28 Mayıs 2010 Cuma

Turkmenistan (Turkmenbasi - Askabat )











Gemide zaman geçmediğinden bilgisayarda oyun oynayarak vakit geçiriyordum. Gece birde uyudum iki gibide önce çapanın çekilişi sonrasında motor sesleri ile uyandım. Limanda ki gemi çıkmıştı limana gidiyorduk. Bu saat de indirmezler diye düşünürken kapı çalındı. Hazırlan doktorlar kontrole gelecek sonrada ineceksin dendi. Yahu şans yok bende nerdeyse hiç uyumadım. Hazırlandım doktorlar geldi kontrolden geçtim. Eşyaları bisikletime taşıdım. Bisiklet hazır olunca da yük kısmından çıkıp gümrük bölümüne geçtim. Bu süreç epey uzun oldu.Saat sabah dört olmuştu.

Gümrüktekiler beni görünce şaşırdılar. Vize sorun olduğundan Bakü den bisikletli ile gelen çok az turist varmış. Ben cidden çok şanlı bir bisikletçiyim. Öğrendiğim kadarı ile Türkmenbaşın dan bisikleti ile başlayıp Farab’a kadar giden daha doğrusu buna izni olan ikinci kişiyim. Benden önceki grup Amerikalıymış. Diğer gelenler ise 5 günlük vize süresi dolduktan sonra yakalanana kadar yola devam ediyorlarmış. Yakalandıklarında da Özbekistan sınırına bırakılıyorlarmış ya da buradan trene atlayıp Özbekistan sınırına geçiyorlarmış.

Vizemi burada alacaktım. 1 aylık vizeyi dolu dolu kullanmak için fakat vize bölümü sabah 9 da açılıyormuş. Eh ne yapalım oturup bekledim. Bu arada oradaki askerlerde kayıtlarını incelediler. Neden mi? Daha önce Türkmenistanı baştan sona geçen sadece Amerikalılar olmuş. Onlarda Üç kişiymişler. Resmi olarak tek başına geçen olmamış. Benim ilk olacağımı söylediler. Onlarda mutlu oldu bende. Kendi ülkemde tarihe adımı yazdırmama çok var ama Türkmenistan da tarihe geçecektim.
Sabah 9 da vize bölümüne bakan memur geldi. 95 dolar vize parası 30 dolarda toprağa ayak bastı parası verdikten sonra pasaportumu almaya gittim. Vizeyi verdiler ama bir sorun vardı. Beni Türkmenistan da sahiplenecek bir Turizm firması gerekiyordu. Bunun sebebini inanın hala anlamış değilim. Yabancı şubeye gitmem söylendi. Türkmenbaşın da bir tane vardı.

Neyse sınırı geçmiştim sonunda pedallamaya başladım. Özlemişim yolda olmayı. Türkmenbaşı limandan 6 km uzaktaydı. Şehir merkezine vardığımda yabancılar şubesine uğradım. Orda bana turizm şirketi bulmaya çalıştılar. 3 gün içinde bu işlemi yaptırmam gerekiyordu yoksa ceza yiyorsun. Elçiliği aradım. Elçilikte bu şekilde kayıt yaptırmadan ülkeye nasıl girdiğime anlam veremedi. ‘’ Gürkan bey siz bu ülkeye nasıl girdiniz almamaları gerekiyordu size o kayıt yapılmadan. Zoru başarmışınız. Hemen trene atlayıp Aşkabata gelin kayıt işlemlerini oradan yaptıramazsınız’’ Ben 1 aylık vize almışım. Gemiden başka bir araca bisikletimi koymamışım. 645 km lik yolu bisikletimi trene atarak gideceğim öyle mi? Hahah. Telefonu kapadım. Yabancı işler şubesi önce gümrüğü aradı hakkımda detaylı bilgi aldı. Sonrasında Balkanabat da ki Balkan Seyahat acentası arandı. 2 saat lik bir trafik görüşmesi yapıldı. Bu arada Aşkabat da arandı. Yabancı şubedeki görevli ‘Gürkan bey şehirden ayrılmayın, kalacak bir yer bulun halledilecek yorgun gözüküyorsunuz’’. Valla doğru söylüyordu. Kendisinden şehir hakkında biraz bilgi aldım. Kendisi de Ankara ya sık sık geliyormuş. Telefon numaramı verdim gelince mutlaka ara misafirim olacaksın dedim. Çok çabaladı ve uğraştı. Madem aranacaktım, kalacak yer bulayım dedim.

