mi, gökten ruhları çağırdı mı ağzın burnun yamuluyormuş. Sevdiğin kadın başka bir adamla mı evlendi, hemen şamana gidiyorsun 1 öküz karşılığında 300 dolar falan, herif bir büyü yapıyormuş, hatun adamı terk edip sana geliyormuş. Nerdeyse her yazımda diyorum. Bu para var ya bu para! Hay ben icat edenin......

Demir ve Mine Yener ailesi ile tanıştım. Demir abi 25 yaşlarında, Mine abla 20. Bazı insanların enerjileri çok güçlüdür. Onların yanında durmak size güç verir. Bu iki insanın hayata bakış açıları ve sohbeti bana bir şeyler kattı bunu hissettim. Mine abla tam bir sporcu Gobi'de maratona katılmış (hangimiz daha çılgın karar veremedim), Demir abi tam bir motor tutkunu. Eskiden çocuklarına motoru yasaklarmış, şimdi çocukları ona yasaklıyormuş. :) Ofisine gittiğimde beni büyük bir heyecanla oradaki iş arkadaşlarına tanıştırdı. İŞTE TÜRKİYEDEN BİSİKLETİ İLE 8000 KM YAPIP MOĞOLİSTANA GELEN TÜRK! Sonrasında benle öyle güzel konuştu ki gözlerimiz doldu. Sustuğunda da gözlerime baktı anladım ne demek istediğini. Konuşmasına gerek yoktu.

8000 km sonra ilk defa bir Türk gezginle tanıştım. Sabah bisiklet turundan döndüm otele girdim. Kanepede oturan adamlardan biri selam nasılsın dedi. Selam verip nereli olduğunu sorunca "Ben Kanadalıyım, arkadaşım da Türk." cevabı geldi. Aha Türk! Adamın suratındaki ifadeyi görmeniz lazımdı.
"Arkadaşım sen ne işsin, bisiklet falan Türk bayrağı?" "Bisikletimle Türkiye'den geldim." diyince karşıdan gelen ilk tepki "Hasiktir len" oldu. Neyse Türkiye'den geldiğime inandıktan sonra kaç defa öptü ve tebrik etti hatırlamıyorum. Arkadaşı da otelde tanıştığı Shangia Üniversitesi öğretim görevlilerinden Prof. Pervaiz Iqbal. Sonraki günlerde kendisi internette benim projemi okumuş ve Shangia Üniversitesi'ne öğrencileri ile konuşmam için davette bulundu. Ben de bu daveti kabul ettim. Güzel olacak di mi bossa? :)

Erdinç abi ile yaptığımız sohbetlerse inanılmazdı. Bana Türkiye ile ilgili bazı gerçekleri kendi ailesinden örnekler vererek anlattı, inanlır gibi değildi. İki gezgin bir araya gelince daha çok ne konuşulur? Nereler gezildi neler yapıldı.. Erdinç abi uçak ve trenle hemen hemen bütün ülkelere gitmiş. Hani adama anlat dedim. Bir başladı 1 saat sonra, "Abi dur ben de iki üç yer söyleyeyim sana." dedim, haa biliyorum gittim falan oldu. Hani yabancılara laf atardım, normal gezgini beni bulmaz diye, aha bu da Türk'ü.

Ulan Batur'un arka sokaklarından pazar alanlarına kadar her yeri gezdim gördüm. Kısacası Moğolistan ve Ulan - Batur gezip görülecek bir yer, ben beğendim.

Cuma günü teker döner demiştim dönemiyor. Çin vizesini aldım. Moğolistan ın doğusundan çin e geçmeyi planlıyordum fakat o bölge 3 gün önce karantina altına aldındı bir salgın hastalıktan ötürü. Hani ben oradaykende alınabilirdi şans işte. Böylelikle Moğolistandan çıkış noktam geldiğim yön kaldı. Fakat bu kadar zaman kaybından ötürü geldiğim rotayıda pedallayacak gün sayım kalmadı ve Moğolistan yabancı şube bölümü bana 10 gün daha süre vermek istemedi. Bu detayları burada anlatmıyorum sanırım herkes anlıyordur. Bunları çok güzel anlatacağım.

Ya tren e binecektim çin e geçecektim ya da uçağa. Eh madem bir ulaşım aracına binilecek. O halde rotamız Güney kore olsunda orayıda aradan çıkartalım di mi :)
Pazartesi günü tekerlek dönmüyor kara parçasından havalınıyor. Pazartesi akşamı Güney kore den yazarım artık

16 Ekim 2010 Cumartesi

Rusya vize vermedi. Rota Doğu Moğolistan ve Çin






(cengizhan)


Yaklaşık 20 gündür Ulan- Batur dayım. Niye o kadar kaldın derseniz Rusya için vize bekledim. Önce 3. Katibimiz Gizem Hançerli'nin, sonrasında da Sayın Elçimiz Asım Arar’ın Notasi, havaların soğuk olması bahane edilerek kabul görmedi. Gizem Hanım'a ve Elçimiz Asım Arar'a teşekkür ederim çünkü bayağı uğraşıldı. Notaya vize verilmemesinin değerlendirmesini sizlere bırakıyorum.

Geçeceğim bu bölgenin -50 derecelerde olması ve yer yer karla kaplı olması ölümcül bir yolculuk olarak nitelendirildi. Bakın şimdi…..

Ben bu rotayı çizip birkaç kişiye gösterdiğimde "Gürkan seni öldürürler bu yolda." dediler.

Gürcistan’da ya bıçaklanırsın ya da kurşunu sıkarlar, soyarlar seni,

Azerbaycan'da kesin soyarlar oralara gitme, Türkleri sevmiyorlar,

Türkmenistan ile Türkiye'nin arası iyi değil, arkadaki Türk bayrağını çıkar. En tehlikeli bölgeye gidiyorsun. Ayrıca çölde hava 50 derecenin üstünde Kara-gum çölünü araçla geç istersen!!!

Özbekistan'dan Türkleri kovaladılar, Türk okulu hiç yok orada (niye acaba :D) Özbekistan’a girmesen olmaz mı?

Tacikistan'a Pamir tırmanılır mı kafayı mı yedin? Len bir tarafına en ufak bir şey olsa seni kim gelip alacak? O dağ başında tek başına nasıl hayatta kalacaksın Gürkan, yapma!!!

Kırgızistan da savaş var sakın girme o ülkeye, soyarlar abi ölüme gidiyorsun delirdin mi sen?

Gürkan Çin'e girmeden o bayrağı çıkart. Urumçi'de seni yaşatmazlar, Kaşghar'da da öyle gezme, oralar tehlikeli bölgeler. Abi sel var!! Trene atla devam et. O güzergahtaki trenlerden biri sele kapılmıştı..

Gobi çölünü nasıl geçeceksin su yok, yemek yok . Öldür kendini daha iyi.

Rusya'ya gitme, -50 derece kar var. Kurtlar, ayılar var, nasıl pedallayacaksın?

