27 Ağustos 2010 Cuma

Geç gelen Özbekistan görüntüleri

Çin içinde pedallamaya devam ediyorum. Önümüzdeki ay da aynı şekilde geçecek. Asya kıtasının öbür ucuna varmama sadece 395 km kaldı. Bu arada günlerdir yağmurda pedallıyorum. Taşan nehirler, tıkanan kanallar, bok kokan köyler, çamura bulanmış bisikletim ve ben. Baktım ki bok kokuyorum, tamam insanlıktan çıkmanın alemi yok, otel yolu gözüktü dedim. Eh internete ulaşmışken de kamp yaptığım gecelerde hazırladığım videoları sizlerle paylaşayım. Bu arada yeni yazımı da yazıyorum çok komik olaylar var. :)

İyi seyirler.

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Çin'de ikinci ayıma girdim, vizem yenilendi.










Dinbao şehrine gitmek de pek kolay olmadı. Hava yağmurluydu. Herkesin haberlerde seyrettiği Çin'deki sel olaylarının gerçekleştiği eyalet arkamda kalmıştı. Gerçi oralardan geçmiştim ben ama yağmur bana doğru geliyor o da ayrı bir durum.

Kaldığım yerde haberleri seyrediyorum. Çin'de İngilizce yayın yapan bir kanal buldum. Bu yağışlardan ötürü Çin'in kaybı ve zararı ciddi boyutlarda. Çarpık yapılaşma dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da mevcut. Belki de en büyük çarpık yapılaşma Çin'de. Doğa bunu affetmiyor bedelini de masum insanlar ödüyor.

Zamanla insan kendi hırslarından arınıp doğa ile birlikte yaşamayı daha iyi öğrenecek, eğer bu dünyada yaşamak istiyorsa…

Yollar gayet güzel olduğundan akşama kadar 140 km çok rahat alıyorum. Şehre vardığımda kalacak bir otel bakınıyorum. Çamur içindeyim. Bacaklarım, kollarım ve yüzümden çamur akıyor. Görenler önce hayretler içinde bakıp sonra baş parmaklarını yukarı kaldırıp gülümsüyorlar.

Otel buluyorum, yerleşiyorum, duşumu alıyorum. Tam yatağa uzanıyorum kapı çalıyor. Açıyorum kapıyı ve bana şunu diyorlar: "Kusura bakmayın bizim otelimiz yabancı kabul edemiyormuş buyurun paranız." Eşyalarımı geri topluyorum, bisiklete yerleştiriyorum. Aşağıdakilere "Burada bu kadar insan çalışıyorsunuz, otelinizdeki kurallardan haberiniz yok!" diye bağırıp bir kaçta Türkçe küfür edip dışarı çıkıyorum.

Sokakta otel aramaktan gene sırılsıklam ve çamur içinde kalıyorum. Neyse bir otel bulup yerleşiyorum. Tesadüf eseri otelde İngilizce bilen gençler de var. Hep birlikte yandaki restorana gidip oturuyoruz. Ben kendimi tanıtıyorum gezgin olduğumu söylüyorum. Çocuklardan biri yüksek sesle Türkiye'den bisikletle geldiğimi söyleyince restorandaki çalışan, yemek yiyen herkes bir anda bana dönüyor. Teker teker yanıma gelip foto çektirmeye başlıyorlar. Fotoğraf çekimlerinden sipariş verdiğim yemek soğuyor. Bu sırada gençler bana yöneltilen soruları inglizceye çeviriyorlar ben de cevaplıyorum.

Sokağa çıkıyorum. Sokakta da fotoğraf çektiriyorlar. Hemen yandaki otele gideceğim gidemiyorum. Diğer Çinliler soruyor kim lan bu herif diye. Dillerini anlamasam da tahmin edebiliyorum. Çocuklar Türkiye'den bisikleti ile gelen gezgin dediklerinde, Allah sokaktakiler de fotoğraf çektirmeye başlıyor. Şehrin adı Dimbao. Abi gidiyorsunuz esnafa Gu’gaaaaannn diyorsunuz (Çince adım) hepsinin telefonunda fotom mevcut. Söylüyorsunuz bir Ramen ve bira en kıyağını indirimli fiyatta getiriyorlar. Son akşam para almadılar. Ertesi gün yola çıkıyorum diye.

Mesela bu çocuklardan birinin adı Jim. Beni Sanmexia şehrine davet etti. Bu şehri ben geçecektim ama davet edildiğim için gittim. Gene bu gençlerden birinin ablası Chong, şöyle bir yardımda bulundu: Sim kartım başka eyalete ait olduğu için kontür yükleyemiyordum. Kendi banka hesabından halledip bana yardımcı oldu. Otel görevlileri kıyafetlerimi bedavaya yıkadı. Neden biliyor musunuz çünkü bu insanlar çok az yabancı görmüşler. Kalabalık bir şehir olmasına rağmen gelen yabancı sayısı çok az. Bu şekilde misafirperverliklerini gösteriyorlar.

Hunga Pass Tower 'ın nerde olduğunu öğreniyorum. Tam benim yolumun üstünde, araçla gitmeye gerek yok oraya kadar bisikletle giderim diyip iki gün kadar bu otelde dinleniyorum. Bu dinlediğim gecelerden birinde inanılmaz bir sesle yataktan kalkıyorum. Bomba patladı sanırım diyip bekliyorum, cama yaklaşmıyorum. Arkasından bir tane daha patlıyor. Duvardaki kolonlarda sesin titreşimini hissedebiliyordum. Bu nasıl bir gök gürültüsü! Arka arkaya bir başladı! Sokakta ne kadar araç motorsiklet varsa hepsinin alarmları çalışmaya başlıyor ve yağmur bir başlıyor ki camı kırıp içeri girecek. Pencereyi açtığımda gökyüzündeki yıldırımları görüyorum. Ulan iyi ki dışarıda kamp atmamışım.. Çadır çamura bulandı mı temizlemesi zahmetli oluyor ondan üşeniyorum yoksa yağmur, yıldırım, kar, fırtına, böcek, kurt artık iplemez durumdayım. :D

Ertesi gün yola çıktığımda gene yağmurda pedallıyorum, kaçarı yok. Aslında iyi de oluyor, hava çok sıcaktı bu yağmur iyi geliyor. Karadenizde ilk pedalladığım günler aklıma geliyor. Ayşe, Funda, ben, Enes, üstümüzde yağmurluklar falan. Şimdi halime bakıyorum da ne yağmurluk var ne bir şey. Artık yağmurda kıyafetlerim ayaklarım yüzüm gözüm çamur içinde yol almaya alışıyorum. Bir avantajım da üstümdeki kıyafetlerin hafif ve çok çabuk kuruması böylelikle de hasta olmuyorum.

Hunga Pass Tower işaretini görüyorum fakat benim yolumun 17 km dışında başka bir yönde çıkıyor. Gidilir mi? Gidilir tabi ki de. Akşama bekleyen ne bir karımız var ne de bir yerlerde birisi bana en güzelinden Türk yemeklerinden oluşan bir sofra hazırlıyor. Böyle fazladan fazladan o kadar çok km yaptım ki. :D Gezgin dediğin rotasını yoldayken çizermiş. (bunu Nathan demişti)

Hazır Nathan demişken kendisi benim için önemli bir dost bir yol arkadaşıdır. Çünkü Özbekistan'da bin bir zorlukla kendisine yetişip birlikte pedalladığım ilk yabancıdır. Şu anda Kırgızistan'da Bişkek'de parça bekliyor, bekli de yola çıkmıştır bilmiyorum. Nora ve Benjamin Pekin'e trenle gitmişlerdi, vizelerinin yenilenmesini bekliyorlar. Yenilenir yenilenmez onlar da Xian'a dönüp güneye Vietnam'a doğru yola çıkacaklar. Young ve Choung onlar Xian'dan ayrılıp güneye doğru şu anda pedallamaktalar, umarım durumları iyidir. Selin olduğu yolların yıkıldığı bölgedeler. Gene Terry ve Elena trenle seyahatlerine devam ediyorlar. Çin'in en güneyinde bir yerdeler, vizelerini yeniliyorlar. Alman çift Obi ve Tela Hongkong'a yakın bir yerdeler. Philip Matheuw ve Karen Pekin'e varmışlar. Matheuw soruyor, ne zaman gelirsin diye. O da Moğolistan'a geçiyor. Dinlendikten sonra "Sen pedalla, ben arkandayım. Rusya'da bir yerde yakalarım seni." diyorum, gülüyoruz. Geze geze gidiyorum kardeşim ben. Ama Pekin'den sonra Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'a kadar performans sergilemeyi düşünüyorum. Eeee çöl de öyle geçilir ama di mi. :D

Hunga Pass Tower Sanmexia şehrini koruma amacı ile yapılmış ön savunma kalesi. Sanmexia'a 50 km uzaklıkta. Kalenin bulunduğu alandaki gözlem kulelerinden birine çıkıp surun kenarına oturuyorum, ayaklarımı da aşağı sarkıtıyorum. Yağmur şiddetini biraz arttırıyor. Kalenin önündeki o geniş alana sis çökmüş durumda. Gözlerimi kapatıyorum, bu gözlem kulesindeki askerin gözünden yüzlerce yıl önce yapılan o savaşları hayal etmeye çalışıyorum. Yağmurun sesini bir anda savaş çığlıkları, kılıçların sesleri ve at sesleri alıyor zihnimde. Binlerce bayrak görüyorum renk renk. Sonra gözlerimi açıp şimdi kaleyi gezebilirim diyorum. Kale hakkındaki detayları geçiyorum ama büyüleyici ve büyük bir yer. Fakat içerdeki tapınakta yaşadığım ilginç olayı paylaşmak istiyorum:

İçerideki en büyük tapınağa gidiyorum. Bir tane rahip hemen atlıyor önüme gel gel diyor. Tapınağın içine giriyorum. "Selamın Aleyküm ağalar, nasılsınız?" diyorum. 3-4 rahip de var. Tabi bir halt anlamıyorlar. Arada bir takılıyorum yolumda Türkçe. Bir gün denk gelecek ama inşallah küfür ettiğim sıraya denk gelmez türkçe bilen birine haha.. Buddha'ya selam ver falan diyor, aman verim atlamım üzülür yoksa. Selamı veriyor elime yumruk kadar bir tütsü veriyor o ne lan oluyorum. O tütsü 1 ay yanar arkadaşlar bitmez hahah inanın bana. Sonra gel diyor bir masaya götürüyor. Defter var, bağış veriyor bu Çinliler Buddha'ya selam verdikten sonra. Eeee sonra hoooooopppppppp rahibin cebine o paralar, yemezler aslanlar. Ben Dragon Tapınağı'na gittim gördüm, maşallah bura gıcır gıcır her şey yeni, kıyafetler falan en kıyağından yok öyle yağma. Listeye bakıyorum benden önce selam veren 1800 yeun para vermiş. Bana da işaret yapıyor 600 ver diye, neeeeeeeeeeeeeee.. Surat ifademi gördükten sonra tamam tamam 500 diyor. Ne diyon lan sen diyorum. İngilizce konuşmaya gerek yok zaten anlamıyorlar. Çıkartıyorum cebimden 25 kuruş . Hunga Pass Tower 'ın bu defterine Türkçe ve İngilizce şunu yazıyorum. Para her şeyi bozuyor. 25 kuruşu da sandığa atıp haydiii selametle diyip çıkıyorum.

Anayola geri dönmek için kullandığım yolda ufak ufak köy sokaklarından geçiyorum, her taraf bok kokuyor yağmurdan dolayı. 30 km o kokunun içinde pedalayınca o kokuya da bir süre sonra alışıyorum. Anayola çıktıktan sonra şöyle bir sağıma soluma bakıp birkaç güzel kare fotoğraf çektip yola çıkıyorum.

Sanmexia'ya öğleden sonra varıyorum. Şehrin dışındaki çevre yolundaki tır parkında durdum. Çamura bulanmış elimi yüzümü, ayaklarımı yıkadım. Sonrasında Jim'i aradım, yerim söyledim. Taksiye atlayıp yanıma geldi hemen. Beni akşama bekliyormuş erken gelmişim. Dedim sabah kaleye falan da gittim ben. "Taksi ile mi geldin?" diyor. :D "Yok bisikletle" diyorum, bisikleti inceliyor. "Ee bu normal bisiklet, sen kaçla gidiyorsun yahu!" diyor, "Boşver." diyip konuyu değiştiriyorum.

Jim'in ailesi benim için şehrin en iyi otelinde yer ayırtmışlar. Oraya gidiyoruz birlikte. Yolda da şunu diyor. "Şehrimize geldiğin için teşekkürler, ben 22 yaşındayım ve ikinci defa bu şehirde bir yabancı görüyorum senin sayende. Ayrıca sen özel birisin, şehrimizde seni konuk etmekten mutlu olacağız." "İlk yabancı kim?" diyorum. Şehirlerine Kenya'dan gelen İngilizce öğretmenleri. Ayrıca ekliyor, çocuklar ondan korkuyormuş. Mutlu oluyorum bu şekilde karşılanmaktan. Fakat şehirde yürüyünce üzerimdeki gözleri fark ediyorum. İki değil dört değil. Yüzlerce göz üzerimde. Kime baksam bana bakıyor. Biraz rahatsız oluyorum, hani ulan açıkta bir şey de yok. Sarı sakal, sarı saç, sarı kaş garip geliyor hepsine.