Şehrin içinde bisiklet sürmeye başladım. Hava çok sıcak, uykusuzum, açım nereye gittiğimi bile bilmiyorum. Yolda alt yapı çalışmaları yapılıyordu . Her yer toz topraktı . Tam iş sahasının yanından geçerken kazıcıdan bir korna geldi. Şöför elini kaldırmış bana hayretler içinde bakıyor. Araçtan inerken ‘Toprağam bana Türkiye den bunla geliyorum deme ‘ dedi. Gülmeye başladım. Derken çalışan herkes işi gücü bıraktı. İşi yapan Türk Firması Polimeks çıktı. Hemen bir kola alındı marketten başlanıldı sohbete. Hikayemi anlattım. Heycanla dinlediler. Gurur duydular. Alan sorumlusu Özcan ‘ Abi senle gurur duyuyorum Türk Bayrağını arkanda taşıyarak bu topraklarda geziyorsun helal olsun sana’ diye bağırıyordu. Çevresindeki Türkmenlere de gururla beni gösteriyordu. Hemen şantiye şefini Mehmet beyi aradı durum anlatıldı bana oradan yer hazırlandı. Gideceğim zaman beni bisikletimle Türkmenbaşına bırakmak kaydı ile servise bindirildim. Şantiye ye gidildi. Şantiye şefi Mehmet bey beni karşıladı. Hemen odamı gösterdi. Klimalı sıcak suyu akan güzel bir oda. Kirli kıyafetlerim için bir kadın kapıda bekledi. Duşumu aldıktan sonra öğlen yemeğine indim. Allahım dünya varmış ya. İyi ki Polimeks firması buradaymış dedim. Bu arada yeni insanlarla tanışmaya da devam ediyordum. Neşet ve Aykut adında iki arkadaşla tanıştım. Aykut haritacı, aklıma Enes geldi. Ah ulan Enes sende olsaydın da beraber yol alsaydık. Kendisinin de motoru varmış. Onla buralara hangi yoldan gelmek daha iyi olur diye düşünürken ben çıkıp gelmişim. Gürcistan ve Azerbaycan yollarının yapım aşamasında olduğunu söyledim. İran üzerinden Aşkabat’a gitmek daha mantıklı. İran’ın yollarının gayet iyi olduğunu yabancı gezginler hep söyler . Bizim gibi gezginler için kullandığımız vasıtaların mekanik ve yedek parça sorunları hayati önem taşıyor. O yüzden yolun durumu cidden önemli. Özellikle Asya bölgesinde neyi nerden bulup kime yaptıracaksınız?



Türkmenistan da ki ilk önceliğim güneş kremi bulmaktı. Hangi Dermanhane’ye baksam (eczane ama bu dermanhane adı hoşuma gitti :D ) yok. Yahu böyle bir ülkede nasıl yok? Kadınların çoğu uzun ince elbise giyiyor sanırım o yüzden yok . Diye düşünmeye başlamıştım ki Pazar alanında tezgahlarda bulabileceğim söylendi. Yarın şehre uğrayıp alırız dedik.

Ertesi gün eksikleri tamamladım. Mehmet bey Polimeks firmasının Türkmenbaşın’da yaptığı kanal ve havalimanı projesini bana yerinde gösterdi. Kanal projesi tam bir mühendislik harikası. Hazar denizinden suyu alıp kot farkı olan kanala filtreleyip pompalıyorlar 7 km uzunluğundaki bu kanalda denize giriliyor ve çevresinde bir dolu restoran spor merkezi mevcut. Avaza dedikleri bu bölgeyi Türkiye nin Antalyası yapmaya çalışıyorlar. 100 den fazla otel planı mevcut 6 otel yapılmış. Fakat bir sıkıntı var. Çölün ortasına yapılan bu muhteşem proje için insan gerekli. Etrafta insan yok ki?


Eee turizm desen ülkede bir çok yasak var giriş zaten sıkıntılı çölün ortasına turisti çekmek için bir cazibe lazım tamam bu kanal projesi süper ama yetmez ki. Birde dikkatimi çeken şu oldu 14 km boyunca birer metre ara ile çam ağacı dikmişler. Hazar denizinin yanında çölün ortasında çam ağacı. Yarısı kurumaya başlamış bile. Amaç çam ormanı yapmak. Tutmaz ki. Peyzajcıya helal olsun dedim. Sonrada tesadüf eseri tanıştık Trabzonlu çıktı. İbrahim canım kardeşim hadi ben kalktım Japonya ya bisikletle gidiyorum bir oluru var. Ama sen çöle çam dikmişin nasıl olacak bu?. İbrahim ve karısının ( ki adını bana söylemeyi unuttu yoksa onu buraya yazmaz isem üzüleceğini de dile getirmişti) yeşillendirme çalışmasına bakınca muhteşem iş çıkartmışlar çölde ancak bu kadar olurdu dersiniz.. Cumhurbaşkanı istemiş. Türkmenbaşı istediyse olacak önemli değil diyor kurudukça yenileri dikiliyormuş. Bende neticeyi seneler sonra öğrenirim dedim.