Ayrıca başımdan geçen kötü olayların bir kısmını da burada sizlerle paylaştım.

Abilerime, ablalarıma, arkadaşlarıma ve aileme teşekkür ederim. Biliyorum beni düşünüyorsunuz sağlıklı iyi olmamı istiyorsunuz ve bu yolculuğu bitirip yenilerine çıkmamı bekliyorsunuz veya "Çıkma bu yeter." diyorsunuz. :) Amacım bir şeyleri ıspatlamak değil yanlış anlaşılmasın. Önce kendim için yol alıyorum; ister arayışta diyin ister başka bir şey. Sonrasında projenin amaçları ve bu deneyimleri sizlerle paylaşmak için yol alıyorum. Önümüzdeki aylarda yeni sitede bu anıların hepsini, İspanyolcaya, Rusçaya ve İngilizceye çevirip yabancılarla da paylaşacağım.

Sizler arkanıza yaslanın, keyifle yazıları okuyun veya seyredin ve beni güzel sözlerinizden mahrum bırakmayın. Haaa bu arada Moğolistan bozkırı Sibirya'dan daha soğuk, son yılların hava değerlerine bir bakın zamanınız olursa. :). Telaşlanmayın ben geçerim dediysem geçerim.

Güzergah değişikliği şöyle olmuştur. Önce Moğolistan’ın başkenti Ulan- Batur'dan doğuya doğru pedallayıp Çin'in kuzey doğusuna çıkacağım, oradan da aşağı önce Pekin’e sonra da Shangai..

Şimdi Shangai'ye neden gidiyorsun?
Çünkü Shangai Üniversitesinden Prof. Pervaz Iqbal projenin amacını öğrenince özel olarak üniversiteye davet etti. Ayrıca yol deneyimlerimi de öğrencilerle paylaşmamı istedi. Benden çıkan ilk tepkide waww oldu. Sonra kem-küm ıııııııııııı şeyyyyy......

"Asyanın en zorlu çoğrafyasını bisikletle geçtin. Sakın öğrencilerin karşısına çıkmaya korkuyorum deme!'' ! Korkar mıyım uleeeen heyyyyttttttt. Tamam dedim. Çok çabuk gaza geldik...

Hum kalabalık bir üniversite olsa gerek..

10 Ekim 2010 Pazar

Moğolistan'dan ilk yazı



İlk defa yazıya nasıl başlasam diye düşünüyorum.. Neyi nasıl anlatsam tarif edebilir miyim? Anlatabilir miyim bilmiyorum.. 19 eylül!! Moğolistan’a giriş!

Sabah otelde çalışan kızlara o gün otelden ayrılacağımı ve şehir dışında ve içinde birkaç foto çektikten sonra Moğolistan’a gideceğimi söyledim. Fakat onlar, araç bulamazsın o yüzden bir an önce git dediler. Alla alla ne aracı yahu oldum. Sınır hemen yakınımdaydı, pılımı pırtımı topladım hemen sınıra gittim. Kapıya 10 metre kalmıştı ki bir çok insan üstüme atladı: "CAR CAR CAR!" Ne oluyor len ne Car'ı? Kapıya gittim. Spd'ler pedaldan çıkmadı, hoppppppppppppppp bisikletle yere bir güzel kapaklanırsın. Ulan hadi hayırlısı güne güzel başladık.

Kapıdan geçemezsin, araç kullanmak zorundasın demeye çalışıyordu kapıdaki görevli. Ne salakça bir uygulama!. Kapıdaki gençler de benim durumumu izliyor. Baktılar ki geçemedim, hemen bana araç ayarlamaya çalışıyorlar. Bisikletim ve ben için 100 yeun da para istiyorlar. Ee yapacak bir şey yok vereceğim. Araçlara bakıyorum hepsi ağzına kadar dolu. Araçlar da eski rus jeepleri. En sonunda bir tanesinde yer var diyorlar. Fakat araçta ben yer göremiyorum. Benim bisiklet jeepin tepesine atılıyor, bagajlar da ön kaputa gelişi güzel konuyor. İçerde ise oturacak yer yok, ağzına kadar yükle dolu. Araçta iki kız bir oğlan var. Onlar da camdan çıkmak üzere. Aşağı iniyorlar bir daha oturma düzeni yapıyoruz. Bana sen geç önce diyorlar, benden sonra da hemen yanıma diğer adam oturuyor, kızlar da kucaklarımıza oturuyor. Aklınızdan bir şey geçmesin sınırı geçmeye çalışıyoruz. Acaba yol kısa mı diye de merak ettim. İlk kapıyı geçtik. 100 metre ilerde durduk. Şöför, "Al şu iki çantanı göstermelik git, Çin sınırını geç, öbür tarafta beni bekle." diyor. Bakıyorum yanımdakiler de aynı şeyi yapıyorlar. Çıkış damgamı alıyorum, diğer kapıdan dışarı çıkıyorum. Bir çok insan orada araçlarını bekliyor. Ne enteresan bir uyguluma. 30 dk. sonra da benim araç geliyor. Biz gene kucağa alıyoruz, bu sefer Moğolistan sınır kapısına. O da aynı şekilde pasaportuma bakıyor, çantalara şöyle bir göz ucuyla bakıyor. Kapının öbür tarafına geçiyorum ve aracımı gene beklemeye başlıyorum.

Bu arada araçtaki çocuk yanıma gelip ingilizce nereli olduğumu soruyor. Türküm diyorum. Hadi ya biz de seni kızlarla birlikte İtalyan sanıyoruz diyor. Kızlardan biri hemen sordu, evli misin diye. Yok değilim diyince Ee yaş kaç dedi, 31 dedim. Daha fazla geçirmeden evlen diyor, ben de Moğolistan'a kendime eş bakmaya geldim, tanıştırırsınız artık beni birileri ile diyorum, gülüyorlar. Sonra adamla araç gelene kadar sohbet ettik. Ulan-batur'da barı varmış ve şehre varınca onu aramamı ve misafiri olmamı istedi. Gobi'yi bisikletle mi geçeceksin diye sordu. Evet diyince de: "O Gobi'yi araçla motorla geçeni anlarım da, siz bisikletlileri anlamıyorum. Yol yok biliyorsun di mi?" Evet. Su yok! Evet. Yiyecek bulamayacaksın! Evet. Yolunu kaybetme ihtimalin var! Evet. Bunlara rağmen gidecek misin? Evet. Hayatta kalır da Ulan-Batur'a kaybolmadan gelebilirsen bu adresim, bu telefon numaram, bu da adım, kesinlikle beni ara manyak herif! diyor. :)

Araç bizi sınır şehrinin içindeki tren garının önüne bırakıyor. Bu Moğol arkadaşla ve kızlarla vedalaştıktan sonra şehrin içinde bir market bulup eksikleri tamamlıyorum. Hemen ilk göze çarpan tüm çocukların HELLO HELLO diyip el sallaması, araçların iki defa kornaya basıp selam vermesi oluyor. İyi. Bu demek oluyor ki misafirperver insanlar. Eksikleri tamamlayıp yola koyuluyorum bu arada saat olmuş öğlen 2, sabah 9'da sınır kapısındaydım. Araç bekleme dışında sorunsuz geçtiğim bir sınır kapısıydı bu. Aslında biraz tedirgin de oldum. Hiç tanımadığın bir adama güvenmek zorundasın. Bisikletin eşyaların Çin tarafındayken sen sınırın öbür tarafında onu bekliyorsun, hani basıp gitse hiçbir halt yiyemezsin. Ulan-batur'a kadar gidip yeni Çin vizesi alıp tekrar geri dönmen lazım, bu arada herifi tekrar bulabileceğin de kesin değil. Neyse ki ben sorunsuz geçtim.