Neyse otele yerleşiyoruz, bir süre sonra Jim'in ailesi de geliyor, hep beraber yemeğe gidiyoruz. İçki de alınıyor, özel bir şarap. "Aa şarap severim." diyorum. Masaya geçiliyor. Meşhur Yellow River'ın yanında yemek yiyorum. :D. İçki çıkartılıyor. Yarım litrelik bir şişe, bu ne oluyorum. Şarap ama özel, alkol seviyesi %52, vuuvv. Jim ve anne içiyor. Mr. WonDuoHan ile birlikte içecez. "Bak ama bu adamı çarpar!" diyor. Du bir tadına bakalım önce. Üzüm tadını alıyorsun ama sert küçük bardaklarda yavaş yavaş içiyorlar, ben de eşlik ediyorum. Bu güzel içkili sofranın yanında önden mezelerimiz geliyor. Aaaaaaaaa böcek! En sevdiğim yemek hahaha. Çin'e girdiğimden beri gördüğüm böcek sonunda soframa geliyor. Hepsi çubukları daldırıyor yemeğe başlıyor. Eee deneyelim bakalım, elimle alıyorum inceliyorum kıç tarafından ısırıyorum. Hmmmmmmmmmmmmmmmmm enteresan bir tadı var, kötü değil ama etli gibi. Bu nasıl bir şey yahu diyip hepsini ağzıma atıyorum, kabuğunu da çıkartıyorum. Fena değil proteğin deposu aslında pedallarken yanımda olsa leblebi niyetine gider, tadı hiçte kötü değil. Ama düşününce, böcek ulan işte başka yemek mi yok da böcek yiyim oluyorsun. :D Bol bol sohbet ediliyor. Konudan konuya atlıyoruz. Derken içkiler de bitiyor, Mr. Wonduhan cortingen! Yahu hayatı boyunca rakıyı sek içmiş bir adama şeker şurubuna benzer bir şey içirirsen ne olur ki üstelik yarım litre. Hoppp hadi bakalım gidiyoruz diyip kalktık. Beni otelime bıraktılar, bu arada yarın kalmam için de ısrar etiler müzeyi gezmem için.

Ertesi gün de müze gezisi yapıp Jim'in arkadaşları Wang, Chen, Qi ile tanıştım. Chen orada kalırsam İngilizce öğretmeni olabileceğimi söyledi ve kendisi de bana Çince öğretmeye gönüllü oldu. Gerçi okul o eğitimi zaten veriyormuş. Bir gezgin olduğumu ve yoluma devam etmem gerektiğini söyledim. Akşama kadar şehri gezip muhabbet ettik. Sonra da beni otelime bıraktılar.

Sabah erkenden vizemi uzatacağım şehre Luoyang'a pedallamaya başladım. Yola çıkış o çıkış! Sanmexia'da bisikletten iniyorum. Sabah saat 8'de yola çıkmıştım, öğlen 14:30'da Luoyang'a varıyorum. Yapılan kilometre: 131. Yoldaki yükseklik: 200 ile 700 metre arasında da değişip durmuştu. Kendimden ürktüm. Hayır Luoyang'da durmasam da yola devam etsem hava kararıncaya kadar çok rahat bir 80 daha yapardım! :D Bu demek oluyor ki önümüzdeki günlerde veya aylarda 200'ü çok rahat geçerim ben.. Şehirde hemen Lonely Planet'dan bulduğum International Hostel'e gidiyorum. İki kişilik bir yurt alıp odaya yerleşiyorum. İlk gün şehrin merkezinde ufak bir yürüyüş yapıyorum. İkinci gün pasaport işlemleri ve tarihi yer gezilerine bakarım diyorum.

Bu şehirde Carfeur olması muhteşem! Uzun zamandır yemediğim, tadlarını özlediğim birkaç şey buluyorum. Akşama doğru odaya dönüyorum. Kapalı hava ve nemden bunalmış bir durumdayım. Klimayı açıyorum, soyunuyorum. Oda da yalnızım, soyunmuşum rahatım, mis ohh klima da açık. Öyle gerilmiş rahat rahat otururken kapı bir açılıyor hop içeri sırt çantası ile biri dalıyor! Gezgin dediğin rahatını bozmaz dormitoriler böyle arkadaş. Ben Norveç'den Lin diyor. Ben de Türkiye'den Gürkan dedikten sonra kalkıp giyiniyorum. Waw Türkiye'den bisikletle geldin sanırım diyor. vücudumdan anlaşılmıyor ama bisiklet oda da duruyordu o sıra. :D Evet diyorum. Süpersin . Teşekkürler. Kendisi de sırt çantası ile dolanıyormuş. Akşam yemeğe gidiyoruz birlikte, ertesi gün de Çin in ilk Buddha'sı ve en büyük 4. Buddha'sından birini içinde bulunduran Baymaa Temple'a gidiyoruz. Yahu işiniz gücünüz yok muydu kardeşim o zamanlar diyorum.. Manyakça işler yapmışınız, fotolarını çektim sizlerle de paylaşabilirim umarım önümüzdeki günlerde.

Bu arada ben de yeni vize içinde başvuruda bulunmuştum, o da onaylandı. 1 ay daha Çin'deyim, eh anca biter sanırım. Umarım biter.... :D

Bu şehirde ilgiç şeylere de tanık oldum: Mesela Pizza Hut'da yerlere tüküre bilirsiniz. Veya alışveriş merkezinin içinde süs bitkisine dönüp işenebiliyor. Rahatlar rahatlar bildiğiniz gibi değil ya. Lokantadan çıktık, anne çocuğunun altındaki kilodu çıkarttırıp kaldırıma sıçtırtıyor. Ohaaaaaaa ulan köpek mi sıçtırıyorsun ki onun bokunu sahibi alıyor, bunlar boku da orada bıraktı ağzımız açık bakakaldık. Bir gün gene yolda yürüyorum adam döndü duvara işemeye başladı. Artık ağzımdan istem dışı çıktı "Oha ulan" dedim herifde döndü baktı Çince bir şeyler dedi ama anlamadım. Kardeş sıkıştım ne yapayım mı dedi ne dedi belli değil. Bekli de siktir ulan demiştir bana.. :D

Neyse bu yazıyı da burada noktalıyorum.. Eee Lin falan ne oldu dedi bir kaç kişi fark ettim. Hepisu kitaba kardeşim : )

Portekiz'de bulunan arkadaşım Gül tanıştığı Portekiz'li arkadaşlarına Türk olduğunu söylediğinde "Şu anda yollarda bisikleti ile gezen Türk Görkan var" demişler :D Türk olduğumu ve adımı bilmeleri süper! :D

Tatilde olanlara iyi tatiller, Çalışanlara iyi haftasonları dilerim. Sağlıcakla kalın öperim.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Çin


Henan eyaletinde Luoyang şehrindeyim. Bu şehirde vizeyi yenilemem gerektiğinden zorunlu olarak bir kaç gün konaklayacağım sonra pedallamaya devam. Koordinatım: N: 34 40 - E: 112 25

Kırgızistan sınır kapısı ile Çin sınır kapısı arasındaki mesafe 1 kilometre ya var ya yok. Hafif bir rampa çıktıktan sonra kapıyı görüyorsun. Tek bir asker bekliyor. Yanında durup pasaportlarımızı gösteriyoruz. Bu birinci gösterişimiz. Bize ileriyi işaret ediyor. 100 metre gidiyoruz, iki üç baraka.. Bu barakalardan 2 asker koşarak yanımıza geliyor, çince bağırıyorlar. El işaretlerinden durun dediklerini anlıyoruz. Bir iki dakika sonra barakadan iki komutan çıkıyor. Pasaportlarımız alınıyor. Benimkine bakıp "..HMMMM TÜRK" diyorlar. Aha başlıyor eğlence diyorum. İki asker arka tarafa bayrakların olduğu yere gidiyor. Hani bayrağa bakılır geçilir, bunlar bayrağı çekiştiriyorlar. Zaten dikişleri atmaya başlamıştı. Bunlar çekince alt tarafı açıldı. Hemen ellerinden alıyorum türkçe "Çekiştirip durmayın! Bayrak işte neyine bakıyorsunuz!" diyorum. Dediklerimden bir şey anlamıyorlar ama surat ifadem sinirlendiğimi belli ediyor. Elena bana "Gürkan burası Çin ve sen de Türksün, sakin ol." diyor. Bu surat ifadesini anlıyorlar ki çantalarımızın hepsini boşaltmamızı istiyorlar. Hay hay diyoruz. Bunu ilk defa bir sınırda yapıyorum. Teker teker bütün çantalar boşaltılıyor. Bilgisayarları ve fotoğraf makinalarını açmamız isteniyor. Fotoğraf makinamı açıyorum ama ekranı kırık olduğundan bir şey gözükmüyor. Komutan soruyor nerde fotolar diyor ? Len ekran kırık gözükmüyor diyorum. İngilizce anlayan yok. Hani belki Kırgızca bilen çıkar diye düşünüp Türkçe Kırgız karışık konuşuyorum yok o da çıkmıyor. Anaaa, tutturdu içindeki fotolara bakacak! Bu arada diğer komutan Terry'nin fotoğraf makinasına ve bilgisayarına bakıyor. Benim fotoğraf makinasını elinden aldım. Yere düştüğünü ve kırıldığını sessiz film şeklinde anlattım ve anladı. Vizenin üstüne bir işaret koyup aşağı gidin dediler. Len pul nerde? Aşağı gidin diye işaret ediyorlar, ee gidelim bakalım.

2 km sonra bildiğin bir kale görüyoruz. İki dağın arasına kurmuşlar bu kaleyi. Uzaktan görünce aha Çin'e şimdi geldik dedim. Orada bir görevli bizi gördü, durdurup pasaportlar dedi. Baktıktan sonra kendisini takip etmemizi dile getirdi. Bu arada bu üçüncü pasaport kontrolüydü. Ardından binanın içine girdik. Orada pasaportlarımız gene alındı. Her sınır kapısında olduğu gibi nerden geldik nereye gidiyoruz kağıtları önümüze kondu. Bir gün bir tanesine ''Haydan geldik hu’ya gidiyoruz selametle'' diye yazıp vereceğim artık. Bu işlemi de yaptıktan sonra bir sonraki yeri işaret ettiler. Havalimanlarındaki gibi kırmızı çizgide dur, pasaportunu ver. Bu adama da verdik pasaportu. Dördüncü oldu bu. Türksün demek evet Türküm dedim. İngilizcesi gayet iyi bir asker. Çin'de nerelere gideceğimi sordu, ben de durumumu anlattım ve tahmini nerelere gideceğimi söyledim. "Urumçi'ye gideceksin yani?" "Evet gideceğim." Rabia adında birini duyup duymadığımı sordu. "O kim?" dedim. Cidden de bilmiyordum ama öğrendim. Fakat o kim sorusuna "Dalaylama gibi terörist biri" dedi. Çin'e gezi amacı ile geldiğimi, işlemlerim bittiyse pasaportumu alabilir miyim diye sordum. Pasaportu aldım, tam gideceğim bisikletin üzerindeki tüm eşyaları x-ray'e koymam söylendi. "Ama bakılmıştı hepsine!" dedim. Bir de burada bakacağız dediler. Ve pasaportum gene alındı. Beş etti. X-ray'den geçtik, tam kapıdan dışarı çıkacağız bu sefer de kapıdaki asker görmek istedi pasaportu. Ulan ne ülkeymiş kardeşim. Pasaport eskidi len aç kapa aç kapa. Yol boyunca o kadar açılıp kapanmadı o pasaport!

Sonunda ülkeye girmeyi başardık. Herkes birbirini tebrik etti. Şaka gibi, bisiklet ile Çin'e geldim. Kendi kendime gülüp "Ulan Gürkan iyi cesaret!" dedim. Hazır buralara geldik bir tapınak bulup aydınlanırız artık diyorum bizimkilere. Gülerek yola başlıyoruz.

Hedefimiz Kasghar. Haritadan baktığımız kadarı ile önümüzde hala 3000 metre ve 2800 olmak üzere iki geçiş noktası var. Bunları geçtikten sonra Kasghar'a kadar iniş. Kasghar'ın deniz seviyesinden yüksekliği 400 metre falan. Bir yerlerde deli bir iniş yapacağız ama nerde onun merakı içindeyiz. Hedefimiz 3 günde Kasghar'a varmak. Toplamda 250 km yapmamız lazım.