Yabancılar şubesinin girişimleri sonucunda bir telefon geldi. Nerde olduğum öğrenildi Balkanabat dan bir yetkili yola çıktı. 180 km yol alıp benim yanıma şantiye ye geldi Pasaportumu istedi. Vizeme baktıktan sonra bir aylık kayıt damgasını vurdu. Tam ben ne kadar vereceğim diyecektim ki, Başbakanın yaptığım bisiklet seyahatinden haberdar olduğunu ve ülkede ki tüm otellerde indirimli kalabileceğimi söyledi. Yol boyunca da herhangi bir sorunla karşılaşırsanız lütfen beni arayın dedi. Şimdi oda da ki tüm çalışanlar ve ben şoktayız. Peki bunun ücreti nedir dedim. Siz misafirsiniz Balkanabat da sizi bekliyoruz iyi yolculuklar diyip çıktı. Çıktıktan sonra Mehmet abi KGB ajanı olduğunu söyleyip noktayı koydu ama yapılan çalışmaya o da şaşırdı.

Elçilik telefon açtı Aşkabat trenine bindiniz mi diye. Durumu kendilerine anlattım hangi birim aracılığı ile buları yaptırdınız diyor. Elçiliğinde durumdan haberi yok. Ne olup bitiyor onlarda anlamadı. Şu durumda birimin adı Gürkan Genç. O kadar : ). Olaylar nasıl gelişti ne oldu bende anlamadım ama her şey hal olmuştu.

Sabah Türkmenistan a giriş yaptığım noktaya beni bıraktılar. Türkmen şöförler Mehmet abi ye önünde dik bir rampa var bu bisikletle orayı çıkamaz diyorlar. Rampa mı var abi Karadeniz den beri görmedim inşallah iyi bir rampadır düz yolda gitmekten valla sıkıldım diyince gülüyoruz. Vedalaşıp yola koyuldum.

Yolun hemen başındayken güneşin yakıcılığını hissettim. Hemen durup kremi sürdüm. Bir süre daha gittim anladım ki bu güneş faktör falan dinlemeyecek beni kavuracak. Rüzgarlığın kol bölgesini çıkardım onu gecırdım üstüme böyle daha iyi oldu hem kolları korunmuş oldum hem de bu kıyafet çok başarılı oldu. Sadece kollarımı örtüyor ve her tarafından nefes alıyor.

Dedikleri rampaya geldiğimde hayal kırıklığı yaşadım eğimi %7 olan yarım kilometrelik bir yerdi. Sonrasında 80 km boyunca dümdüz bir yolda pedal çevirdim. Bunu yola çıkmadan önce biliyordum. Türkmenistan rotasını çıkartırken dıkkatımı cekmıstı hıc yukseltı yoktu ülkede Pedalı vurduğun gibi bisiklet giderdi. 1440 km de böyle gidilmez ki. Uykusu gelir adamın, zaten sıcak fena yapıyor. Ulkede ıneklerın yerını develer aldı. Öyle başı boş arazide geziniyorlar. Bu çöl kumunu ben hayatımda ilk defa görüyorum. Birinci sınıf plaj kumu. Yani Türkiye de sahil şeridine sermek için aranan kum burada istemediğin kadar var.
Su,makarna, nutella, pilav, konserve balık, zeytin, çorba her şey mevcut yanımda ama bir ekmek almayı unutmuşum aklımdan tam keşke marketten alsaydım dedim. Ben bunu düşünürken arkadan geldiğini duyduğum kamyon yanımda yavaşladı kafamı çevirdim, şöförün yanındaki adam bana ekmek gösteriyor. Şaka dedim ya cidden şaka olmaz yaa. Serap serap, çöldeyim ya. Yemin ediyorum arkadaşlar 10 saniye geçmemişti bu ekmek olayını düşündükten sonra ortaya çıkı verdiler. Demek ki bu çölde kanunlar böyle işliyor. Bir sonraki dileğim bir otobüs dolusu bikinili Türkmen kızlar oldu. Onlarda hemen kamyonun arkasında belirdi . Neyse şimdi ekmeklerde gitmesin, isterim işareti yaptım. Kamyon önümde durdu. İki Türkmen indi araçtan bana bir bardak soğuk ayran verdiler ( deve sütünden yapılan ÇAL) ikide ekmek verip yollarına devam ettiler işleri olduğundan durup sohbet edemediler. Allah razı olsun dedim . Biliyorum sende benle yol alıyorsun hoşuna gidiyor macera.