Eksikleri de tamamladım, hemen yola çıktım. Şehirden 5 km sonra yol önce çakıla dönüyor, 5 km daha gidiyorsun kuma, 5 km daha gidiyorsun yol yok?. Şimdi, tekerlek izleri var da hangisi benim tekerlek izim olacak. Büyük ve en çok kullanılanı seçiyorum. 5km sonra kendimi bir şantiyede buluyorum. Şantiyedeki adamlar çık yandaki ufak izi takip et diyorlar.
İşte o anda, Gürkan sen bu Ulan-batur'a kaybolmadan var, bir daha hayatın boyunca kaybolmazsın diyorum. Adamın git dediği yola çıkıyorum, birkaç kilometre sonra o yol 3e ayrılıyor, bir 5 km sonra da bir tepenin başına geliyorum, her yerde tekerlek izi var yol sayısı belli değil. Anlaşıldı gps olmadan olmayacak bu iş. Açıyorum gpsi, bir yol izi var da hangisi? Haritadaki yolun olduğu yere geliyorum. Evet tekerlek izleri var. İyi bu diyor ve gpsi kapatıyorum. Neden gpsi kapatıyorsun güneş enerji panelin yok mu diyeceksiniz. Var ama panelin altındaki batarya çalışıyor. Güneş enerji bölümü bozuldu. Bataryayı elektrik ile şarj edip ekstra güç kaynağı olarak kullanıyorum. Ama burası çöl ve ilk bisikleti ile geçecek olan Türk de benim, deneyim yok, mesafeleri bilmiyorum.

Ahmet Mumcu su konusunda beni çok uyardı. Ve o Moğol çocuk da su bulamayacağımı söyledi. Bisikletin üzerinde tam 19 litre su taşıyorum. Bu bisikletin çantlarının ve lastiklerinin ne kadar güçlü olması gerektiğini siz düşün artık.

40 km sonra öyle bir noktaya geliyorum ki; hangi yöne baksanız ufuk çizgisini görebiliyorsunuz. Duruyorum. İnanılmaz bir olay. Bu yolculuk boyunca bana hep sorulan bir soru Gürkan korkmuyor musun?. İşte ilk defa o an korkuyorum. Nasıl bir yerdeyim ben? Arkadaşlar bunu nasıl tarif edeyim, nasıl anlatayım bilemiyorum. Rüzgar yok! Rüzgarın sesi yok! Etrafımda herhangi ses çıkaracak araç, insan yok. Kuş sesi, böcek sesi , sinek sesi YOK. YOK.. Sayın aklınıza ne geliyor? SEEESSSS yok. Ben böyle mavi ve bu kadar büyük bir gökyüzü hayatım boyunca görmedim. Bu nasıl bir yer! Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Sessizlik benim o bağrışımı yutuyor. Bir anda yok oluyor ses. Hıım, Gobi buymuş diyorum.

İyi de ben nereye kamp kuracağım şimdi? Kocaman boş arazi, Gürkan git bir yere kur diyorsunuz da. Kardeşim her yer yol ki burada, herkes kafasına göre takılıyor. Gece votkayı içen bizim çadıra aracı ile dalabilir. Sağa sola bakınıyorum harbiden bir çıkıntı bile yok, alabildiğince düz bir arazi. Tekerlek izlerinin en az geçtiği bir alanı bulup çadırı oraya kuruyorum.

Gece uyku düzenine geçtim. Cidden çok rahatsız edici bir durum. Dışarıda tek bir ses yok. Hani bu iyi, çadırın yanına biri yaklaşsa hemen duyarsın da ben 150 gündür çadır hayatı yaşıyorum, hiç kendimi bu kadar rahatsız hissetmemiştim. Tek duyduğum ses benim tulumun çıkardığı hışır huşur ses o kadar. Ha, bi de gece yıldız olayından bahsedeyim. Büyük şehirlerde yıldızı pek az görürüz. Genellikle tatil yörelerinde yıldızları seyre dalar sevgili ile arkadaşlarla oturur içkilerimizi yudumlarız yıldızlara bakıp.

Türkiye'de de yıldız seyredilir. Gobi'de bu yok. Gobi'de galaksinin tamamı var. Tüm yönlere bak her yer dolu. Bizim alışık olduğumuz hayatın ötesinde bir şey bu sessizlik bu büyüklük. En neticede bu gezegene, bu doğaya, bu yaradılışa, bu olağanüstülüğe sadece saygı duyup bu düzenin bir parçası olduğuma şükrediyorum ve uykuya dalıyorum.

Sabah bir kalkıyorum hava kapanmış, yağmur yağdı yağacak. Çölde kutup ayısı olayı bu işte. Tam yola çıktığımda da yağmur başlıyor. Ama öyle güzel yağıyor ki yağmakla yağmamak arası bir şey. Arkadaşlar bu olayın aynısı Türkmenistan'da Kara-gum çölünde de başıma gelmişti, okuyun aynı şekilde akşama kadar bu yağmur devam ediyor. Ben de böylelikle suyumu az kullanıyorum. Yolda değişen hiç bir şey yok. Akşama doğru bir Moğol çadırı görüyorum. Hemen bisikleti o yöne çeviriyorum. Beni gören 3 köpek koştura koştura üstüme geliyor. Bisikletten iniyorum, hemen ön tarafta taşıdığım kolum kadar bir bahçe hortumunu yerinden çıkartıyorum, ben de köpeklere doğru koşuyorum. Köpekler bakıyor ki bu adamın şakası yok bizi dövecek, hemen geri kaçıyorlar. Yapacak bir şey yok köpek saldırılarına karşı kendimi korumak zorundayım. 3 hafta önce Fransa'dan yola çıkıp Moğolistan Ulan-batur da turlarını bitirecek olan 2 arkadaşa köpek saldırıyor. Bir tanesi dengesini kaybedip bisikletten düşüp kafasından ağır şekilde yaralanıyor. Fransa'dan özel uçaklar falan gelip adamı alıp götürüyorlar. Şimdi durumu iyimiş.