Yolda bir küçük kasabada öğlen yemeği için duruyoruz. İşte bu diyorum ya, restoranın yanında sebze meyve satan bir yer, ne ararsan var . Offff özlemişiz hepimiz! Tacikistan ve Kırgızistan boyunca meyve sebzeye hasret kalmıştık. Bir öğlen yemeği yemişiz; hayatımda yediğim en güzel öğlen yemeğiydi. Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'de Türk lokantası Merve'den sonra ilk defa karnım şişiyor. Bir aydan fazla olmuştu böyle yememiştim.

Asfaltda gitmenin mutluluğu içindeyiz fakat ilk iki gün sürekli bir inip bir tırmandığımızdan gene bayağı bir ter attık. Kasghar'dan önce Uluqat adında bir şehirde duruyoruz. Aslında Terry şehre yaklaşmadan kamp atalım diyordu. Ben de bu yolun şehrin dışından geçtiğini belirttim (gps ayrı bir olay canım) ve şehri geçtikten sonra kamp atalım dedim. Elena da bana katılınca yola devam ediyoruz ama yağmur başlıyor. Mecburen şehre yöneliyoruz. Madem şehre girdik bir otel bakınalım oluyor herkes. Hemen şehrin girişindeki otele uğruyoruz. Oda fiyatını soruyoruz 100 yen diyor, pahalı bir fiyat (6.7 yen 1 dolar ediyor). Neyse tamam diyoruz ama dolar vereceğiz diyoruz ve hemen birileri polisi arıyor, 2 dk sonra da polis geliyor. Ne oldu? "Dolar bozduramazsınız böyle yerlerde" deniyor. İyi de polis niye geldi? "Beni takip edin, sizi başka otele götüreceğiz" deniyor. Orda daha bir çok olay yaşanıyor. Biz sonunda polislerin kalmamızı istedikleri otelde kalıyoruz.

Çin'deki bu ilk şehrimizde hemen sokağa atıyoruz kendimizi. Hareketli ama fazla kalabalık olmayan bir şehir. Açız, sokaktaki seyyar satıcıların teker teker ne sattıklarına bakıyoruz. Ulan hiç bir şey anlamıyoruz! Bu ne, o ne, bu nasıl bir şey derken bir satıcının önüne geliyorum. Elena diyor "Aaa kuzu kafası!" Terry ve ben "Yok Elena o köpek kafası" diyoruz. Ulan bu herifler insan değil diyorum. Köpek yenir mi yaaaa! Hemen uzaklaşıyoruz oradan.

Yemeğimizi yedikten sonra otele dönüyoruz. Otelin karşısında bir yer görüyorum ben. Yazılar Çince ama alengirli ışıklar olunca dikkatimi çekiyor oraya gidiyorum . Aboww masaj salonu! Len aylardır arayıp da bulamadığım yer. Hemen içeri dalıyorum. İngilizce konuşan kimse yok. Önemli değil resimler var neyi istediğimi söylerim.. Elena ve Terry'e "Ben buradayım, vücudumu servise sokuyorum." diyorum.

Şimdi bu masaj salonu olayı bizim Türkiye'dekilerle aynı. : ) Fakat artı yanları var. Önce ayak masajı yapılıyor, yapan kişi işin üstadı olmuş. 45 dk boyunca masaj yapılıyor, o bana yeter diyorum zaten kendimden geçtim bittim. Sonra bacaklara geçiliyor. Len 5 aydır o bacaklar var ya böyle bir bakıma hasretti! Of of nasıl iyi geliyor! 30 dk sonrasında sırtıma geçiyor. Sırt inanılmaz sorunluydu sol omzumda uzun süreli pedallamalarda ağrı başlıyordu. Güzel bir sırt masajından sonra Çin usulü bardak çekme yapıldı of offfffff!!! Bunların hepsinden sonra da bizim bildiğimiz Türk usulü masaj yapıldı. 3 saatten fazla süren bu olay için toplamda 100 yen verdim. 25 TL etmiyor. Ne ağrı kaldı ne sızı. Bir 5000 km daha çok rahat yaparım diyorum.

Ertesi gün hafif bir rampa çıktıktan sonra o dediğimiz iniş olayına geçiyoruz. -%1 veya -%2 eğimle Kasghar'a kadar varıyoruz. Şehre yaklaştıkça trafik bizi rahatsız etmeye başlıyor. Aylardır dağ başında gezmekten unutmuşuz araçları şehir trafiğini. Şehrin merkezine girdiğimizde ise tam bir kabus. Nasıl kalabalık. Nasıl bir insan seli bu. Ben Türkiye'den çıktığımdan beri bu kadar kalabalık trafik ve insan görmemiştim.

Çin'de araba, motorsiklet veya bisiklet kullanıyorsan tek bir kural var. Herkes önündeki araçtan sorumlu. Sağa sola bakmak, ışıklara bakmak, yolda beyaz çizgi var mı yok mu, aracın aynalarını kullanıp arkaya bakmak falan yok. Yavaş gideceksin ve önündekine çarpmayacaksın, kural bu. Ve sürekli bir elin kornada olacak. Bisikletlerin bile havalı kornaları var burada. O kornaya sürekli basıyorlar. Önünde adam olsun olmasın. Çekilin ben geliyorum kaçıl kaçıl. O kornanın anlamı bu işte.

Kashgar'ın içinde Kasghar Old City Town isimli oteli uzun uğraşlar sonunda buluyoruz. Mekana bakmak için içeri giriyorum. Dışarıdan bir şeye benzeyemeyen yapının içine girince etkileniyorsun. Bina 2 kattan oluşuyor. Ortasında geniş bir bahçe, bütün odaların kapısı bu bahçeye bakıyor. Alt kattaki odaların kapı önlerinde verandalar var. Tüm gezginler oralara serilmiş sohbet halindeler. Ortadaki geniş bahçede bisikletleri görüyorum, tanıdık bisiklet var mı diye bakıyorum. Eveeeeeeeet Benjamin ve Nora nın bisikleti burada!! Hemen bağırıyorum binanın içinde, "BEEEENNNNNNN, NORAAAAAAA!!!" Çok geçmeden odanın birinden "GÜRKAAAAAAAAAANNNNNNNN!!" diye bağırıyor Nora. Benjamin ve Nora dışarı çıkıyorlar koşarak ve birbirimize sarılıyoruz. Özlemişim ikisini de. Arkamdan Terry ve Elena da geliyor. Çığlık kıyamet bütün gezginler bize bakıyor.

İşte Lonely Planet'ın güzel olayı.. Bütün gezginleri aynı yerde toplamayı başarıyorlar. Otele yerleşiyoruz. Sonrasında da bolca muhabbet ve akşam yemeği.

Tacikistan'dan beri binbir zorlukla bu şehre kadar dayanan bisikletimi burada bakıma alıyorum. Giant firmasının büyük bir şubesini bulup arka cantdaki tel sayısını 36'ya çıkartıp yeni cant ve yeni orta göbek alıyorum (Shimano XT). Türkiye'deki seyahatlerimde de kullandığım arka dişlilerin değişme vakti de Tacikistan'dan sonra şart oldu. Onu Shimano'nun yeni çıkardığı SLX dişlileri ile değiştiriyorum. İki tane yeni dış lastik arıyorum, aradığımı bulamıyorum fakat sağlam iki dış lastik alıp birini hemen arka lastikle değiştiriyorum. Ön lastiğim batı Karadeniz turunda, gpa 3 de Doğu Karadeniz turunda ve benim Ankara'da şehir içinde de kullandığım ve hala da kullanmaya devam ettiğim Rubena 10 bin kilometreyi geçmiş durumda. Sadece 2 defa patladı ve bir iki noktasında yarıklar görmeme rağmen hala taş gibi. Arkada taşıdığım yükün nerdeyse aynısı önde de var onu söyliyeyim. Shwalve mi Rubena mi derseniz ben Rubena diyorum çünkü Tacikistan'da yarılan bir Shwalve gördüm ki, o da 10 bin kilometreyi devirmişti. Bir de Condinental gördüm. Çek yapımı Rubena ile yola devam. Bu bakımlardan sonra bisikletime tekrar bindiğimde kendimi daha güvende hissettim.

Çin'in bu bölgesinde de bir Kurtlar Vadisi manyaklığı mevcut. Arkada Türk bayrağını gören
"POOLAAAAAAATT, Hoooooooooppppppppp" ,"Mimaatiii heyyyy" diye bağırıyor. Mimati ne len demiştim ilk duyduğumda, bazı harfleri söyleyemiyorlar.. Mesela Çince adım: 'Gu’gaaann' son bölümdeki ‘a’ lar uzatılarak söyleniyor. R ve F'yi söyleyemiyorlar. Yani Beyazıt’ın üzülmesine gerek yok, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu R'yi söylemiyor. Bu da şu demek oluyor sorun ‘R’ yi söyleyenlerde akadaş. Ben de bundan sonaa ki yazılaımm da kullanmayacağım. :P

Kaşhgar'daki eski şehir olayı süper. En kısa zamanda imkanınız olursa gidin görün. Gidin görün diyorum çünkü hükümet her yeri yıkıyor ve yeni binalar kuruyor. Sadece bu bölgede yıkım yapıyorlar sanmayın, kendi kültürlerinin bulunduğu eski şehirleri de yıkıyorlar. O nu da Xi-an'da gördüm.

Çeşit çeşit yemekte yeseniz çoğunluğunda aşırı baharat kullanıyorlar. Ayrıca bu yemeklerin çoğunluğu acı. Yemesi güzel de sıkıntıyı sonrasında yaşıyoruz hepimiz. Ulan bağsur olmadan ülkeden çıkıp gitsek çok güzel olacak.

5 gün bu şehirde kaldım, daha bir çok anım var. Bu süre zarfında rotamı tekrar gözden geçiriyorum ve imkansızı başarmaya çalıştığımı anlıyorum.

Çin'in batısından Pekin şehrine toplamda 6000 km.den fazla yol var (geze geze gidildiği için). Bir kere vizem bunun için yetersiz kaldı, ki 6000 km pedallamak nerden baksanız 4-5 ay. Ayrıca Moğolistan'ın başkenti Ulan-Batur'dan Rusya'nın Viladivoslok şehri de 4000 km... Çin'i bisiklet ile kuzeyden geçmek zor. Bisikletli gezginler genellikle güneyi tercih edip Çin içinde bir kere vize uzatmaya gidiyorlar, sonra da Hongkong'a uğrayıp oradan yeni Çin vizesi alıp ülkeye bir daha giriyorlar. Sonra bir daha ülke içinde vize uzatarak 4 aya kadar ulaşıyor ama bu güney yolunu tercih edersen. Kuzeyden gittin mi böyle bir şansın yok. O yüzden Benjamin, Nora, Terry, Elena ve ben Xi-an'a kadar tren ile gitmeye karar veriyoruz. Choung ve Young da Xi-an'a kadar pedallayıp sonrasında tren kullanmaya karar veriyorlar ki bunu başaramamışlar, hava koşulları yarı yolda önce kamyona sonra da trene binmelerine sebep olmuş. Onlar da biz Xian'dan ayrıldıktan 4 gün sonra oraya ulaşıyorlar.

Önce bisikletlerimizi Urumçi'ye yolluyoruz, sonra biz Urumçi'ye varıyoruz. Aynı gün içinde bisikletleri alıp Xi-an'a yolluyoruz ve aynı akşam da biz Xi-an'a doğru yola çıkıyoruz. Bu tren yolculuğu toplamda 3000 km.den fazla, yaklaşık olarak 5 günümüzü alıyor.

Xi-an eski Çin imparatorluğunun başkenti. Kale surlarını yıkmayıp restore etmişler ve yeni şehrin en güzel bölümünü bu surların içine kurmuşlar. Dünyanın en iyi üçüncü hosteli seçilen adını şimdi hatırlamadığım ama gidecek olursa üşenmeyip bulacağım yerde odalarımıza yerleşiyoruz. 9 liraya kalıyorum böyle bir yerde. :D

Xi-an şehrinde herkes 5 gün kalalım diyor. Hem gezilecek tarihi turistlik yer çok hem de hepimiz biraz bilindik yemekler yemeyi özlemişiz. Bu şehirde Pizza Hut, McDonald's ve KFC bulunuyor.

Xi-an'a gelen her turist gibi ben de Terracota Warriors'ları ziyarete gittim. İnanılır gibi değil. Dünyanın 8 harikasından biri olarak kabul edilen bu taştan askerlerin büyüklüğünü ve sayısını görünce şok oluyorsunuz. Nasıl bir psikopatlık ve inanış. Her bir taştan askerin ağırlığı 347 kg ve 1970'den beri arkeolojik kazılar hala devam ediyor. Hala toprak altında olan gördüğümüz kadar asker var.
Bu alanı tarlasından su çıkartırken keşfeden amca da ordaydı. Tabi artık bir çifçi değil. Amcam köşeyi dönmüş. Bu alan içinde böyle kocaman bir villası, villanın içinde bir çok küçük dükkan.. Amcam oturmuş orada gelen turistlere yeni çıkan kitabını imzalıyor. Aynı zamanda dükkanların kirasını topluyor. Günde 80 bin turist bu alana giriş yapıyormuş, hafta sonları 100 binden fazla. Sustuk kaldık öyle.