Hani gölgeliğe çekip kendime yemek hazırladım demeyi çok isterdim fakat ağacı geç tek bir yapı bile yok alanda. Güneşin altında yaptım kendime ekmek arasın ton balık üstüne de bir tane snickers yedim tamam yola devam. Akşama kadar 80 km yol aldım Belek kasabasına varmıştım.Tırcıların araçları görünce aha dedim kankalar hemen bende o alana girdim. Güzel bir Türkmen lokantası. Kocaman bir dut ağacı altına geniş çardaklar kurulmuş rüzgar serin serin esiyor. İranlı birkaç tırcı vardı. Nerden geldin nereye gidiyorsun muhabetlerinden sonra mekanın sahibi dut ağacının serin bir köşesinde çadır kurabileceğimi söyledi. Süper olmuştu bu hiç vakit kaybetmeden oradaki minik çocuklarla çadırımı kurdum. Onlarda benim orda kaldığıma sevinmişlerdi. Hem Türk oluşum hem de bisikletle gelmem değişik bir sevinç yaratmıştı bu çocuklarda. Bisikletin üzerindeki yükleri indirdikten sonra bisikleti çocuklara verdim binmeleri için köydeki her çocuk bisiklete binmek istiyordu. Bende onların bisikletine bindim . Sonrasında elimi yüzümü yıkayıp çadırıma girip üstümü başımı değiştirdim. Çok fazla tuz kaybetmiştim kıyafetlerden belli oluyordu. Çadırı bir düzene soktuktan sonra dut ağacının altındaki serinlikten kendimden geçmişim nasılda güzel uyumuşum anlatamam. Uyandıktan sonra yöresel bir yemek yiyim dedim.


Mantılarını övdüler bende ondan istedim. Mantılarında yoğurt yok, biraz yağlı etleri kocaman hamuru da enlemesine açmışlar baklava görüntüsü var. Tadı süper . Bir porsiyon mantı 4 manat yani 2 Lira ediyor bizim paramızla .

Evet ülke bizim ülkemize kıyasla çok ucuz. Mesela benzinin litre fiyatı yanlış hatırlamıyorsam 90 kuruş. Bu ülkede halk doğal gaza, elektiriğe para vermiyor bedava. Devlet gene araç sahibine yılda belli bir oranda benzin veriyor. Vergi diye bir şey yok . Ülkede yaşan herkesin kendine ait bir bağı bahçesi var. Okul sayısı az fakat okula giden sayısı fazla. Halkı iş arıyor ama iş alanı yok petrol ve gaz var o da yabancıların elinde. Yemekleri güzel fakat kara sinek çok. Irk olarak çok güzeller. Hep konuşulur duymuşuzdur. Türkmen Kadınına bakmaya doyamazsınız o kadar güzeller. Evlenmeden ülkeden çıkmam lazım diyorum. Bu ülkede yabancılar Türkmen bir kadınla birlikte olamazlar sınır dışı edilirler yasak. Türkmen bir kadınla evlendin diyelim. O kadının 30 yaşına kadar ülkeden çıkması yasak. Çıkacaksa ciddi bir para veriyorsun devlete. Restoranda ve dışarıda sigara içmek yasak ancak evinde içebilirsin. Gece 11 den sonra yabancıların sokağa çıkması yasak. Ülkede kredi kartı kullanımı yok bunu biliyordum ve ATM de yok bunu bilmiyordum. Parasız kaldım Western Union dan para transferi ile ancak para alabiliyorsun. Salı günleri resmi tatil. Pazartesi günleri de her yer akşam dört de kapanıyor resmi tatil öncesi olduğundan. Halkı şimdiye kadar çok konuksever. Bazı iş güzarlar turistim diye kazıklasa da genelde insanı iyi. Hava koşulu bakımından çok sıcak. Arada bir geçiş dönemi yaşamadım. Yağmur çamurdan, bildiğin çöl iklimine geçtim. Hani serin serin pedallama durumum olmadı .

Sabah olunca pılımı pırtımı topladım. Erkenden yol aldım. İstikamet Balkan eyaletinin büyük şehri Balkanabat. Yol düz araç sayısı çok az. 60 kilometre boyunca yerleşim yeri görmedim. Yanımda 10 litre su taşıdığımdan dolayı artık pek telaşlanmıyorum. Ne olursa olsun o su tanklarının hepsini yerleşim yeri gördüğümde ağzına kadar dolduruyorum. Çölde gitmek sakat bunu fark ettim. Ulan at sırtında burayı geçmek daha rahat valla. Bizim demir at yoruyor sıcakta.