Moğol aile köpek havlamalarına çadırlarının dışına çıkıyorlar. Merakla beni seyrediyorlar. Yanlarına vardığımda . SAYIN BANU diyorum.. Hahahaha Moğolca selam veya merhaba demek. Mükemmel vücut dili hareketlerimle akşam orada konaklamak istediğimi, çadırımı onların çadırının yanına kurup kuramayacağımı soruyorum. Oo hemen çadırı kur diyorlar. Çadır kurma faslı bittikten sonra bana yemek hazırlanıyor. Biraz da sohbet ediyoruz. Elimde Moğolistan cümle yapıları ve sözleri ile ilgili bir kitap mevcut, çat pat konuşuyorum. En güzel yanı anlamam ve anlaşılabilmem. Çin gibi değil.

Yemekten sonra adam hayvanları toplamaya gidiyor. Ben de çadırıma geçiyorum. Birkaç saat sonra herif arazideki tüm hayvanları toplayıp bizim çadırların önüne getiriyor. İlginç olan etrafda bir çit veya o sürünün sağa sola dağılmasını önleyecek özel köpekler yok. Sabaha kadar çadırımın arkasında koca sürü geviş getirip aksırıp tıksırıp durdu. Sabah olunca herif iki kışkışladı sürüyü. Sürü de kendi halinde otlanmaya çıktı.

Sabah kahvaltısında bana kendi hazırladıkları peynirlerden verdiler. Ohhh be! Sonunda peynir yiyebiliyorum dedim. Kendilerinden su istemedim çünkü su bidonlarında aileye yetecek kadar su kaldığını görebiliyordum. Birkaç kare de fotoğraf çektikten sonra tekrar yola koyuldum.

Hava hem soğuk hem de rüzgar karşıdan çok kuvetli esiyordu. Akşama kadar yaptığım en yüksek hız 15km. : ) Kumda veya çakılda gittiğinizi düşünün, karşıdan da güçlü bir rüzgar estiğini.. Harcadığım eforu anlatamam. Öğlen yemeği için doğanın oluşturduğu küçük bir çukurun içine girip kendime makarna yapıyorum ve sonra da son çikolatamı yiyorum. Çikolata bisküvit bu tarz yolculuklarda stok halinde çantalarda bulunmak zorunda. Zırt pırt yemek molası verip ocak kurup su kaynatacak haliniz yok. Sonra bi de benzin ararsınız çölde. :)

Evet Çin malı Kenda lastiğim de bu ağırlığa dayanamayıp sonunda yarıldı. Daha 1000 km bile olmamıştı. Ve yerine Michelen lastiğini takıyorum. Görünürde sağlam. Ne kadar dayanacak görüceğiz. Ön lastiğim Türkiye'den çıktığımdan beri aynı lastik, Rubena Flash. . Lastiğin firması ile görüştüm. Beni Çekeslovakya'ya bekliyorlar. Mümkünse lastiği de onlara göndermemi veya götürmemi. : ) Dedim kusura bakmayın benim İzmir'de bir arkadaşım var Olcay, anı olarak o lastiği istiyor, sizin araştırmalarınıza heba edemem lastiği. :)

Akşama kadar rüzgar karşıdan deli gibi esti, yol alamadım. Çadırı kurduğumda gün batıyordu ve ortalık gene sessizliğe bürünüyordu. Deli olacağım. Çıt yok ya inanılır gibi değil. Kocamaaaaaaann alanda pırt yapsam 10 km öteden oha Gürkan diyebilirsiniz, öyle bir sessizlik var.

Kaç gündür yol alıyorum, sınır şehrini geçtikten sonra iki küçük kasabaya ulaşmam lazımdı ama bu kasabalara ulaşamadım. Çünkü o kasabalar yerinde değildi.. Adamlar çadırları toplayıp gitmişler. Haritamda bir başka kasaba daha gözüküyordu 30 km kala yol yapımı ile karşılaştım. Taşları döküp üstünden de silindir geçmiş, oh be sonunda buna şükür dedim fakat yolu araçlar kullanmasın diye kum tepeleri ile belli aralıklarla kapamışlar eh bisikletde o yolda gidemedi

Haydi bakalım pedalla Gürkan diyorum ve öndeki çantalardan bir tanesinin plastik noktası kırılıyor, haydaaaaaaaaaaa. Türkmenistan'da kancaları güçlendirmiştim. Geri kalanını da demire çevirmek gerek anlaşıldı. Oturdum çantayı tamir etmeye başladım. Küçük bir parça lazım ama bulamıyorum ben de yok, yani elimde kalmamış. Bu arada bir Moğol genç motoru ile gelip yanıma oturuyor. Bana bira ikram ediyor. Haha cebinden kocaman bira çıkartıyor, iç Moğol birası güzeldir diyor. 10 dk sonra beni dürtüp Gürkan arkana bak diyor.. Aaaa iki tane bisikletli geliyor. Len birayı fazla mı kaçırdım? Vay bee oluyorum. Onlar da beni görüyor, yavaşlıyorlar. Ayağa kalkıyorum karşıdan, Waaaaaawww diye bir bağrış geliyor. Ben de koca bir waw patlatıyorum.

Gelenler Malin ve Magnus adında İsveçli genç bir çift. Bu tarihte burada bisikletli görmeyi hiç beklemiyorlarmış. Ben de aynı şeyi kendilerine söyledim. Bu tarih diyoruz. Çünkü hava artık soğudu, hatta kuzeylerde kar bekleniyor. Benden hemen yol hakkında bilgi alıyorlar. Haritadaki ufak şehirleri göremeyeceklerini, sularının ne kadar olduğunu soruyorum. İki kişinin toplamda 16 litre su taşıdığını öğrendiğimde ilerde bir Moğol çadırı olduğunu, su şansını denemelerini söylüyorum. Malin haritada iki kasaba var diyor. Evet var çölün bir tarafında, ben geldiğim yolda görmedim diyorum. Onlar da bana kendi geldikleri yolu anlatıyorlar. Bu yol yapımı şehir dışına çıktıktan sonra bitiyor, sonrasında kumda gideceğimi söylüyorlar ve Choir şehrine varıncaya kadar 2 küçük kasabadan su alabileceğimi de ekliyorlar. Sainsand'de kaldıkları otelin fotoğrafını gösteriyorlar, kasabada internet cafenin olduğunu da ekliyorlar. Bunlar sevindirici haberler. Malin kuzeyde kar bekleniyor haberin var di mi diye soruyor. Evet diyorum, o zaman sana iyi eğlenceler diyor... :D Bu arada Magnus beni yanına çağırıyor. Ön lastiğini gösteriyor, Rubena flash! :D Ben böyle güçlü lastik görmedim diye ekliyor. İsveç'den beri o da aynı lastiği kullanıyormuş, onunkinin de üstünde sayısız yarık var. Enes'cim tek değilim yani. O da arka lastiğini yarmış. Ve bulabildiği iki markadan da şikayetçi. Bunlardan biri Maxssis; bu kadar kötü lastik görmedim diyor. Benim arkadaki Michellen içinse uzun süre seni götürür diyor göreceğiz.