Ayrıca şehrin içinde bir çok noktada tarihi alanlar görmek mümkün. Anlamadığım bir nokta da eski binaları yıkıp yenilerini yapmaları. Eski derken, bu Çin mimarisini çok güzel gösteren binaları adamlar yıkıyor yerlerine gökdelen koyuyorlar. Birkaç eski bina gördük, onların da yıkılacağı söylendi. Hayır yenilense bence görüntü olarak çok daha güzel gözükecek şehir.

5 gün bu şehirde yedik içtik gezdik ve çok güzel dinlendik. Aslında anlatacak çok konu var da bazı güzel hikayeleri kitaba saklıyorum. :D Ha bir de şundan bahsedeyim. Bu heriflerin nüfusu şundan kalabalık: Sabah saat 5'de tüm parklar dolu. Evet evet sabah 5'de. Bizim ülkemizdeki gibi bu alanları çekirdek çıtlama veya çayıra bayıra yayılma yeri olarak kullanmıyor bu herifler. Cümbür cemaat 7'den 70'e herkes bu parklarda. Parkların her bir köşesinde farklı müzikler çalıyor. Bir grup taiçi yapıyor, bir başka grup ellerinde yelpazeler farklı bir dans yapıyor, başka bir grup ellerinde kılıçlar kata yapıyor, çocuklar paten dersi alıyor.. Bazı amcalar yazı tekniklerini geliştirmek için su ve kocaman fırçalarla yerlere semboller çiziyorlar, başka bir köşede vals ve tango yapılıyor, diğer bir uçta begminthon oynayan teyzeler, yahu daha neler var! Bu sadece bir parkta değil tüm parklar böyle. Ben de sabahları onlara katılıp Taichi yaptım. Yanımdaki amca ve teyze benim yapamadığım hareketleri yapıyorlardı, nasıl bir güç nasıl bir esneklik o yaşta.. Ee normal; bu adamların ecelleri ile ölmeleri zaman alır.

Neyse, Elena ve Terry bisikletlerini Xi-an'da bu hostelde bırakıp, sırt çantalarını alıp Çin'i trenle gezmeye karar veriyor. Tacikistan'dan sonra bisikletten biraz uzaklaşmak istediklerini, fazlası ile yorulduklarını söylüyorlar. Önce güney Çin'i sonra da kuzey Çin'i trenle gezip görülecek yerlere gidecekler. Sonra Xi-an'a dönüp bisikletlerini alıp gene trenle Güney Kore'ye gitmeyi planlıyorlar. Nora ve Benjamin'de bisikletlerini burada bırakıp Pekin ve Şangay'a trenle gidip sonrasında geri dönüp güney Çin'e pedallamayı, oradan da Vietnam, Malezya'ya doğru gitmeyi planlıyorlar. Bendeniz ise Xi-an'dan bisikletimle önce Pekin'e gitmeyi düşünüyorum. Bisikletimi orada bırakıp trenle Şangay'a gideceğim. Sonrasında Pekin'e geri dönüp kuzeye pedallayacağım. Yani kısacası yol arkadaşlığımız yaklaşık 1.5 aydan sonra bu grupla bitiyor ve herkes kendi yoluna gidiyor. Ayrılırken biraz burukluk oluyor ama kimse vedalaşma sözleri kullanmıyor. "Asya'da bir yerde görüşürüz, o zamana kadar pedallamaya devam!" herkes bunu diyor birbirine. Çünkü hepimiz aylar sonra bile gene Asya'da pedallıyor olacağız ve karşılaşacağımızdan eminiz..

Bizler bisikletlerimizle ülkeleri yolları birbirine o kadar yaklaştırdık ki o yüzden dostluğumuz, yol arkadaşlığımız artık ebedi. Nerdesin? Şuradayım. Aaaa 600 km yakınındayım bekleyin 5 günde yanınızdayım :D diyebiliriz.

Sabah yola çıktığımda içimde bir burukluk oluyor, sanki eksik kalıyorum. Alışmışım Terry ve Elena ile yol almaya. İpodumu takıyorum, gps açıyorum ve hızla şehrin içinden çıkıyorum. Xi-an için kendime yeni rotamı çıkarmıştım. Ortalama günde 60 veya 80 km yapsam köyden köye geçebiliyordum. Fakat uzun süredir tek başıma yol almadığım için performansım ne boyutlarda hiç bilmiyordum. İlk durmam gereken şehre geldiğimde daha saat öğlen olmamıştı. Eh ikinci şehre gidiyim, hem orada ejderha tapınağı da var bir gün kazanmış olurum dedim.

Hua Shan'a vardım. Şehrin içine girmedim, çevresinden dolandıktan sonra bu tapınağa yakın bir yerlerde konaklayacak yer aradım. Çat pat Çince öğrendiğim kelimelerle otelin nerde olduğunu soruyorum veya çadır kurabileceğim bir alan olup olmadığını. Biraz düşünüyorlar otel yok diyorlar. Bir kadın ailesinin kaldığı yere beni davet ediyor ama evin kızı çıkıyor "Otel var var!" diyip beni eski bir sokağın ara yollarına sokuyor. Beraber yürüyoruz güzel bir binaya geliyorum. İçeri giriyoruz geniş bir veranda, içerdekilere sesleniyor, iki tane kadın çıkıyor. Bir tanesi mini etekli, bir tanesi şortlu yüzler boyalı. Taş gibi kadınlar valla, gördüğümü anlatıyorum. Neyse oda olup olmadığını soruyor, var cevabını aldıktan sonra beni odaya çıkartıyorlar. Bu arada bir kapının yanından geçerken aynı modelde başka bir kadın bir odadan çıkıyor içerde de herifleri görüyorum. "Hadiiiiiiiiii canımmmmmmmmmm!! Gene mi genelev?" Ulan Çin'e geldik halaaaaa kerhanelere denk geliyorum konaklamak için, enteresan bir durum. Neyse odayı gösteriyor gayet güzel. Klimalı, tvli. Önce odanın fiyatını söylüyor, sonra da kendi fiyatını. Ben sadece odayı almak istediğimi yatıp uyumak istediğimi söylüyorum. Tamam diyip gidiyor.


Ertesi sabah tapınağa gitmek için erkenden kalkıyorum. Oteldeki kızlara bir taksiye ihtiyacım olduğunu ve dağın tepesindeki manastıra gitmek istediğimi söylediğimde hepsinin gözleri açılıyor.. Sessiz film şeklinde anlatıyorum bunları. Ulan demek ki gayet iyi yer diyorum bu kadar şaşırdıklarına göre. Bana bir taksi çağırıyorlar ben de oraya doğru yollanıyorum.

Mekanın önüne geliyoruz. Daha önce de gördüğüm klasik tapınak ve benzeri yerlere giriş için yapılmış özel gişelerden var. Şimdi ben fotolarını gördüm buranın. Bulunduğum alanın yüksekliği 225 metre, gpsi de nedense yanıma almışım, iyi ki de almışım. Varılacak nokta 1580 metre, buraya kadar teleferikle çıkılıyor. Manzara çok güzel. Bileti alıyorum, tam içeri gireceğim sırada görevli durdurup önce aşağıya gitmemi söylüyor. İngilizce bilmiyor Çince el kol hareketleri yapıyor anlamıyorum. Neden gideceğim ulan aşağı, mekan yukarıda? Neyse beni yanına alıp aşağı doğru beraber yürüyoruz. Markete sokuyor. Marketin sahibi genç çocuk selam verip ingilizce konuşmaya başlıyor. Diyorum "Ben bileti aldım da yine de beni buraya getirdi." "Suyunuz yok mu?" diye soruyor. Len manyak mısınız susamadım ki susasam alırım. Sonra olayı anlatıyor. Efendim ben yanlış fotoğrafa bakmışım internetten, bu tapınağa yürünüyormuş! Yol boyunca da su içilecek yemek yenilecek yer yok. 1355 metreyi tırmanacağım yani heeeee? Çocukta bana "Evet, ben de size bir kısmına kadar eşlik ediyim, amcam yukarda" diyor. Ulan sanki her gün pedallamıyormuşuz gibi bir de tırmanış çıktı yürüyerek.

2 litre su verdi bana, iyi ki yanıma sırt çantamı almışım. Onun içindeki su tankına koydum suları. Birkaç tane de kurabiye aldım yola çıktım. Kapıdan geçtik biraz yürüdük. Taşların üzerine yazılmış bir yazı.. Bu nedir diye soruyorum. "Kalbi temiz olanların yoludur" diyor bana. Bu Ejderha Tapınağı'na fazla turist gelmezmiş. Yabancılar zaten bu alanı trenle geçiyorlarmış hep, yerli turist de tapınak çok yukarda olduğundan yürümek istemiyormuş. Bazı noktaları çok dikmiş. Belli bir kısmına kadar gidip dönüyorlarmış. Vay anasını arkadaş bulduğumuz yere bak. Kalbi temiz adamımdır da inşallah yukarı çıktığımda hala atan bir kalbim olur. Yahu nasıl sıcak bir hava öğlen 50 derecenin üstünde çıktı. Bu herkesin geldiği yere kadar birlikte çıkıyoruz çocukla.. Bu arada bana dağların tepesinde bulunan beyaz ejderhayı gösteriyor. Kayaların üstünde doğanın oluşturduğu bir çizim. Harbiden de ejderha gibi muhteşem diyorum. Sonra bu herkesin çıktığı alanda bir ibadet yeri gösteriyor. Karşı dağlara doğru bakan bu ibadet yerinin özelliği karşı dağa yatmış olan kocaman Budist rahip! :D Evet sabah çok fazla sis olduğundan fotoğrafını çekemiyorum ama akşama doğru döndüğümde sis kalkmış ve yatan Budisti andıran dağın şeklini görüyorum, fotoğrafını çekiyorum. Ha bu arada evet sabah 8'de gittiğim tapınaktan akşam 6'da çıkıyorum.

Ulan onca yol aldım bu kadar yorulmamıştım. Bacaklarım titriyordu merdiven çıkmaktan merdiven inmekten. Hele bazı noktalarda merdiven başımla aynı hizaya geliyor . Ayağın kaysa düşsen vücudunda kırılmadık kemik kalmaz. Bazı noktalarında ise yolu göremiyorsun, bitki örtüsü yolu kapatmış. Bu arada aşağıda da belirtmişlerdi; gideceğiniz alanın %95'i ormanlık diye, o zaman anlıyorum, len bilseydim yanıma çakıyı da alırdım. Her tarafımda böcekler geziniyor. Bacaklarımı sürekli bir böcek ısırıyor. Kimisi terimden dolayı tenime yapışıyor. Hele bir tanesi daldan içime düştü. Fotoğrafını dışarı çıktığında çektim. Benim çırpınma hareketlerimden serseme döndüğü için dışarı çıktığında tepkisiz kaldı hayvan.

Yukarı çıkana kadar inanılmaz bir savaş veriyorum. Bir yerde yolu kaybediyorum. Kullanılmaya kullanılmaya orman yutmuş. Sis de var . Ulan iyi ki gpsi yanıma almışım, geldiğim yolu görece biliyorum en azından. Neyse öğlene doğru tam tepeye varıyorum.

Beni karşısında gören Monk (rahip) şaşırıyor. Bana parmağı ile 1 işareti yapıyor. Evet manyağım psikopatım tek başıma geldim, çekil karşımdan kungu fu falan dinlemem Osmanlı tokatını yapıştırırım, gebermek üzereyim. Offfffff Allahım nereye geldim ben yahu diyorum. Rahip karşımda eğilip duruyor. Ben de selam veriyorum. Hemen içeri davet ediyor. Dur ulan iki soluklanalım orada, ben basamaklar görüyorum gene, bayıldım bayılacam az kaldı.

Aşağıdaki çoçuk bu arada tapınak hakkında bilgi vermişti. 1600 yıl önce yapılan bu tapınak Shaoline Tapınağının bir parçası, bu rahipte oradan çıkma kung-fu'cu. :D Mesleği bu.. Neyse içeri giriyorum, bana hemen bir çay ikram ediyor sonrasında da yemek.