Bu arada buranın hattını aldım o sayede cep telefonundan internete girebiliyorum çektiği alanlarda. Facebook a yazıyorum . Başka bir siteyi de açamıyor. Benim İstanbul da ailesini ve kendisini çok sevdiğim dostum Emre Arıkan (Piç EMRE deriz ) facebook dan mesaj atıyor. Koyu Galataraylıdır. Fener şampiyon oldu tebrikler sende orda bir kutlama yap diye. Son maçlara kaldığını biliyordum ama iletişim olmadığı için ve sadece yola konsantre olduğumdan unutmuşum. Cidden mi ? diye soruyorum. Sana link gönderiyorum bak kutlamalara diyor. Len angut çölün ortasında tek başıma gidiyorum tabiri caizse sıcaktan götümden soluyor durumdayım. Allah dan bunları genelden yazıyor da Fenerli dostlarım hemen olaya müdahale edip durumu anlatıyorlar yoksa bir sevinç gösterisi videosu da ben hazırlıyordum. Lakabına uygun adamsın ne diyeyim sana. Çin de görüşürüz.



Asfaltın üzerine çarpan sıcak ufukta görüntüyü hayal meyal bir şey durumuna getiriyor 55 km gitmişim 5km sonra yerlesım yerı oldugunu gps de görüyorum. Orası gözükmeye başladı. Gps olmasaydı sanırım sevinç çığlıkları falan atardım .. Dzhebel şehri Balkanabat a yakın olduğundan Belek e göre daha iyi bir durumdaydı. Öğlen vakti buraya vardığım için kendime dinlenecek ve yemek yiyecek bir bakınmaya başladım. Bu şehirde ya çok okul vardı ya da var olan okul çok büyüktü her yer öğrenci dolu. Kızların giydiği fıstık yeşili uzun entari en çok dikkat çeken şey şehirde. Kaldırımlar tamamı ile yeşil. Erkek sayısı çok az. Hepsi bakışıp bana gülüyor. Marketin birinde durunca başıma toplandılar. Nerden geldiğim nereye gittiğim soruldu. Türkmen – Türk okulu varmış şehirde. Okula çağırdılar. Hemen karşı taraftaydı. Öğlen saati olduğundan herkesin yemekte olduğu anlaşılıyordu. Şimdi okula girersem çıkamam diye başka zaman diyip bir restorana kendimi attım.

Yemekten sonra yoluma devam ettim. Balkanabata 20 km kalmıştı. Benim için gorevlendirilen arkadasın adı Arslan dı. Telefon acıp sehre girdiğimde kendısını aramamı söyledi. Bende aynen öyle yaptım. Şehre girdikten sonra bulunduğum noktayı söyleyip bekledim. Arabası ile geldi ve kalacağım otele kadar bana eşlik etti. Yolda Türk bayrağını gören herkes sohbet etmeye çalıştı ama ben aracı gözden kaçırmamak için pedalladım. Nasıl olsa bir gün buradaydım şehirde gezerim dedim. Otele vardık. Hemen bir bankamatik bulmam lazım dedim çünkü nakit param bitmişti. Bankamatik yok dediler . Neeeeeeeeeee. Nasıl ya? Kredi kartı kullanmadığınızı biliyorum da bankamatik nasıl yok ? Eee peki posta yolu ile size havale çıkarılıyor mu? O da yok dediler. Western union dan havale yaptırın dendi. Yerini sordum. Akşam dört olmuştu ıyı yetısırız dedım. Araca atladık. Bankaya gittik. Western unıon kapalıydı. Neden? Çünkü Salı günleri resmi tatil olduğundan pazartesileri dört de kapatıyorlarmış süpeeer.. Çarşambaya kadar kaldım burada. Çarşamba günüde gittiğimde tarih 19 mayısdı bu seferde bizde resmi tatilde . Bomba gibi oldu. Tur programında biranda 60 km geriye düştüm. 3 gün yol aldım mı kapatırım. Fakat ben bu farkları başkentler için kullanıyordum. Neyse Allahtan otel konaklaması ucuz. Balkanabat da ki tek otel ve 5 yıldız. Geceliğim 15 dolar :D.. bir öğün yemekte tıka basa ye 10 Tl yi geçmiyor. Geceleri de kalabalık discosu olan bir otel.. Yapacak bir şey yok tatil zamanı.

Bu ülkelerde yol alırken Türkçenin yanı sıra Rusça da bilmek şart. İngilizce hiçbir halta yaramıyor. Bilen yok. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra çıktım sokaklarda yürüdüm fotoğraf çektim. Bir Türkmen evine misafir edildim yemek yedirdiler. Kızlarını tanıştırdılar. Akşama da bekleriz dendi ama Lokum ve çiçekle gel dediler. Şaka şaka haha ama durum ona doğru gidiyordu. Türkçe konuşurken Rusçaya dönüyorlar araya Rusça kelimeler koyuyorlar ben hiç bir şey anlamıyorum. Yahu kardeşim madem ağustos ayına kadar Rusça’nın konuşulduğu ülkelerde yol alacağım çalışmalara başlayalım
Kural bir dil dile değmeden yabancı dil öğrenilmez. Demek ki ne yapacağız. Disco yu ziyaret edeceğiz. Kural iki Nokia ya hemen bir Türkçe Rusça sözlük yükleyeceğiz. Bu aşamaları geçtikten sonra önümüzdeki aylarda temel gıda maddeleri isterken veya sınır kapısıydı polisti elçilikti ya da herhangi bir yardımda en azından vucut dilinin yanına yardımcı kelimler de kullanabileceğiz. Kararları aldıktan sonra çalışmalara başladım.