Uzun bir sohbetden sonra ayrılıyoruz. 30 km yolu karşıdan gelen rüzgardan dolayı gene akşama doğru anca tamamlıyorum. Açlıktan öleceğim ve yorgunum fakat kasaba ve otele varmayı başarıyorum. Otel fiyatları uçmuş durumda. 3 otel geziyorum aynı fiyatta. Yapacak bir şey yok kalacağım birinde. Çiftin önerdiği otele gidip orada konaklıyorum. Geceliği 40 dolar. Ben Pekin'de bu kadar para vermemiştim otele, 1 gece bu otelde konaklıyorum.

Sainsad Moğolistan'daki iyi şehirlerden biri. Bana göre aslında şehirden çok bir kasaba . Fakat bu çölün ortasındaki kasabada mastercard ve visa kullanabiliyorsunuz. Çin'de, Pekin'de kullanamadığım kredi kartımı bu şehirde kullanabiliyorum. Ee bir ülkenin yer altı kaynakları bu kadar fazla olursa Amerika Kanada ne yapar, bu ülkeye zıplar. Ehh master ve visa da onlarla birlikte zıplamış işte. Bu şehirde bir gece dinlenip yoluma devam ediyorum.

Sabah yola çıkacağım günlerdir esen rüzgar kara bulutları getirmiş ben de nerde kaldılar diye merak ediyordum. Akşam çadırı kurduktan, yemek yedikten sonra bir yağmur başlıyor. Ellerimi açıp yukardakine sağolasın diyorum, biliyorum benle beraber yol aldığını. Yahu bir yağmur yağıyor. Aklıma Türkmenistan'daki sel olayı geliyor. Orada da yağmur yağmış ve sel olmuştu (Ulan-batur'a geldiğimde elçilikte söylüyorlar, burada da sel oluyormuş çölde). Bir anda hasiktir hemen çadırın konumunu hatırlıyorum. Pek su tutacak alan gibi değildi. Sele gerek kalmayacak, yağmur çadırı yırtacak yahu. Nasıl yağıyor! Ben de çadıra dayan koçum o kadar yol geldin benle gözünü seveyim beni yarı yolda bırakma diyorum hahaha. İşte tek başına seyahat etmenin sonuçlarından biri; konuşursunuz böyle arada bir kendi kendinize. 1 saat aralıksız o hızda yağıyor, o bitiyor rüzgar başlıyor. Uyku tulumuna geçmiş yatmışım çadırın direkleri esnemekten benim tulumun üstüne kadar geliyor. Kırıldı kırılacak. Elimle destek verip ben de itekliyorum. Bu nasıl bir çöl arkadaş. 2 saat çadırın içinde önce yağmur sonra rüzgarla savaştıktan sonra her şey biranda duruyor. Ne yağmur, ne rüzgar. Ses yok. Çıt yok ya çıt!!! Gel de çıldırma. Açıyorum fermuarı şöyle bir dışarı bakıyorum. Sanki bir halt görecekmişim gibi süper bir sessizlik var. Geri tuluma dönüp yatıyorum. Koca çölde sadece o tulumun sesi duyluyor.. Sessizlikten korkacağım hiç aklıma gelmemişti..

Kuzeye çıktıkça hava ciddi anlamda sertleşmeye başlamıştı. Akşamları saat 5 veya 6'ya kadar pedal çeviriyordum fakat alan düz olduğundan ve delice esen kuzey batı rüzgarından dolayı kamp kuracak yeri cidden çok zor buluyordum. O rüzgarda çadırı kurma işi ayrı bir işkence. Yol yapım çalışmasında kullanılan kum ve çakıl alınan bazı çukurlar buluyorum, rüzgardan etkilenmemek için o çukurların içinde günlerce kamp kurdum..

Bu arada çöle bir yol yapım çalışması başlamış fakat 10 seneye biter gibi. Asfalt sadece şehirlerde mevcut. Onu da kasabanın her tarafında bulamazsın, belli bir alan. Kasabadan çıktığın anda asfalt falan kalmıyor. Sainsad'den sonra kumun rengi değişiyor ve hatta bitki örtüsü çıkıyor. Kuru bir ot ama her tarafı dikenlerle dolu. Şimdi bi de bu başladı. 3 gün boyunca da dikenlerin arasında yol sürdüm. Akşamları çadırı kurduğumda önce lastiklerde dikenleri çıkartıyordum. Rubena'dan bir gün cımbızla 37 diken çıkardım, 2 patlak. Michelen'den de 22 diken çıkardım, 3 patlak. İki akşam boyunca bu aynı şekilde gitti. Bir gün uyurken altımdaki matın havasının indiğini fark ettim. Şişiriyorum 1 saat sonra iniyor taşların üzerinde uyumaya başlıyorum. Mat patlamış. O minik dikenler çadırın altından patlatmış matı. o patlağıda bulamıyorum. Bulamadığım için son ulanbatur a kadar taşların üzerinde o şekilde yatıyorum. Bel ağrısı başlıyor.

Bu arada bisikletin ayaklığı gene kırıldı bu kaçıncı bilmiyorum. Türkiye'ye döndüğümde ilk işim kendime demirden bir ayaklık yaptırmak olacak.

Bir gün güzel bir lastik izi yakaladım. Kum sert ve bisikleti fazla sarsmıyor. Arkaya bir baktım meşhur Sibirya Ekspresi geliyor hızımı arttırdım. Zaten o trenler de fazla hızlı gidemiyor. Yan yana geldik başladım trenle beraber aynı hızda gitmeye! :D Evet hadi çöl bir derece, dünyanın en ünlü ekspresi ile kaç kişi bisikleti ile 4 dk boyunca yan yana gitmiştir??? Makinist kornaya basıyor. Tebrik ediyor. El sallıyorum ve yavaşlamaya başlıyorum bu arada birileri kompartmandan fotolarımı çekiyor. Hani yurt dışında birilerinin sitelerinde veya artık bazı insanların albümlerinde yer alacağım kesinleşti. İŞTE BU MANYAK TÜRK, TRENLE YARIŞTI diye. :D Güzel bir duyguydu, kaç defa yapabilirdim ki, işte bu da anılarıma yerleşti.

Günlerce kumda ve rüzgara karşı pedal çevirmekten yoruldum. Cidden artık yorgun ve bitkin düşmüştüm. Yeri geldi suyum bitti, çişimi arıtıp devam ettim. Bir öğlen Gpsi açtım. Gobi çölünün haritada çizilmiş bitiş sınırını gördüm. Çok yakınımdaydı. Birkaç km pedalladıktan sonra o alana geldim, bisikletimden indim. Kameranın ayaklığını kurdum ve bir video çektim. Web sayfasında o videonun küçük bir bölümünü zaten seyrettiniz, Gobi’yi bitirdim diye. Aslında o video biraz uzun. Orda kumların üzerinde 1 veya 2 saat yığılıp kalmıştım. Ayşe Yıldız videoyu seyreder seyretmez "GÜRKAN KOLLARINI KALDIRAMIYORSUN, NASIL BIR YORGUNLUKTUR BU!" demişti.. Kum, bozuk zemin ve kuzey batı rüzgarı..... Off hala bitirdiğime inanamıyorum.