Arkadaşlar ben hayatımda böyle bir mekan daha görmedim. Hani içeri girdim ama geniş bir bahçeye girdim, enteresan bir şekilde daha serin. İçerde bir müzik aleti, onu da güneş enerji paneline bağlamışlar bir şarkı çalıyor. 10 dk.dan sonra zaten kendinizden geçiyorsunuz. Ben o müziği orda 2 saate yakın dinledim. Nirvana mı dersin, aydınlanma mı dersin, evrimimi tamamlayıp öyle terk ettim alanı hahah…

Dağların arasında sislerin örttüğü muhteşem bir tapınak, içeriye girdiğinizde sanki bir enerji duvarından geçip başka bir boyuta girdiğinizi hissediyorsunuz. Yapıların orjinalliği, çalan müzik, içerdeki insanların hala geleneksel kıyafetleri kullanmaları. İşte diyorum bu tapınak şu ana kadar gördüğüm bozulmamış tek tapınak. İçeride fotoğraf çektirmiyorlar, binaların fotoları hariç. İnançlarına ters. O kadar doğal yaşıyorlar ki. Arkada kümesleri, minik bir sebze bahçeleri, meyve ağaçları, yakacak odunları.. Buddha'ya gidip selam vermemi istiyor, ben de inançlarına olan saygımdan selam veriyorum. Burası enteresan bir nokta. Çin'deki tarihi ve turistlik yerleri gezdiğinizde, özellikle de Buddha'nın olduğu içerdeki rahipler sizden bağış kutusuna bağış atmanızı ister, yani olay tamami ile ticarete dökülmüştür. Fakat burada rahipte bana selam verip bana çevreyi gezdiriyor. Bu rahip ne zaman ki konuşmaya başlıyor ağzım açık kalıyor.. Ee bu kadın! Yahu kadın rahip ilk defa görüyorum. Saçı da kazıtmış kel.

Bu kadının kollarında bazı işaretler görüyorum. Beni tapınağın en üst noktasına manzarayı ve tapınağı yukardan görmem için çıkardığında muhabbeti o işaretlerden açıyorum. Kollarını sıvıyor. Arkadaşlar kızgın demirle yapılan bu işaretler; sağ iç bilek tarafındaki sembol Doğa anlamına geliyormuş. Sol iç bileğindeki sembolün anlamı kalp anlamına geliyormuş ve bunların üstünde küçükten büyüğe doğru sıralanmış daireler de bu rahibin yanlış anlamadıysam belli bir seviyeye ulaştığını gösteriyor. Kendisi de bu tapınağın ve doğanın koruyucusuymuş. Kızgın demirin bu şekilde tene basılarak oluşturduğu şekilleri ilk defa görüyorum, nasıl bir acıya dayanma gücüdür ki bu?

Şimdi oraya kadar gitmişim Şaolin tapınağı rahibi bulmuşum hele bir de üst seviyelerde, ee görelim bakalım ne ayaksın. Beraber tai-chi yapalım diyorum el kol hareketleri ile, birkaç hareketi beraber yapıyoruz. Bakıyor ki bende bir halt yok, geç kenara seyret diyor.

Yaptığı her hareketin karşısında eğer benim vücudum duruyor olsaydı kırılmadık kemiğim kalmazdı. Ben ne böyle bir hız gördüm, ne böyle bir denge, ne de böyle bir güç! Not al Gürkan Şaolin tapınağı yolunun üstünde gidilecek!! Kadın bu hareketleri yaparken zaten dünya ile ilişkisini kesti, başka yerlerdeydi. Hani filmlerde hareketleri yaparken ses efekti falan kullanırlar ya burada o efektler yok! Kadından o seslerin aynısı çıkıyor. Birazdan kadın havalanacak ağaçtan ağaca atlayacak az kaldı diyorum. :D

Dillerini bilmememe rağmen o kadar güzel anlaşıyoruz ki bir şekilde sohbet ediliyor işte. Akşam orada kalmamı istediler. Ben sabaha kadar o müzikle uyursam, sabah pek sağlıklı kalkamayabilirdim. Teşekkür edip yola çıktım. O merdivenleri inmek çıkmaktan daha zordu. Aşağı vardığımda bacaklarım tutmuyordu. Bisiklette çalışan kas grubu ile yürürken çalışan kas gruplarında farklılar olduğunu söylemek isterim bazı sazan arkadaşlarım atlamadan. : )

Neyse otele varıp duşumu alıp erkenden yattım ki erkenden kalkıp yol almalıydım. Hedef Dimbao şehri ve Hunga Geçiş Kulesi! Kaldığım yerden yarın devam ederim. :D

12 Ağustos 2010 Perşembe

Pamir Dağına bisikleti ile tırmanan ilk Türk

,Valla gururla sizlere sunarım arkadaşlar işte tacikistan işte Pamir dağı ve işte bisikleti ile o dağa tırmanan ilk Türk ben :D


8 Ağustos 2010 Pazar

Kırgızistan




Tacikistan sınırını 4300 metre gibi bir irtifada geçtikten sonra Kırgızistan sınırı görevlileri ile karşılaşacağımızı düşündük. Fakat bu hemen olmadı. Ben hayatımda böyle büyük bir iki devlet arasında insanız alan daha görebileceğimi düşünmüyorum. Yaklaşık olarak 7 veya 8 km. Yol gene her zaman ki gibi yok. Bu sefer aklıma Özbekistan ile Tacikistan arasında kaldığım günler geliyor. Benim gene Kırgızistan vizem yok. Hani olur da ülkeye giremezsem işte o zaman hapı yuttum. Len tamam rampaların adamı olduk ama olmasın ya çıkmak istemiyorum bu bozuk yolu gene, ömrü yedi Tacikistan..

Kırgızistan sınır kapısına 1 km uzaklıkta bir köy evi. 6 kişiden oluşan bir aile yaşıyor, soluklanmak için mola veriyoruz. Hemen eve davet alıyoruz fakat bizim fazla zamanımız olmadığı için kibarca reddedip sınıra kadar ilerliyoruz. Bu aile burada kışın kapanan yolu açmakla hükümet tarafından gönderilmiş, kısa sohbetimizde bunu öğreniyorum. Zor hayat ya cidden çok zor bir hayat. Yahu insanın aklı almıyor, bu zorlu doğa koşullarında bu şekilde yaşamak cidden çok zor.

Kırgızistan sınır karakolu Tacikistan'a göre daha derli toplu. Kapıya geliyoruz pasaportlar alınıyor. İçimden dua ediyorum, len inşallah vize istemezler diye. OOOOO TÜRKİYE! Aha Özbek-Tacik sınırındaki başlangıcın aynısı. Bizim Boss Türkiye'de eğitim aldı. Ne bossu ulan bura askeriye alla alla. Bisikletleri bir yere park ettik. Binanın içine girdik. Bizim boss burada gel diyor. Türkçeleri net bir şekilde anlayabiliyorum ama bu boss olayını anlamadım. İçeri girdik, selam vermekle vermemek arası bir hareket yaptı asker sonra benim adımı ve nereli olduğumu söyledi.
Komutanın adını burada vermemem daha iyi olur. Erler kendisine Boss diyor ama kendisi binbaşı. Askeri eğitiminin bir kısmını Türkiye'de yapmış. Türkçe şakır şakır. Hemen oturttu beni, başladık sohbete. Bisikletle geldim diyince dondu kaldı. Çıktı dışarı bisikletle baktı geri geldi. Yahu sen şimdi ciddi ciddi Samsun'dan buraya bisikletle geldin, bu yanındaki insanları da Özbekistan'da yakaladın öyle mi? Helal olsun cesaretinize hayran kaldım hepinizin diyor.

Kırgızistan hakkında biraz bilgi alıyoruz. Osh civarına uğramamamızı, güvenlik konusunda sıkıntılar olduğunu dile getiriyor. Nedir durum diye soruyorum, savaş bitmedi mi? Siz asker olarak müdahale ediyor musunuz? Verdiği cevaplar çok ilginçti. Biz müdahale etmiyoruz devletin kendi birimleri ediyor. Ee devlet kalmadı diye biliyoruz Rusya'dan yardım falan istemiştiniz. Yok öyle bir şey diyor. Nedir bu savaşın iç yüzü diye soruyorum? Başbakandan kaynaklı diye bildiğimi de ekliyorum. O ilk kısmıydı peki ya ikinci kısmı? Sizin ülkenizde de benzer bir durum var. Alla alla nedir? Irak'ın kuzeyinde yaşayan Kürtler sizden toprak istiyorlar ya, hah işte bizde de durum şu: Özbekistan Osh'u istiyor ama bunu öyle gazetelerde haberlerde göremezsin diye de ekliyor.

Kırgızistan'ın Osh kentinde Özbek sayısı çok fazla olduğundan Özbekler bu şehri almak istiyorlarmış. Kırgızlar da vermemek için iç savaş çıkartmışlar. Şimdi bu ne kadar doğru bilemem, rütbeli bir asker bana durumu bu şekilde anlattı. Ben de gideceğimiz rotayı söyledim. Sarıtaş'tan sonra bize sadece 3 gün gerekli dedik sınırı geçmek için.

Daha bir çok konu hakkında daha konuştuktan sonra Sarıtaş'a doğru yola koyulduk. Ayrıca evet son anda bir değişiklik olmamış, hala Kırgızistan'a vizesiz girebiliyoruz diye de çok sevinmiştim.
Sarıtaş sınıra en yakın köy. Aslında şehir diyorlar da köy. Konaklayacak bir yer var orada da çadırda konaklıyorsun ve para veriyorsun. Ayrıca köyün marketinde de erzak olarak pek birşey bulamıyoruz. Ama sprite var. Uzun bir aradan sonra gazlı bir içecek içmek gayet iyi geliyor. Köyde durmayalım, kırsalda bir yerde kamp atalım diyoruz.


Köyün dışına çıktıktan sonra her taraf yemyeşil. 3900 metreye kadar indik. Uzaklarda geçtiğimiz karlı dağlar var. Yüksekte geniş bir platoda ilerliyoruz. Köyden 10 km sonra ilerde sağ tarafta iki tane tren vagonundan bozma iki yapı görüyoruz. İşte buradaki yerli halkın yanında duralım dedikten sonra oraya yöneliyoruz. İki evin çocukları bizleri görünce koşarak ve çığlık atarak yanımıza geliyorlar. 8 tane ufaklık, yaşları 5 ile 11 arasında. Onlardan sonrada evin büyükleri geliyor. Türk olduğumu belirtiyorum ve burada çadır kurabilir miyiz diye soruyorum. Olumlu yanıtı aldıktan sonra çocuklar daha çok seviniyor. Bize çadır kurmakta yardım ediyorlar, bisikletin üzerindeki malzemeleri çıkartıyorlar. Tabi sonra da sırası ile başlıyorlar bisikletlerimize binmeye. O kadar mutlular ki.. Bu ailenin fotoğrafını sizlere göstermeyi çok isterdim. İlerki günlerde bu aileyi sizlere tanıtacağım. Çünkü biz de bu ailenin yanında sadece bir gece kalıp devam edelim dedik ama muhteşem bir aile olduklarından 2 gündür ailenin yanında konaklıyor, onlarla yemek yiyip, çocuklarla çobanlık yapıyoruz.

Bu iki ailenin 310 tane koyunu, 38 tane atları, 10 tane eşekleri, 30 küsur tane de büyük baş hayvanları var. O kulübelerde tüm ihtiyaçlarını karşılayacak erzak var. Nisan ayında hayvanlarla beraber buraya geliyorlarmış. Ekim ayına kadar kalıp sonra dağları aşarak köylerinde kışı geçirmeye gidiyorlar.

Bu arada havayı sıcak sanmayın. O bisikletten aşağıya inince her tarafımız buz kesiyor. Ara ara bisikletin bir taraflarını sıkmak tamir etmek gerekiyor. Bu tamiratlar sırasında mutlaka bir taraflarımız kesilir çizilir. Benim ellerim de o durumda. Çiziklerin hatta bazı derin yaraların çoğunluğu da parmaklarımın eklem yerinde. Soğuk hava işin içine girince o parmakları oynatamaz duruma geldim. Yemin ediyorum bazen mataranın kapağını açmak için çok acı çekiyorum. Hele bisikletin bir tarafına bir şey olsun, off uğraş dur soğukta.

Alan çok geniş ve düzlük olduğundan sert bir rüzgar vardı. Bu yüzden yemeğimizi çadırın içinde yaptık, sonrasında da ben hemen çadırıma geçip tulumumun içine girdim, tabi gene kat kat giyindikten sonra. Ulan temmuzun ortasındayız hale bak! Hiç aklıma gelmezdi temmuzda hava ısınsın yahu artık diyeceğim.

Ertesi gün sabahtan hayvanları çayıra bayıra saldık. Yünleri kırpılmamış koyunların yünlerini kestik. Bu yünleri keserken sanki hiç elimde yara bere yokmuş gibi yenilerini yaptım. Ata, eşeğe bindim, bisiklete biraz bakım yaptık. Akşama doğru karavanın arka tarafında geri olan tellerden yapılmış voleybol sahasında voleybol oynadık.

Evet Kırgızistan'da 3900 metrede voleybol oynadık ve file vardı ve bu çocukların 5 tanesi voleybol oynamayı biliyordu. Kışın okullarında spor dersinde voleybol öğreniyorlarmış. Ulan bizim voleybol oynadığımız alanların ortalama yüksekliği 900 metre, üstüne 3000 metre koyunca voleybolu oynama süren ile bizim oralarda oynama süren farklı. Nefes nefese kalıyorum. Bunu bariz şekilde fark ediyorsun, çok kısa sürede derin nefes almaya başlıyorsun. Ayrıca topun her elime çarpışı cidden yakıyor.