Şehirde gezilecek görülecek yer yok. Ne bir müze ne bir tarihi yer. Ya da ne bilim güzel yapı. Hiç bir şey yok. Klasik Rus dönemi bloklar ve birkaç havuz var o kadar.
Perşembe gününe kadar otelin içinde vakit geçirdim. Leyla adında bir rus arkadaşım oldu . Dil çalışması yaptık. Ben ona öğrettim o bana. Rusça konuşması zor değil fakat yazması biraz zor. Onu öğrenmek içinde adam akıllı eğitim almak şart . Perşmebe sabah erkenden paramı bankadan alıp yola koyuldum.

Kısa bir mesafe gidecektim o yüzden biraz geç çıktım. Kum-dağ kasabasına gidiyordum. 47 km lik bir mesafedeydi. Bir sonraki gün çölün ortasında yol alacağım için iki kasaba arasındaki en yakın mesafeden yola çıkmak en mantıklısıydı. Yol gayet iyidi. Hava kapalıydı. Hatta bir ara yağmur bile yağdı. Kumdağa 10 km kala bir polis memuru beni görüyor . Biraz muhabbet ediyor şehir içinde yol polis karakolunun yanına çadır kurabileceğimi söylüyor. Bende şehre vardığımda o karakolu buluyorum. Kumdağ enteresan bir köy. Herkesin bahçesinde petrol kuyusu var . Devlete petrol çıkartıyorlar . Yol polısının yanına gıdıyorum. Bana kamp atacagım yerı gosterıyorlar. Elımı yuzumu yıkıyorum cadırımı kuruyorum yerlesıyorum. Aksama doğru birileri cadıra vuruyor dışarı çıkarmısınız diyorlar. Çıkıyorum takım elbiseli biri diğeride spor kıyafetli. Yabancı şubeden geliyoruz pasaportunuzu görebilirmiyiz dediler. Dışarı çıktım. Pasaportumu verdim. Türkçeyi pek iyi konuşamıyorlardı. İngilizce biliyormusunuz dendi evet dedim . Başladık konuşmaya. Sırası ile ne amaçla bu ülkeye geldiğim öncesinde hangi rotayı izlediğim soruldu. Fotoğraf makinesinin içindeki fotolara, çantalarıma bilgisayarıma içindeki bilgilere ve yazılara baktılar. Birkaç fotoyu silmem istendi. Kendimi savunmak için kullandığım ekipmanı görmek istediler. Hangi sporlarla uğraştığım. Savunma sporlarından hangilerini bildiğim soruldu. En son olarak da Gps ile yol izi tutuyor musunuz sorusu geldi. Gps e bakıldı o sırada sadece harita modu açıktı izler gözükmüyordu. Bende hayır dedim. Yoksa onları da sildireceklerdi o bilgiler benim resmi olarak bu yolu bisikletle aldığıma dair kanıttı. Ben onları sildirmem veya kimseye vermem. 1 saat den fazla bir süre sorguya çekildim. Sonra teşekkür edip gittiler. Bende çadırıma dönüp yemeğimi yaptım.

Bu kamp attığım alanın tam ortasında polis binası mevcut. Arka kapısından çıktıktan 25 metre sonra tuvalet mevcut. Ön kapısından çıktıktan 30 metre sonra kuyu var. Bu kuyudan çıkan sudan içtiklerini ellerini yüzlerini yıkadıklarını söylediler. Bende elimi yüzümü o suda yıkadım. Baktım hepsi içiyor bende bitmiş olan 5 litrelik bidonumu bu suyla doldurdum. Yarın lazım olacaktı.