Bu sınırı geçtikten sonra Choir şehrine varıyorsunuz. Şehre daha girer girmez asfalt yolu görüyorsunuz . OHH BEE SONUNDA! diyorum. Choir şehri ile Ulan-batur arasında asfalt yol mevcut. Hatta bu asfalt yol kuzeye, yani Rusya'ya kadar devam ediyor.

Choir şehrine vardığımda mutlu oluyorum, günlerdir arazideyim. Toz toprak içinde her yanım. Hemen bir otel bulmaya çalışıyorum, buluyorum da ucuzundan ama duş yok diyor. Başka otele gidiyorum onda da duş yok. Choir şehrinde duşlu otel yok arkadaş. Bu nasıl iş lan. Nerde duş alıyor bu insanlar. İngilizce bilen de yok. El kol hareketleri ile gösteriyorum. Anlıyorlar duş istediğimi ama yok yapıyorlar. Daha fazla uğraşmayıp pis halimle odaya girip yatıyorum erkenden.

Akşam kapı çalıyor, hayırdır diyorum. Bıçağı hazırlayıp uzanabileceğim bir yere koyuyorum. Şehirleri falan görseniz her zaman tedbirli olmanız gerektiğini anlayacaksınız. Kapıdakiler asker olduğunu söylüyor, kapıyı hafif aralayıp bakıyorum. 2 tane üniformalı herif. Kapıyı açınca içeri giriyorlar, eşyalarıma şöyle bir bakıp pasaportum isteniyor. Ardından şehirden ne zaman gideceğimi soruyorlar. Ben de yarın sabah gideceğim, durmayacağım şehirde diyorum. Sonra da arkalarını dönüp gidiyorlar. Len bir hoşgeldin de. Şehirden ne zaman gideceğim.. Eee kovaydın!

Sabahın 4 buçuğu, hava -16 derece. Hemen bir kahvaltı olayına girdim Sonra şu asfaltı bir ağlatalım. Gobi çölünde bu kadar süre geçirince hangi saatler arası hava soğuk, hangi saatlerde rüzgar ne yönden esiyor çok iyi biliyorum artık. Beşe doğru yola çıktığımda rüzgar arkamdaydı, 2 saatim var. 2 saat sonra bu rüzgar yön değiştirecek. 20-35-40-55 budur beee! Yol bomboş ve güzel bir asfalt, özlemişim işte bunu. Şu durumda haritaya bakıyorum, 4 gün Ulan-batur diyorum.

Choir'in hemen dışında herkesin "ölü rus şehri" dedikleri yeri görüyorum. Eskiden Choir şehri Rusya'nın Moğolistan'daki en büyük hava birliğine sahip şehriymiş. Ruslar Moğolistan'dan çekilince burayı da terk etmişler. Dışarıdan birkaç kare poz çektim. Ana giriş kapısında iki Moğol çadırı duruyordu, ben bu alanı daha yakından görmek istediğim için bisikletle ana giriş kapısına 5 km geriden araziye daldım.. Sonra da durdum; ulan şimdi burada mayın falan da olur ha, dur bakim bir tekerlek izi var mı? Hah tekerlek izi de buldum devam. Harbiden de terk edilmiş kocaman bir şehir. Mig hangarları büyük bloklar, marketler alışveriş yerleri. Şehrin içine girmeden geldiğim yoldan geri dönüyorum. Ana kapının oradaki iki Moğol çadırına bakıyorum. Bacalarından dumanlar çıkıyor. İyi de siz burada neyi bekliyorsunuz? : ) Bu şehir terk edilmiş ama şöyle bir terk ediliş: Geri dönebiliriz.

Zaman geçtikçe rüzgarın yönü de değişiyor. Öğlen olmadan kuzey batı rüzgarı yerini alıyor. Neyse ki artık yol asfalt diyorum, hani kendimi teselli etmeye çalışıyorum. Hava oldu -9 derece. Bu içi polarlı su geçirmez eldivenimin içinde parmaklarım donmaya başlıyor. Parmakları elciklerin arkasına alıyorum ve yumruk şekline getiriyorum. Rüzgar akşama doğru inanılmaz bir şiddetle esmeye başlıyor. Güneş de gidince hava sıcaklığı -15 kadar düşüyor

Kamp atma zamanı geldi. Ama ne bu delice esen rüzgarın önünü kesecek alan var ne de beni kamufle edecek. Bisikletten yandaki minik tepelerin arkasına yürümeye başladım Bu tepelerden birine çıkınca yaklaşık 10 km ilerde bir yerleşim yeri olduğunu fark ettim. Çok yorulmuştum ve aynı zamanda suyum çok azdı. Choir'de su takviyesi yapmadım, nasıl olsa yolda yerleşim yerleri var artık diye ama bu minik kasaba ilk rastladığım yerdi.

Havanın kararmasına yakın kasabaya varmıştım. Hemen yolun kenarındaki ilk eve gittim. Beton evin kapıları kapalıydı. Arka taraftaki Moğol çadırından çıkan soba dumanını görebiliyordum.. Birkaç defa seslenince bir kadın dışarı çıktı. Yanıma kadar gelip beni iyice süzdü. Ben daha çadır kurmak için yer arıyorum demeden beni içeri davet etti. Çitlerin kapısını açtı ve içeri girdim.

Diğer çadırdan da bir adam çıktı. Kendilerine teşekkür ettim ve bir alan gösterip oraya çadırımı kurabileceğimi anlatmaya çalıştım. Fakat onlar beni önce çadırlarına misafir ettiler. Vav şu ana kadar gördüğüm en büyük ve içi en güzel döşenmiş çadırdı bu. Yataklardan birinin boş olduğunu, çocuklarının Ulan-batur'da okulda olduklarını söylediler. Bu elimdeki Moğolca minik el kitabı bayağı işe yarıyordu.

Akşam yemeğinde bana makarnalı etli bir yemek yaptılar. Tabi ben makarna diyorum da kendi elleri ile açtıkları makarna ile ramen arası bir şey bu. Yabancılar bu et yemeklerini sevmiyorlar ama ben bayılıyorum yahu! Çok güzel oluyor bunların tadı.. Et kokusuna bazı insanlar dayanamaz, buram buram et kokuyor. Aslında benim yolculuğum boyunca yemek seçme lüksüm hiç olmadı. Hani bunu yemem diyemiyorum veya içemem olmuyor. Açsan veya susadıysan alternatif de yoksa yiyecek veya içeceksin.