Bu insanlar bu hava koşullarına ve irtifaya alışmışlar. Çocukların yanakları öyle bir kırmızı ki hatta bazılarında soğuktan yaralar oluşmuş, o yaraların kabukları düştükten sonra da izler kalmış. Bu sert iklimde aylarca yıllarca yaşamanın sonucunda bünye de kendini buna göre geliştirmiş. Hava kararıyor, daha fazla soğuyor. Elena, Terry ve ben yeter diyip çadırlarımıza doğru kaçıyoruz.

Ertesi sabah güneş kendini göstermeden kalkıp hazırlanıyoruz. Aileler ile vedalaşıyoruz. Küçük çocuklar orada, büyükleri geniş düzlükte atlarının üstünde çobanlık yapıyorlar . Biz yolumuza koyuluyoruz.

Güneş karlı dağların arasından kendini göstermek üzere, geniş yeşil bir alanın ortasında uzanan siyah asfaltın üzerinde bisikletlerimizin tekerlerinden çıkan ses, çocukların adlarımızı haykırışı ile karışıyor. O geniş alanda metrelerce uzaktan atları ile bizlere eşlik ediyorlar bağırıyorlar, el sallıyorlar. Gözlerim doluyor. Bu kareyi ne yazık ki görüntüleyemiyorum. Keşke bir yerlerden biri bizi çekiyor olsaydı.. Sanırım hayatımın sonuna kadar hatırlayacağım bir görüntü anılarıma yerleşiyor.

O güzelim asfalt yol sadece 5km bir yoldu, sonra gene taşlı bir yola dönüyor. Kırgızistan Çin arasındaki yolu yeni yapmaya başlamışlar. Toplamda 250 kmye yakın olan bu yolu sanırım önümüzdeki seneye bitirirler. Çinli bir firma yapıyor ve çok hızlı ve disiplinli çalışıyorlar. Yol boyunca bunu gördük. Ayrıca eski yolu iptal edip yeni yolu dağlara vurdukları için bol bol küfür ettik. Kaşla göz arasında gene 4400 metreye kadar tırmandık. İsyan edip bir yokuşun sonunda, "Yeter ulan Çin'e yaklaştıkça inişe geçmemiz lazım hala çıkıyoruz bitiremedik bir türlü!" Bu isyandan 2 km sonra tam tamına 19 km boyunca yokuş aşağı indik bozuk kayalık bir yolda. Ellerim frene basmaktan acıdı.

Dik ve bozuk yokuşun sonunda asfalta çıkmayı başarmıştık. 5 km sonra da sınırdan hemen önceki kasabaya geldik. Şehrin adı Nora. İnsanı gelen turistleri kazıklamak için ellerinden geleni yapıyor. Biz bu kasabada fazla oyalanmadan sınıra doğru yol aldık fakat yetişemedik, sınır kapanmıştı. Sınırın Kırgız tarafında belki 50 vagon tren hurdası var. İnsanlar bunları eve çevirmiş. Aileler içlerinde yaşıyor. Çadır için yer bulmak zordu. Üstelik yağmur da yağıyordu. Tam bu evlerin arasında gezinirken "Terry Terry kadına bak, bu kaldığımız Kırgız ailesindeki kadına benziyor. Çok saf güzel bir yüzü var bu kadının da." diyorum. Kadın sesimizi duydu ve bize döndü. Ben de kendisine çadır için yer sordum. O da kendi evlerinde kişi başı 3 dolara kalabileceğimizi söyledi, kabul ettik. Hurda tren barakalarına gittik. İki odadan oluşuyordu; biri yatak odası diğeri mutfak. Yataklarımızı hazırladı, yemeğimizi yedik. Oturduk sohbet ediyoruz ve Kırgızistan'da çektiğimiz fotoları gösteriyoruz. Kadın çığlık attı "Aa kız kardeşim!" dedi. Nasıl yaaaaaaaaaaaa? Yahu bizim iki gün dağın başında çobanlık yaptığımız evin sahibi kadın bunun kız kardeşi çıktı. Şaka gibi! Yiğenlerinin, kardeşinin adını söyleyince ulan dünyayı ancak bu kadar küçültebiliriz diyoruz. 80 km ilerde o kadar evin arasında gittik kadının kardeşini bulduk. :D

Kırgızistan'da az vakit geçirdik fakat unutmaz anılarla ayrıldık. Kırgız insanını sevdim Kırgızistan'ın doğasını, yeşilliğini sevdim.

Yapılan kilometre : 210 KM
Toplam Tırmanış : 968 M

Yarın sabah Çin'in başkenti Pekin'e doğru pedallamaya başlıyorum. 1230 kilometre var gibi gözüküyor önümde, ara yollara girmezsem. :) 15 gün sonra Çin maceralarımın bir kısmını Pekin'den yazarım. İnşallah rüzgar arkamdan eser, artık doğunun en ucuna geldik neredeyse.

Herkese sevgiler saygılar.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Tacikistan'dan Kırgızistan'a giderken

Güneşli ve serin günlerde seyahat etmeyi seviyorum ben. Tacikistan'da artık kollarımı korumak için taktığım giysiyi çıkarmıştım, güneş olsa bile hava serindi. Yükseldikçe daha da serinliyordu.

Dağların arasında patika yollarda ilerlerken durdurdum bisikleti. Çıkardım ipodumu. Karlı dağlara bakarak, Karadeniz şarkılarının olduğu Karmate’yi açtım, başladım Kara Duman adlı şarkıyı dinlemeye.

‘’Hasret yüreği dağlar. Gözden yaş akmaz ama Kalbim oturmuş ağlar ‘’ diyordu. Karşıma çıkan ilk rampaya öyle bir tırmanmışım ki zirveye vardığımda 15 dakikadan fazla grubu bekledim. Zirvede de oturup grubun diğer şarkılarını dinledim. Yüksek dağlar, temiz hava, temiz su bana memleketimi hatırlatıyordu.
Akşama kadar İskhasim şehrinin 35 km yakınına kadar yaklaştık. Nehir kenarında güzel bir yer gördük, doğal plaj olmuş ve ağaçlar da vardı. Şehre girmeyip burada kamp atalım dedik.

Çadırları kurarken Choung çadırımın yağmurluk kısmını giydirdiğimi görünce yapma diyor. "Akşam yıldızları seyret, bugün hava çok güzel." Yıldızlara bakarak uyumak güzel olur diye düşünüyorum ben de, yolculuğum boyunca hiç yapmamıştım. Çadırın ilk bölümü tamamı ile şeffaf fakat her tarafından hava alıyor. Akşamları hep serin olduğu için ben de yağmurluk kısmını da yerleştiriyordum. O akşam yapmadım bunu ve uykuya 2800 metrede yıldızları seyrederek daldım.

İskhasim şehrine çok yakın olduğumuzdan şehre erken bir saat de girdik. Bu şehrin özelliği her hafta sonu Afgan pazarının kurulması . İki sınırın ortasında bir pazar alanı, yerli yabancı bir dolu insan. Ben de böylelikle ilk defa Afgan sınırının yanı başına kadar gitmiş oldum.

Sözde Afgan pazarı ama alanda bulacağım tüm ürünler çin malı en adi şeyler. Hiçbir sey satın almadan alanı terk ediyoruz. Şehir merkezinde çok güzel bir aile evi bulduk. Evdeki sıcak ortam bizi çok etkiledi. Bazı insanlar evlerini bize açarken kalplerini de açıyorlar, bazılarında ise tamamı ile ticaret ön planda.
Bu evde ertesi gün öğlene kadar dinlenip yola öyle çıkıyoruz. Öğleden sonra yola çıktığımız için fazla yol yapmayalım diyoruz. Bu arada yol da asfalt ufak iniş çıkışlarla gidiyor. Fakat bitki örtüsü değişiyor, yolun sağı solu her taraf dikenli bir bitki ile dolu. Bu bitkinin kuruyan kısımları da yola saçılmış. Hadi bakalım ilk talihli kim olacak diyoruz. Birinin lastiği patlamazsa mucize olacak her taraf diken dolu... :D Yolda ilerlerken hemen sağımızda kamp için çok ideal bir alan buluyoruz. Hem yoldan uzak hem yeşillik hem de kamp alanın dibinde dağdan akan bir su var.

Kısa bir süre içinde kampı kuruyoruz . Çadırlar için fazla düz zemin olmadığından birbirimize yakın oluyoruz. Muhteşem bir akşam yemeği sonrasında sıcak kahveler ve güzel sohbet eşliğinde güneşi batırıyoruz. Güneş gittiği anda hava buz kesiyor.. Rüzgar olmadığından bugün de çadırımın tepesi açık yıldızları seyrederek uyuyacağım. Herkes dişlerini fırçaladıktan sonra (arazi adamıyız ama o dişler fırçalanır, en ufak su birikintisinde de duş alınmaya çalışır, böyleyiz işte) uyku moduna giriyoruz. Takıyorum ipodu kulağıma, yıldızları seyre dalıyorum. Bu küçük ayı nerde len? Her gece kendisini arıyorum bir türlü bulamıyorum o kadar yıldız arasından. Hah sevdiğim şarkı çalıyor "Dört x Dört – Arada Bir" Oha nasıl yıldız kaydı öyle.. Yıldız kaydı dilek tut!
Küçüklüğümde yaz tatilleri için Kuşadası'na giderdik. Sitenin çatısına çıkar, Emre Gürdamar bize gitar çalar biz de yıldızları seyrederdik. Her yıldız kaydığında bir dilek. O zamanlar uzaklara gitmeyi hayal ederdim. Bisikletimle 20 sene sonra bu hayalimi gerçekleştirebildim. Eh şimdi yıldız kaydı dilek tutayım desem 20 sene sonra gerçekleşecekse ohooo. :) Zaman çok hızlı geçiyor bunu bu yolculukta daha iyi anladım. Şimdi eskisinden daha çok hayalim var. Ve biliyorum ki hepsini teker teker gerçekleştireceğim.

Ben bunları düşünürken bir patlama sesi duydum. O neydi len hemen kalkmak istedim ama tulumumu öyle bir kapamışım ki hava soğuk diye, açamıyorum. Doğrulduğumda bir çok gölge ve Terry'nin tepe lambasını görebiliyordum. Kulaklıkları çıkardım. Elena çığlık atıp ağlıyordu. Tulumun içinden çıktım. Bıçağı çıkartıp kabzasını avuç içine aldım, keskin kısmını da poların içine soktum . Bu arada konuşmaların bir kısmını anlayabiliyordum. Terry ve Choung'un çadırına gitmişlerdi, henüz benim çadırıma gelmediler. Gpsi açtım, konumu ezberledim, uydu telefonunu çıkardım. Bunları o kadar kısa sürede yapıyorum ki.. Elçiliğe mesaj atmam lazım. Saat gece 11 buçuktu, ben böyle işin içine tüküreyim asker ulan bunlar. Asker olduklarını anladığımda. HEYY diye bağırdım hemen bir tanesi çadıra geldi, ben gps ile uydu telefonunu gizli göze yerleştirinceye kadar çadırın fermuarını silahla zorladılar. Açana kadar da esneme yaptı. Açar açmaz silah göğsüme geldi. Ben de tepe lambasını gözüne tutup silahın ucunu elimle yakalayıp yana çektim. BEN TÜRKÜM diyince de o silah namlusu diz kapağı hizasına kadar indi askerin. Sen Türkssüüünnn? Hah tamamdır bunlar da Türk'üm diyince bir duruyorlar. Neden olduğunu bilmiyorum ama bunu yol boyunca hissediyorsunuz. "Türküm ve askerliğimi de yaptım, o yüzden o silahları benim ve turistlerin üzerine çevirmeyin!" derken bir el daha ateş edildi. Çadırdan dışarı çıktım ateş eden askerin yanına gittim. Ateş etme yeter burada kadınlar var ve korkuyorlar. Nedir sorun? Bir açıklayın önce! Bu arada tepenin arkasından bir araç çıktı.. Işıkları söndürün diye bağırıyorlar. Burası Tacikistan, o gelen araçta sizin aracınız. Ne diyorsun ya ne yere yatması kalk ayağa askercilik mi oynuyorsunuz? Sorun nedir neden bizi bu şekilde rahatsız edip korkutuyorsunuz? Ben Türkiye'den geliyorum, bunlar da benim yoldaşlarım diyince sakinleşiyorlar veya duruluyorlar diyeyim. O dakikadan sonra adımı öğrenip "Gürkan bizimle askeri kampa gelmek zorundasınız, tutuklusunuz bu bölgede kamp kurmak yasak." diyor. İyi de biz bunu nerden bilelim diyoruz. Ayrıca tutuklusunuz da ne demek? Tutuklusunuz eşyalarınız toplayın gidiyoruz diyorlar. Silahlar bir daha bana yönlendirilmiyor ama sürekli diğerlerinin üstünde. Bıçağı cebime bırakıyorum, çadıra doğru yöneliyorum eşyaları toparlıyoruz. Karanlıkta eşyaları toparlarken fotoğraf makinem kayanın üstüne düşüyor ve ekranının patladığını ertesi gün anlıyorum.