Sabah erkenden yola çıktım bu çölü biran önce geçmeliydim. Başlangıçta hava çok güzeldi. Bulutlu ve hafif bir esinti vardı . Sabah 10 dan sonra rüzgar şiddetini arttırdı tabi gene karşıdan ve bulutlar yok oldu güneş belirdi. Abovvv dedim bu saat de bu kadar yakıyorsa öğlene hapı yuttuk belli. Yoldan araçta geçmiyordu tek başıma yol alıyordum. Öğlene doğru karnım acıkmaya başladı. Ciddi bir su kaybı da vardı. Yandaki yapım aşamasında olan yola geçtim . Çadır altına sermek için aldığım bezi bisikletin bir ucuna bağladım öbür tarafınıda yüksek kum tepesine koyup üstüne taşlar yığdım. Kendime gölgelik yarattım. Tencere ocağımı çıkarttım makarnayı yapıyorum. Su karakolda doldurduğum suyu kullanayım artık dedim. Kapağı bir açtım. Etrafı sidik kokusu aldı. Süper dedim. Alt yapı sistemleri olmadığı için bu şehirlerde kuyu suyuna karışmış sidikler boklar. Enes demiştin ya kendi suyunu olmadı arıtır içersin diye. Ben kendiminkini değil kasabanınkini arıtıp içtim gayet de güzeldi hahaha. Ulan iyi ki almışız şu arıtma olayını yahu. Makarnayıda o sudan yaptım. Misss.

Karnım doydu suyumu arıttım tekrar yola çıktım. Bu çöl yolculuğu aynı zamanda Moğolistan da yol alacağım gobi çölü öncesinde iyi bir antreman oluyordu. 100 km yolda nerdeyse 10 litreye yakın suyu kullandım. Bu şu demek oluyordu. Az kullandığım ve ilerde risk yaratmayacak malzemelerin bir kısmını bırakmam gerekiyordu. Su kapasitesini 15 litre veya 18 litreye bir şekilde çıkarmam lazımdı.
Uzun ve yorucu bir yoldan sonra bir tane ağaç gördüm ilerde. Oh be sonunda dedim gölgesinden yararlanacağım bir ağaç. Yaklaştıkça fark ettimki kapılmış :D. Bir aile altında piknik yapıyor haha ulan koca alanda bir ağaç be yuh. Hemen arka tarafında Balkan Cafe yi görünce hah dedim. Su tanklarını dolduracak yer çıktı sonunda oh be. Biraz oturdum soluklandım . Buz gibi bir Çal içtim bir şeyler yedim orda oturan Türkmenlerle sohbet ettim. Tam kalkıp hesabı ödeyeceğim benden önce kalkan Türkmen aile benim hesabımı verip gitmiş. Teşekkür bile edemedim. Beni tebrik etmişlerdi.
Yola devam edip Bereket şehrine yaklaşırken Net Yapı firmasının çalışanları beni gördü ve şehirdeki şantiyeye davet ettiler. Net Yapı Türkmenistan da ki tüm köprüleri yapan firma. Şantiyede Yemek yedim , duş aldım ve kıyafetleri yıkadım. Burada da bolca sohbet edildi hem Türkiye hem Türkmenistan hakkında konuştuk. Sabah da tüm eksiklermi tamamlayıp beni uğurladılar.

Bir önceki gün o sıcakta keşke yağmur yağsa demiştim. Sabah yola çıkarken bulutlar gök yüzünü kaplamıştı. Yaklaşık 25 km sonra yavaş yavaş yağmaya başladı. Çölde yağmur yağsa ne olurki. Hemen kururdu. Su geçirmez kıyafetlerimi çıkarıp giymeye tenezzül bile etmedim. Ama biranda o yağmur bir bastırdı. Giyinmeye kalksam olmaz çantalara su girer. Saklanmaya çalışan nereye saklanacaksın koca alanda gene bir ağaç yok ki. Gözlükleri çıkarttım çünkü yağan yağmurun şiddetinden önümü bile görmüyordum. Hızlanmaya başladım belki ilerde sığınacak bir yer bulurum diye biranda zincir kırıldı. O hızla spd ler yerinden çıktı diz kapağımı gidona çarptım dengemi kaybetmeden hemen durdum. Yağmur öyle bir yağıyor ki zincir yolda gözükmüyor. Olacak iş mi şimdi bu. Alet takımlarını çıkardım. Baklalardan biri kayıptı . O yağmurda o ince pimleri yerinden çıkarmak ve geri yerine takmak nasıl zordu anlatamam arkadaşlar. Pimi göremiyorum bile. Bir şekilde yaptım. Çantaları tekrar yerleştirdim her şey çamur içindeydi. 5-6 pedal çevirdim gene kırıldı. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Bir daha yaptım gene kırıldı. Yapacak bir şey yok o sıra araç geçseydi kesinlikle binmiştim o araca tabi beni o halimle almazlardı ya neyse. Yağmurun altında yolun kenarında bekledim. Ne yapayım görmüyorum neyi nasıl taktığımı niye kırıldığınıda anlamıyorum. Demin kum tepeleri ile dolu olan yan tarafımda bir nehir oluşmuş önüne ne gelirse katıp götürüyor . Çölde kaç kişi sel görmüştür. Yağmur şiddetini azalttı ve yavaş yavaş hava açılmaya başladı aynı zamanda deli gibi rüzgar esiyordu. Çamurlu, ıslak bir halde yere çömeldim zinciri en baştan yaptım. Bu sefer olmuştu. Yan tarafımdaki görüntüyü karaleyip yola devam ettim. Açan hava neticesinde dediğim gibi serdar a varan a kadar üzerimdeki kıyafetler kurumuştu. Burada da Net yapının Şantiyesine gittim. Şef Hamit kendi evinde misafir etti beni. Özkan, Orkun ve Emre’nin içtenliği ve muhabbeti de günün yorgunluğunu unutturdu. Hepsinine buradan çok teşekkürler. Ertesi gün bisikletin bakımı ile ilgilendim ve yola geç çıktım. 35 km kadar yol alıp Serdarın yakınında ki Goç Köyde konakladım. Yöre halkı beni hemen misafir etti. Bir kuzu kesildi. Afiyetle onu yedim. Akşama da Toy (Kına Gecesi) varmış oraya götürdüler beni. Çok güzel anılarla ayrıldım bu köyden. Muhteşem kareler vardı. Kızlar ellerinde poşetlerle dans ediyorlar . Erkekler dans etmiyor ne zaman kendi yerel şarkıları çalarsa o zaman dans etmeye başlıyorlar ve kızlarda ellerindeki poşetleri gönüllerini kaptırdıkları erkeklere veriyorlar. Ben mekana biraz geç gittiğim için o poşetlerden alamadım. Yoksa kalmıştım bu köyde. Bir dahaki Toy geceme önden gideceğim .