Bir ara tuvaletimi yapmaya dışarı çıktım. Tabi üstümdeki kıyafetleri değiştirdikten sonra. Aman allahım o nasıl soğuk öyle!!! Bir çok insanın tuvaleti varsa yapmak bile istemez. Sanırım dağcı arkadaşlarım beni bu konuda gayet iyi anlayacaklar. Biraz argo olacak ama arkadaş siz nasıl sıçıyorsunuz dağ başında!? Bu ne yahu! Ulan benzin ocağını mı yaksam yan tarafta tuvaleti yaparken diye yemin ederim düşündüm. Bu bir yetenek işi işte, o rüzgara karşı çömelip boş arazide bir yap bakalım sıçratmadan. Rüzgara kıçını verdin mi ayrı bir sorun, ön tarafı verdin mi ayrı bir sorun. 7 aydır yoldayım hiç bu kadar zorlanmamıştım bunu yaparken. Neyse tecrübe işte.

Çadıra geri dönüyorum. Bu arada soba yanmıyor ama bu çadır inanılmaz şekilde sıcak. Ve çadırın tepesinde de koca bir delik var baca sistemi için. Bir başka çadırda içerdeki hava sirkülasyonunu toz ve ışık oyunları sayesinde çok güzel seyretme imkanım olmuştu. Çadırın tavan bölümündeki bu dizayn içerde hava sirkülasyonunun en iyi şekilde olmasını sağlıyor. İçerdeki hava daireler çizerek o delikten dışarı çıkıyor. Dışarıda bulunan kalın bez su geçirmiyor, onun hemen arkasına hayvan yünlerinden oluşan bir duvar örüyorlar. Sonrasında çadırın iskeleti var. İç tarafta ise bu hayvan yünlerinden oluşan duvar iki kat ve üstünü de halı ile kaplıyorlar, bu halılar da özel. İçerde hava sirkülasyonu olurken ısı kaybı bu yünler sayesinde en az düzeyde oluyor, ısıyı tutuyorlar. Bu arada dışarıdaki soğuk içeri zaten girmiyor.

Girlerin içindeki eşya düzeni de hemen hemen aynı. Bu son misafir olduğum Girde çamaşır makinası ve uydu televizyonu da mevcuttu. Gene yan tarafta aynı tarz bir çadır daha, onda da erzaklarını saklıyorlardı.

Bu çadırda bir önceki gün kaldığım Choir şehrindeki otelden kendimi daha güvende hissettim ve uzun bir aradan sonra güzel bir uykuya dalmışım.
Burma (evin hanımı), sabah gene etli bir kahvaltı hazırladı. Oh valla sabah sabah et yemek iyi geldi. Akşamdan bir hesap yapmıştım; bugün iyi pedallarsam akşama Ulan-batur'a varabilirdim. Çadırdan dışarı bir çıktım abowwww kar yağmış! :D Ama çok ince bir katman oluşturmuş yerde.. Rüzgar da yok, tam zamanıydı işte. Beni misafir ettikleri için aileye teşekkür ettim ve pılımı pırtımı toplayıp hemen yola koyuldum.

Akşama kadar iyi bir performans sergileyip bitmiş bir vaziyette kendimi şehrin içinde buluyorum. Çölde o kadar sessizlikten sonra Ulan-batur'daki gürültü çekilir gibi değil.

Gpsi açıp bakıyorum şehrin neresindeyim diye. Oh be sokaklar yollar haritalar gözüküyor, şehir merkezine doğru ilerliyorum. Henüz kimseye bir şey sormadım. Yollar düz olmasına rağmen bisiklete binen kimse yok. Herkes bana bakıyor. Ulan-batur hiç de öyle düşündüğüm gibi bir şehir değil. Ben biraz daha kasaba tarzı küçük bir yer beklerken adam akıllı bir şehir çıkıyor. Şehir merkezine geldiğimde Türk elçiliğinin yerini soruyorum. 4 bina ilerisini gösteriyorlar. Vay be ne şanslıyım.

Elçiliğin önüne vardığımda tamamdır diyorum yeter, pedallayacak halim kalmıyor. Saat akşam 6 olmuş acaba elçilikte çalışan birileri var mı hala diye de düşünüyorum. Aklıma Umut Bey geliyor. Bu tura çıkmadan önce elçiliklerimizden ilk o bana dönüş yapmıştı. Ülke hakkında bana genel bilgi verip iyi yolculuklar dilemişti. Fakat kendisi görev değişikliğinden dolayı artık burada değildi. Çin'de Turhan bana, Gizem Hanım'ın Umut'un yerine geçtiğini önceden söylemişti. Kapıyı çalıyorum. Türk olduğumu söylüyorum bir adam kapıya geliyor. Adı Celal, Moğol. Bizim polis akademisinde okumuş. Sizden haberimiz vardı, buyurun gelin diyip içeri davet ediyor.
Gizem Hanım'ın yanına çıkıyorum, kendisi de ordaydı. Oturup bir soluklanıyorum. Tabi Çin'den ayrıldıktan sonra kendilerine hiç haber vermemiştim, telaşlanmışlar. Elçimiz Asım Bey'de çok merak etmiş. Haklılar, mesaj atmalıydım. Oturup biraz sohbet ediyoruz. Ben bu arada idari işlerden Nurullah Bey'le ve Dilek Hanım'la da tanışıyorum. Hikayemi kesik kesik anlattıktan sonra bana bir otel bakıyoruz. Moğolistan'da hırsızlık çok fazla olduğundan kalacağınız yer çok önemli. Beni en ucuz otellerden birine yönlendiriyorlar, ertesi gün görüşmek üzere ayrılıyorum.

Otele gidiyorum, ücretini soruyorum, cüzdana elimi atıyorum. Gizli gözü açıyorum ana dolarlar yerinde yok! O gözlerden o paraların düşmesinin de imkanı yok. Ben bu cüzdanı, yani belliği sadece 3 defa yanımdan ayırdım, o da Gobi'de çadırlarına misafir olduğum insanlarda. Hani parayı kaybetsem bu kadar üzülmezdim. E bu ailelerden hangisi yaptı şimdi. Çok üzüldüm. Bir bardak soğuk su içtim giden 200 dolara..

İçerken de Enes'in sözü aklıma geldi: "Gürkan senin de hep tuvalete gittiğinde başına birşeyler geliyor." Harbiden öyle.

Odaya girer girmez kirlileri çıkartıp poşetliyorum. Bu sefer elde yıkamayacağım, en son ne zaman çamaşır makinasında yıkadım bunları onu bile hatırlamıyorum. Şu matı hemen çıkartıp şişiriyorum, günlerdir bulamadığım o patlak yüzünden hep taşlarda yattım. Uyku tulumunu da çıkartıyorum havalandırmak için. Bu arada kapı çalıyor, açıyorum, resepsiyondaki kız geliyor odanın ısı sistemini çalıştırmak için. Bu arada yatağın üzerindeki mat ve uyku tulumunu görüyor hazır bir vaziyette. "Arazide fazla kaldınız biliyoruz ama bizim yataklarımız rahat, yorganlarımız da sıcak tutar sizi" diyor başlıyorum gülmeye...