Bizi çember içine alıp kampa kadar 3 km. yürütüyorlar gece karanlığında. Kampa vardığımızda içeri girin diyorlar.. Obaaaa yavaş ol bakalım. İçeri falan girmiyoruz, buraya komutanını çağır diyorum. Önce durumu bana izah edecek, suçumuz ne neden tutuklandık? İçeri gireceksiniz Gürkan diye geliyor üstüme. Bu arada İngilizce ne yapmak istediklerini söylüyorum, Terry ve Choung da içeri girmeyiz diyorlar. Silahı tam doğrultacakken karşılıklı silahı tutuyoruz. İçeri girmiyorum komutanını buraya çağır diyorum. Bu arada silahını tuttum diye diğer askerler bağırıyor, kendi dillerinde silahı bırak diyorlar sanırım. Önce o silahların emniyetlerini açmaları gerekiyor ateş etmeleri için. :D Bazen dengesiz hareketler yapıyorum, bu da onlardan biriydi işte. O silahı tuttum ya bırakmazdım zaten de tutuğum anda içimi bir korku kapladı. Neler düşünüyorum, o sıra her şey o kadar hızlı gelişiyor ki.. O gürültüde komutan zaten dışarı kendi geldi. O da Türkçe anlıyor. Askerleri ile konuşuyor. Daire pozisyonu alıyorlar. Askerleri durumu anlatıyor. Ben de ardından "Biz neden buradayız, bir açıklama bekliyorum." diyorum. Komutan hemen askerlerine içeri girmeleri için emir veriyor. Sonra da bize dönüp gidebilirsiniz serbestsiniz diyor. Terry'e adamın ne dediğini söylüyorum. Fena sinirleniyor bağırıyor askerlere, çıkartıyor bir sigara yakıyor. "Bunlar kendilerini ne sanıyor Gürkan? Kim bunlar, isimlerini öğren lütfen" diyor. İsimlerini bir kere sormuştum, sahte isimler söylüyorlar dedim. Neyse sigaranı söndür saat sabahın ikisi olmuş gidelim diyoruz.


Herkesi toplayıp İshkasim'e doğru gidiyoruz. Bu kamp yerini atmadan önce minik bir yerden geçmiştik oraya gidelim diyorum. Kabul ediyorlar. Eve vardığımızda evdekileri uyandıralım diyoruz bahçelerinde kalacağımız için, ama kimse uyanmıyor. Biz de çadırlarımızı bahçenin içine kuruyoruz. Herkes ayakta bekliyor bir daha gelirlerse diye. Tamam sizler yatın ben az uyuyorum zaten, bir şey olursa haber veririm diyorum. Çitlerin oraya gidiyorum. Askerler geri geliyor nerde kaldığımızı öğrenmek için. Beni görünce karanlık içinde durup kendi aralarında konuşup geri dönüyorlar.

Sabah evin sahipleri bizim orada olduğumuzu görünce kahvaltı hazırlayıp beni yanlarına çağırıyorlar. Akşam ateş açıldığını duymuşlar, sonra biz oraya gelince de anlamışlar bize açıldığını. Choung yanıma gelip kahvaltıya katılıyor. Bir şey dikkatimi çekmişti Choung ve Young bu durumdan tedirgin olmamışlardı pek, ya da olmuşlarsa bile ben anlamadım. Siz pek tedirgin olmadınız neden diye sordum. O da siz Türkler çılgın mısınız hep böyle dedi. Dur şimdi soruya soru ile karşılık verme. Bizde her Türk asker doğar. Ya sizde dedim? Korkacak bir şey yok, onlar askerdi dedi. İlerleyen günlerde Young eline bir nöbetçinin silahını alıp poz verince silahlardan çekinmediklerini, ülkelerinde de bir şeyler yaşadıklarını düşünüyorum. Enteresan bir macera atlatmıştık. Askerler resmen bizimle oynamışlardı. Önümüze gelen her yabancıya bu olayı anlatıyoruz. Tacikistan'dan yolu geçecek her gezgine. Lonely Planet'a da mesaj attık durum hakkında. Türk elçiliğine de Langar da telefon açıp durumu anlattım onlarda gerekli yerlere durum hakkında bilgi vereceklerdi, umarım Tacikistan yetkilileri bu durumu öğrenmişlerdir.

Neyse Langar'a kadar birkaç gün boyunca seyahat ettik. Yahu yolda bir gün aklıma geldi, ben 5 gündür tuvalete çıkmıyorum. Alla alla yediklerimin tamamını mı yakıyorum len acaba diye düşünürken o gün öğlen tuvaletim geldi. Ama nasıl bir yerde geldi..

Tam rampa çıkıcağız Allah tuvaletim geldi, ama altıma kaçırırcasına! Eee o kadar günün birikimi diyorum. Şimdi sol tarafım bildiğin düz duvar hani çıkmak istesen ekipman lazım. Sağ tarafta nehir akıyor fakat biz de yükseklere çıktığımızdan nehir aşağıda kaldı. Hani zemin sağlam değil yarı kayalık, es kaza nehre uçsan parçanı bulamazlar senin, o kadar deli akıyor. Yolun sonuna bakıyorum bir yer var gibi ama. Hemen pedallıyorum. Yolun yarısına gelmemişim, anlaşılıyor yetişemem mecburen nehrin orada kuytu bir yer bulacağım. Terry ve Elena'ya siz gidin ben yetişirim diyorum. Onlar devam ediyorlar. Ben de aşağı inmek için yol arıyorum. Bisiklet ayakkabılarıyla inmek tehlikeli falan derken ayağım kayıyor kıçımın üstüne oturup aşağı doğru sürüklenirken bir dala tutunuyorum ve duruyorum. Ulan bok yoluna gitti derler ya... Hemen sağ tarafta kuytu bir yer buluyorum. İndiriyorum şortu oh be dünya varmış diyorum, dememle birlikte birkaç ıslık duyuyorum. Kim çalıyor sağa sola bakınırken görüyorum. Nehrin karşı tarafından Afganistan'dan birkaç kişi toplanmış el sallayıp ıslık çalıyorlar. Ben de ıslık çalıp el sallıyorum. Çizsen yazsan bu kadar olmaz. Komik durum. Sıçarken el sallayıp ıslık çalanınız oldu mu bilmiyorum da üstüne ben bir de başka ülkedeki adamlara el sallıyorum! :)

Langar'da Tacikistanlı bir ingilizce öğretmeninin evinde kaldık. Büyük bir köy beklerken Langar küçük bir köy çıktı. Bu şu demek oluyor: Langar'dan sonra uzunca bir süre yerleşim yeri görmeyeceğimizden erzak nerden bulacağız? Ev sahibimiz Nadia. Kendisi 25 yaşında, üniversiteyi bitirmiş sonra köyüne dönüp buradaki çocuklara öğretmenlik yapmaya başlamış. Bize yatmamız için yazın konakladıkları alanı veriyor, 20 metrekarelik bir alan. Evde elektirik yok, evin yanından bir su akıyor, içme suyu olarak bu suyu kullanıyorlar. Ee tarım alanı görmedik biz? Siz burada ne yiyorsunuz dedik. Markette de bir şey yok? Hava da bayağı serin temmuz başlarında olmamıza rağmen. Kışın kaç derece oluyor burası diye sorduk. -40 bazen -45 dedi. EEE o zaman ne yapıyorsunuz diye sorduk. Bize bir oda gösterdi. Benim Ankara'daki odamdan daha küçük; 8 kişi burada yatıp kalkıp kışın geçmesini bekliyoruz demez mi! Yahu hiç bir şey yok. Kışın hayvanlarımızı dağlardan indiriyoruz onlardan besleniyoruz diyor. Bizlere zor geliyor bu hayat. Kendsine üniversiteyi bitirdikten sonra buraya yerleşmek zor olmadı mı diye soruyorum, ayrıca senin yaşındaki tüm kızlar burada evli sen niye bekarsın diyorum. "Ben bu köyde büyüdüm, yokluk içinde kimse gelip de bana bir şeyler öğretmedi. Ben buradaki çocukların gelişmesine ve yeni şeyler öğrenmesine katkıda bulunduğum için mutluyum. Evlenmedim çünkü bu köyde bana bir şeyler katacak bir adam yok." cevabını da verdikten sonra seyahatlerimiz hakkında bizlerden bilgi alıyor.

Sabahları yola erken çıkma alışkanlığım grupla birlikte olduğumdan beri bana hep geç geliyor. Ben beş buçukta uyanıp sekiz buçuğa kadar hatta bazen dokuza kadar bekliyorum. O gün gene sekiz buçuk gibi yola çıktık.


Seyahatim boyunca bir çok yerde hava koşulundan doğanın zorluğundan bahsettim, Gürcistan'da rüzgarla savaştım, Azerbaycan'da günlerce yağmurda ve soğukta pedalladım, Türkmenistan'da çöl sıcağında pedallayıp kum fırtınasına yakalandım. Özbekistan sıcak ve nemden kendimden geçtim. Ama bir Tacikistan atlattım ki bunlarım hepsine bedeldi arkadaşlar.

Bundan önceki yazımda Matheuw'un dediğini tekrarlayayım: "Everest Dağına tırmanmak Pamir dağına tırmanmaktan daha kolay. Çünkü Everest'in ana kamp alanına giden yol asfalt!" :)

Langar'dan 2 km sonra bir tırmanışa geçiyoruz. Eğim önce %6 ile başlıyor sonrasında %12 ye çıkıyor. 'S' çizerek gittiğimizden virajlarda bu eğim % 16 ya çıkıyor. Ben hariç herkes bisikletlerden iniyor. Alüminyum kasa ve arka tekerlerin dişli olması bana inanılmaz avantaj sağlasa sa % 17 ve %18 eğimi görünce pedalı çevirecek nefes kalmıyor bende. Yükseklik 3400. Dağa bakıyorum bitecek gibi değil! Aşağıdakilere sesleniyorum: "Biz bu dağı öğlene anca bitiririz!" diye.

Harbiden de öğlene doğru ancak tepesine varıyoruz. Chung 10 dk sonra yanıma gelip, off oksijen maskesine ihtiyacım var Young biran önce gelse diyor. Ulan diyorum heriflerde ne ekipman var oksijen maskesi getirmişler. Bir kaç dakika sonra Young geliyor. Choung hemen çantaların gözünü karıştırıyor. Bir paket sigara çıkarıp bir tane yakıyor hemen. Hahaha! İşte Gürkan oksijen maskem bu diyor. 3500'e gelmişi,z kan ter içindeyiz, adam o irtifada 2 tane sigara içti, aynı şekilde Terry de.. Sonra yola devam ettik.

Neticede 4 gün boyunca 4000 metre üzerinde pedallayıp 4350 metreye kadar çıktım . Geceleri uyurken neler giydiğimi söylemek istiyorum. İki tane kışlık çorap, termal içlik, üstüne 2 tshirt, onun üstüne Atılım Üniversitesi'nin poları ki ben buna can kurtaran diyorum. Kafamda bere elimde eldivenler. Bu durumda bile uyuyamıyorum. Hayatımda ilk defa soğuktan dudağım patladı. Benim çadırım 4 mevsim çadırdı. Ayrıca uyku tulumumda en fazla -5 dereceye kadar koruma sağlıyordu. Bu ekipman diğer rota için yeterliydi ama dağa çıkacağımı nerden bileyim..

5. gün Murgap'a varacağız diye pedallıyoruz ama o dağda bayırda patlamayan lastiğim defalarca patladı. İki kaya arasına sıkıştırdığım cant zaten eğri büğrü bir hal almıştı. Akort ayarı sonucunda teller de iç taraftan lastiği patlatıyordu. İçerdeki koruma lastiği zaten paramparça olmuştu artık. Buna rağmen Murgap'a varmayı başardık. Orada ufak tefek tamirler yapıp olayı hallettim.

Murgap, bölgenin en büyük şehriydi. Tesadüf eseri festival gününe denk gelmişiz. Orda kaldığımız 3 gün boyunca güzelce dinlenip kendimize geldik. Festivalde bir çok kişi ile tanıştım. Kırgız Türkleri bu bölgede yaşadıkları için konuşma sıkıntısı çekmiyordum. Eskiden Murgap Kırgızistan toprağıymış. Rusya dağılırken Tacikistan'a vermiş bu toprağı. Daha bir çok şey öğrendim ve yaşadım gerisi kitaba kalsın. Sırada 4650 vardı.