Ulan-batur'da ikinci günümde şöyle ufaktan bisikletimle bir şehir turu atıyorum. Bu şehir düşündüğümden daha iyi çıkıyor. Öncelikle her mağazada rahatlıkla kredi kartınızı kullanabiliyorsunuz. Ben bunu Çin'de yapamamıştım. Ayrıca bir çok yerde karşılaşmadığım, bulamadığım ekipmanları bu şehirde dükkanlarda buldum.
Gizem ve Nurullah bana Moğolistan'da her türlü konuda çok yardımcı oluyorlar, ikisine de buradan teşekkür ediyorum.

Üçüncü gün elçimiz Asım Bey ve eşi Güzin hanım, beni yemeğe davet ediyor. Yurt dışında bizi böyle insanların temsil etmesinden inanın çok mutlu oluyorum. Elçilerimizin hepsi birbirinden iyi ve aydın insanlar. Denk geliyoruz, MNG kargonun kurucusu Ahmet Bey de bir iş için Moğolistan'da bulunuyor yemekte kendisi ile de tanışıyorum. Güzel keyifli sohbetler ediyoruz.

Aynı zamanda 4. Üniversiteler arası boks şampiyonası da burada yapılıyor, bizim gençleri de seyretmeye gidiyorum. Bizim sporcularla tanıştığımda ve nereden gelip nereye gittiğimi söylediğimde aynı soruları defalarca sordular. "Abii sen ne yaptın, biz uçakla zor geldik!" :D Hepsi birbirinden iyi sporculardı ve hemen hemen hepsi altın madalya kazandı. Türk heyetinin başında Türkiye nin değerli öğretim görevlilerinden Sedefhan Oğuz vardı.

Asım bey ve eşi Güzin hanım bizleri bir gün Moğolistan'ın en güzel lokantalarından birinde öğlen yemeğine davet ettiler. Saatlerce çok güzel muhabbet ettik. O masada Sedefhan hoca konuşurken bir şey dikkatimi çekti. Ne anlatırsa anlatsın dinlemesi keyifliydi. Aynı benim rahmetli hocam Ünsal Oskay gibi, Anlattığı herşeyden aslında bir ders çıkartıyorsunuz. Meğer ikiside aynı Üniversitede ögretim görevlisi olarak da bulunmuşlar. Ve işte bır kere daha dünyayı küçültüyorum. Sedefhan hoca benim çocukluk arkadaşımın ailesi ile çok yakın arkadaş cıkıyor. Yani 8000 km sonrada bu oluyor ya pes daha ne olsun.

Gene o hafta içi Rus elçiliğine gittim. Fakat geçtiğim ülkelerden dolayı mıdır nedir, bana vize vermeye pek yanaşmadılar. Ben de elçiliğimize durumu illetim. Asım Bey çok teşekkür ederim, bizzat kendisi ilgilendi. İnşallah önümüzdeki hafta Rusya için vizem çıkmış olacak. Şimdi Rus vizesini beklerken orada bir de Moğol bir kızla tanıştım benle aynı yaşta. Moğolistan'ın eski sanatçılarından birinin kızıymış. Bekleme sırasında muhabbet muhabbeti açınca beni cumartesi günü arkadaşları ile yemeğe davet etti yol anılarımı dinlemek için, tabi zevk duyarım dedim.

Asım Bey bana bır basın toplantısı ayarladı. 10 kadar basın kuruluşu benim projemi dinleyip haber yapmaya geldi. Küresel ısınmaya karşı Moğolistan ne gibi önlemler alabilir onları dile getirdim. Benden birkaç gün önce de Arjantinli bir bisikletçinin demeç verdiğini öğreniyorum. Kendisine e-mail attım ama bir geri dönüş alamadım, o da Rusya'ya gidecek olmadı yolda yakalarım artık veya o beni yakalar. :D

Bir akşam Gizem'le birlikte Almanya'da eğitim almış iki müzisyenin konserine gidiyoruz. Yan flüt ve piano. Muhteşemdi. Gözlerimi kapatıp dinleniyorum salonda.

Haftasonuda bu elçilikte tanıştığım arkadaşın yanına gidiyorum. O ne! 5 tane kadın birbirinden güzel. Masaya oturuyorum yemekleri sipariş ediyoruz. Hepsi Moğol, benim yaşlarımda, biri hariç hepsinin çocuğu var. Yemekten sonra bir şişe viski açıyorlar, bu arada benim hikayemi dinliyorlar, sonra ben de onlarınkini. Hepsi çalışıyor, kocalarınız nerde diye sorduğumda evde çocuklara bakıyorlar diyorlar. Önümüzdeki sene Türkiye'ye tatile gitmek için de plan yapmışlar. Bu arada ikinci viski açılıyor, ben böyle içen kadınlar görmedim. Sonra da "akşam club'a gidiyoruz, bize katılmak istemez misin?" diye soruyorlar. İstemem mi, gelirim tabi diyip ayaklanıyoruz. Atlıyoruz bir taksiye 6 kişi. :D Hop adını hatırlamadığım bir club. İçeri bir giriyoruz ki cennet cennet! Mekanı çok güzel yapmışlar, aynen cennet gibi dekorasyonu.... Masamızda önceden ayırtılmış.

Haydi bakalım hop eller havayaaa derken bir bakıyorum hatunların biri arkamda biri önümde. Diğerleri yanımda. Mıncıklanmaktan hala kıçım ağrıyor. Hikayenin geri kalanı kitaba diyorum..

İşte Rusya vizesini beklemekteyim.Bunun dışında tüm malzemelerim Hazır. - 30 a kadar ekipmanım dayanır diye tahmin ediyorum.

Atılım ünüversitesinin bir hafta önce yolladığı kargo da elime ulaştı, bir kaç bayrak ve tshirt den oluşan bu kargonun içinde Gürngörler bisikletten Burak güngörün yolladığı dişli lastiklerde elime ulaşltı. Şimdi herkes sorucak hangi marka diye söyliyeyim rubena. Bu lastikleri Tacikistanda test etmiştim. Gayet iyiler ve hafifler.Atılım üniversitesine ve güngörler bisiklete de teşekkürler

Facebookdaki fotoğraf albümlerinin hemen arkasından bu yazıyıda siteme koymuş oluyorum. :D Oh be rahatladım haha!!

Ek: Bu tuvalet mevzusunu dağcı arkadaşım kardeşim Cihad Özyurt'a Sordum.. Kardeşim dağın başında o soğuk havada allah aşkına siz nasıl sıçıyorsunuz? Verdiği cevap.
Psikolojini güçlendirmen lazım. hahaha

2 Ekim 2010 Cumartesi

Moğolistan

Yazı olmadığını söylemiştim aslında var fakat henüz bitirmedim. Çünkü yazıtlara gitmedim henüz.. Ama size kısacık bir video seyrettireyim dedim. Moğolistanda pedallamak böyle bir şey işte. ( bu video da ağza bal çalıp kaçar gibi oldu)









Bu Bisikleti ile Moğolistan'ın Gobi çölünü geçen ilk Türk ün videosudur..