Murgap'dan sonra uzunca bir süre asfaltta gittikten sonra yol tırmanışa geçmeden önce bozuluyor. Langar'daki eğim kadar olmasa da burada da hatrı sayılır bir eğim vardı. Ama 4200 den 4650 metreye tırmanmak yol bozukta olsa pek zorlamıyor artık. Bu arada yolda ilerlerken Elena sol tarafı işaret ediyor, o ne len ? Anaaaa Marko Polo Keçisi. Bir tepeden bizler seyrediyor. Ben fotoğrafını çekerim diyip tepeye doğru koşturmaya başlıyorum. Yemin ediyorum 15 metre koşabiliyorum. Bisikletteyken farklı kas grupları çalıştığından ve belli bir tempoyu tutturduğumdan dolayı nefes alıp vermekte zorlanmıyorum. 15 metre koşup duruyorum. Kalbim ağzımda atıyor! 4500 metrede olduğumuzu unutmuşum. :D Ben çekene kadar kaçıyor zaten. Ama olsun Marko Polo Keçisini görmek bile güzeldi.

Bu arada durduğumuzda anında üşüyorsun, hatta donuyorsun çünkü o kadar sert bir rüzgar esiyor ki. Bir an önce aşağıya inmemiz lazım. Zirveye yaklaştıkça yolun sağı ve solu beyazlaşıyor. Zirveye vardığımda bisikletten iniyorum, öyle bir rüzgar esiyor ki. Zirve, vadi gibi tepedeki tüm rüzgarı içine alıyor, durmak mümkün değil. Diğerlerine bakıyorum, 10 dk. sonra anca gelirler. Göz kapaklarımın donduğunu hissediyorum. Sanki içindeki sıvı buz kesmeye başlıyor. Havada güneş var tek bir bulut parçası bile yok ama inanılmaz soğuk. Gece düşünemiyorum burayı. Hemen aşağıya doğru salıyorum kendimi. Yol gene bozuk ama artık önemli değil budur işte diyorum. Başardım diyorum. Zirveden aşağıya indiğimde beni karşılayan bir ailem, arkadaşlarım, kalabalık bir topluluk yok ama ben durduğumda bisikletten inip bağırıp çağırıp ellerimi havaya kaldırıp hoplayıp zıplıyorum! Ne bir madalya kazandım ne de başka bir şey. Neden insanların Pamir'e bisikletle geldiğini artık daha iyi anlıyorum.

Zirve yaptıktan sonra fazla aşağı inmeden gene bir tırmanış yapıp sınır kapısına ulaşıyoruz. Sınır kapısı dediğimiz yer bir inşaat alanı. Yol çalışmasına başlamışlar ama 10 sene sonra belki biter o yol. Görevlilere evraklarımı veriyorum. Tacikistan'dan çıkışımı alıp Kırgızistan'a doğru yöneliyorum.

Tacikistan da toplam Tırmanış: 14.227 metre
Tacikistan da Toplam kaybedilen kalori: 116.251 !!!
Şu ana kadar yapılan toplam KM: 4000 km

3 Ağustos 2010 Salı

Ekipman Bilgileri

Bisikletin her parçası Burak Güngör tarafından monte edildi ve satın alınırken indirim yapılmıştır.

Kron XC 4000 güçlendirilmiş alüminyum kasadan oluşan bisikletin, ön-arka aktarıcı, ayna kol, ön tekerlek göbeği, vites ve V-fren sistemi Shimano Deore LX'dir. Tacikistan'da Pamir tırmanışından sonra bisikletin arka jantını 36 tele çıkardım. Tel sayısını arttırdığım için göbeği de Shimano Deore XT'ye döndürdüm. Gene arka dişlileri de yeni çıkan SLX modelli ile yeniledim. Ön amortisör sistemi karbon alışımdan oluşan havalı bir sistemdir Morgano Flash. Pedallar Spd ve normal ayakkabılara uygun Shimano pedallar. Kron XC 4000 de arkada bagaj sistemi olmadığından Burak’ın babası ustalığını göstererek 80 kilo taşıyabilen hafif alüminyum bagaj düzeneği yaptı. Ön bagaj taşıyıcılarını Amerika'dan sipariş vererek getirttim. 20 kg yük taşıyabilme kapasitesine sahip. Gidon ve selede de karbon kullanacaktım fakat cesaret edemedik, yolda kırılma ihtimali olduğundan onları alüminyuma çevirdik. Selem kalın yumuşak bir sele, üstüne de Geo-Jel sele kılıflarından koydum. Uzun yolda herhangi bir rahatsızlık hissetmiyorum. Fren papuçlarının adı aklıma gelmedi ama ilk papuçları Tacikistan'da değiştirdim. Hatta Tacikistan'da arka ve ön takımları ikişer defa değiştirdim. Dayanıklı ve pratik papuçlar. Bu tarz bir bisikletin artılarını Pamir tırmanışında gördüm. Hafif olmasından tüm tırmanışları bisiklet üzerinde gerçekleştirdim, amortisör sistemi de inanılmaz bir konfor sağladı. Şuanda bisikletim tüm parçaları SHimano deore XT..

Lastik konusunda gelince ön lastik Rubena Flash beni Güney Kore ye kadar götürdü. Arka Rubena lastiğimi Türkmenistanda dikkatsizliğimden ötürü yarmıştım. Sonrasında Michellen Rock seridsi kullandım 3000 km de tüm dişlileri eridi. Güney Korede shwalbe marathonlara geçtim hala onları kullanıyorum. Karlı ve buzlu yollardada güzel performans sergilediler. Hala bisikletin üzerinde onlar mevcut ve o zaman bu zamandır patlamadılar : ).. Bir dahaki turumda kullanacağım lastiklerde Shwalbe Extreme dir.

Bisiklet normal kullanım için 10 kg ya düştü. Bagaj sistemi ile birlikte 12.8 kg. Çanta ağırlıkları 49-59 kg arası doğa ve ülke koşullarına göre sürekli değişti. Benim ağırlığımda 80Kg. Toplamda en fazla 139 kg. bisiklet tur bittiğinde toplamda 12500Km yol yaptı

Bisikletin üzerinde Garmin Edge 705 Gps bulunmaktadır. Gps sisteminin kullanıldığı en kapsamlı makine diyorum. Sadece fotoğraf çekme özelliği yok. Özelliklerinin bir kısmı; Uluslararası ana yol şebekesini detaylı tam olarak göstermekte. Elektronik pusula, Barometrik yükseklik ve eğim ölçümü, Nabız ölçümü, Kalori ölçümü, Güç ölçümü, performans düştüğünde veya yükseldiğinde uyarı sistemi, Geçmiş performansa göre kendinle yarışma imkanı (birkaç defa denedim gün geçtikçe daha iyi olduğumu gördükten sonra gerek duymadım hahah) Kadans ölçümü, Hız göstergesi, Her türlü mesafe ölçümü, Harita üzerinde 10000 nokta atışı, Otomatik saat değişimi, Jpg formatından harita yükleyip üzerindeki rotasyonda gitme imkanı, Topoğrafik harita (Sadece Türkiye’nin haritası yüklü). Geçtiğim tüm ülkelerin yol izleri metre metre ve bu mesafeler alınırken ortalama hızım ve kalori kayıplarının kaydı da bulunmaktadır. Böylelikte uydudan takip edildiğimden dolayı araç kullanıp kullanmadığım da açık ve net olarak gözükmekte ve kayıt altına alınmakta!! Lityum pil kullanmakta, şarjı 3 gün gitmekte. Yolda güneş enerji panelinden şarj ediyorum. Böylelikle her zaman açık ve çalışır durumda izimi sürüyor.

Msr’ın su arıtma sistemi ve benzinle çalışan ocak sistemi bulunmakta. Seramik arıtma sistemi şaşırtıcı bir şekilde idrarda dahil olmak üzere bir çok pis suyu arıtmaya olanak sağlıyor. Gene aynı markanın ocak sistemi çöl kumundan etkilenmeyip çalışmaya devam ediyor. 1 adet tencere ve tava, 1 adet bardak, Husky 4 mevsim çadır. Jackwolfskin 3 cm lik şişme mat, Artic 1100 plus -40 uyku tulumu, Northface summit kışlık ekipman, Asus marka netbook, E71 Nokia, güneş enerji paneli, çok kullanışlı İsveç çakısı. TruvaUydu telefonu için de Bisikletliler derneğinden Murat Suyabatmaz'a teşekkürler. Bisikletin tamiri, bakımı, onarımı için tüm yedek parçalar, aklınıza ne gelirse artık. Yedek lastikler, fren telleri, zincir, kelepçeler, fren papuçları böyle gidiyor çantaların içi. Güvenliğim için biber gazı ve şok cihazı vardı. Biber gazını Türkiye'den çıkmadan bıraktım. Şok cihazını da Özbekistan'da otele hediye ettim. Bu bisikletin üzerinde Türkiye'den çıktığımda daha çok şey vardı fakat gün geçtikçe hafiflemek amacı ile çok şeyi arkamda bıraktım.

Karşılaştığım bütün bisikletçiler Ortlieb'in çanta setini kullanıyor. Sadece bir bisiklette LX gördüm, geri kalan bisikletlerim tüm parçaları Shimano Deora XT. Bunun dışında çoğunluğunun arka vites sistemi kapalı sistem. Jantlar hepsinin özel, yoğun fren kullanımında ısınma yapıp lastiğe zarar vermiyor. Çadır desen hepsinde nerdeyse aynı cins çadır var. Fiyatları 800 euro, ilk duyduğumda o ne lan demiştim ama sonra özelliklerini görünce normal dedim. Uyku tulumları deseniz hepsininki - 40'lara dayanıklı. Su filtrelerinde ekstra özel filtre sistemi var. Ben Türkiye'de görmemiştim, görsem alırdım benimki tek filtreli ama gene de işe yarıyor. Neyse 2012 yılında çıkacağım turda yeni moda ürünleri kullanırım artık . :P Nasıl olsa neler kullanılıyor gördüm.

Seyahat ederken giden para az ama ekipman parası çok. Bir ara arkadaşlarımdan yardım alayım diye düşündüm yabancılar gibi sonra bir şeyleri başarmadın Gürkan, zaten inanan sayısı da çok az, önce yola çık dedim kendime. Şu anda Çin'deyim. Dalga geçenlere, inanmayanlara, yapamaz diyenlere inat dünyanın çatısına Pamir Dağı'na da bisikletim ile tırmandım.

Önemli bir şeye daha değinmek istiyorum. Bisikletimin arkasındaki Türk Bayrağına. Arkadaşlar bu önemsiz gibi gözükebilir. Ne var yani Türk bayrağının arka tarafta asılı olmasında? 5250 km neden tek bir yabancının sırt çantasında bisikletinin arkasında kendi ülkelerinin bayraklarını görmedim? O kadar gezginle tanıştım, bir tanesinde bile yoktu. Bir ara sordum neden bayrak takmadınız diye? Politik nedenlerden dolayı ülkeler arası gerginlikler yaşanıyor. Bayrak takıp kötü insanları üzerimize çekmek istemiyoruz. Peki :D Benim ülkemle de herkes dost zaten.

Grupla ilk seyahat ederken bayrak taşımamdan rahatsız olmuşlardı, onu hissetmiştim ama yolda Türk bayrağını görenlerin nasıl tepki verdiklerini kendileri de görünce tedirginlikleri gitti. Çin'e girerken bayrağı çıkartacak mısın diye soruldu. Sınırda askerler bayrağı ve pasaportu görünce hemen yanıma gelip bir çok soru sordular, bayrağı çekiştirip incelerlerken, Türkçe konuşarak usulca bayrağımı ellerinden çekerek "Çekiştirmeyin yırtacaksınız, oyuncak değil bayrak o." dedim, bir şey anlamadılar ama Elena'nın suratındaki gülümseme güzeldi. Sonra da bana, "Unutma burası Çin, sen de Türksün" dedi.

Yolculuğum boyunca iletişim problemleri yaşadım, ya telefon hattım yoktu ya da telefon çekmiyordu. İnterneti her zaman her yerde bulamadım. Öyle yerlerde bulundum ki ne gps, ne uydu telefonu çalışıyordu. Sanmayın ki ben bu satırlara yaşadığım her şeyi aktarıyorum. Benim de bir ailem var. Anne ve baba, bazı şeyleri de dönünce öğreneceksiniz veya kitabı okurken.

Bunca şeyi yaşarken bir telefon hattına veya bir internete ulaştığımda ilk yaptığım şey maillerime, facebooka ve bloga bakmak oluyor. Bazen tek bir motive edici söz beni kendime getiriyor. DEVAM DURMAK YOK diyorum. Hayatım boyunca tanımadığım (Türkiye'ye döndüğümde tanışacağım hepsi ile) beni arkadaşları aracılığı ile öğrenen ve son 1 sene içinde tanıştığım insanlardan inanılmaz destek alıyorum, hepsine çok teşekkür ederim. Tüm bisiklet camiasına en içten sevgilerimi yolluyorum destekleri için.

Seven sevmeyen herkese selamlarımı yolluyorum.

Hayallerinizin peşinden gidin zaman kaybetmeyin....