Sabah köyden ayrılmadan bana keçi sütü ısıtmışlar onu içip yola öyle çıktım. Hava kapalıydı fakat yağmur yağacak bir hava yoktu. Sıcak, bunaltıcı bir havaydı. Rüzgar gene karşıdan esiyordu . Nefes alırken ciğerlerime sıcak hava girdiğini hissediyordum. Hava kapalı olduğundan kollarıma geçirdiğim rüzgarlığı çıkardım. Ben o rüzgarlığı güneşten korunmak için giyiyordum. Hedefte Arçman vardı. Bu şehre ulaştıktan sonra yol otobana dönüyordu.Belekten sonra özellikle Bereket şehri ile Serdar şehri arası yollar çok kotuydu.
Rüzgardan dolayı kum tanelerinin tenime çarptığını hatta terden yapıştığını rahatlıkla görüyordum. Yaklaşık bir 20 km sonra yanımdan iki Türk tır korna çalarak geçti. 5km daha gittikten sonra görüyorum iki Tır kenara çekmişler Sofrayı kurmuşlar. Bende yanlarına yanaştırıyorum Tırı. hah selam kaptan diyip beni beklediklerini ekliyorlar. Beraber sabah kahvaltısı yapıyoruz. Tava da yumurta , reçel bal, domates, zeytin oh mis gibi. Kazakistan’a gidiyorlarmış. Dönüşte büyük ihtimal beni gene yolda göreceklerini söylüyorum bu seferde öğlen yemeği yeriz diyorlar. Yemekten sonra hep beraber yola koyuluyoruz.

Yolda birkaç defa sitemkar video çekiyorum rüzgarla ilgili. Çünkü artık sinirlerim bozluyor. Rüzgarın kulağımda bıraktığı uğultu baş ağrısı yapıyor. Saat 6 ya yaklaştığında Arçman girişindeki bir köy e giriyorum. Maksat birinin bahçesinde kamp atmak ve köylülerle muhabbet. Fakat köy halkı bana öyle bir bakıyor ki sanki uzaydan gelmişim gibi. Türküm diyorum konuşan yok. Birkaç kişiye sormama rağmen kimse beni bahçesine almadı. Bende çıktım şehirden. Arçman Yakınlarında bir benzin istasyonunun yakınlarında çadır kurdum. Bu arada bu benzin istasyonu yolda gördüğüm 3. Benzin istasyonu . Gece çok rüzgarlı geçti doğru düzgün uyuyamadım . Sabah da kahvaltı yapacak ekmeğim olmadığından uyanır uyanmaz yapacağım ilk iş şehir içinden ekmek bulmak olacaktı. Onun yerine şehrin içinde Türk firması buldum. Sabah kahvaltımı bu Türk firmasında yaptım. Benim erzak ihtiyacımı da tamamladılar. Bugün rüzgar arkamdaydı uzun bir aradan sonra. Yol boyunca hızım ortalama 30 km üstündeydi bazı noktalarda 45 hatta 52 km hıza bile ulaştım. Bu rüzgar sayesinde tur rekorumu da kırmış oldum. Gün içinde 147 km yaparak Aşkabat da ki Polimeks kampına ulaştım. Burada beni Bülent bey karşıladı. Yorgunluğum çok belli oluyordu sanırım hemen beni yemeğe aldılar. Ardından da kalacağım odayı gösterdiler. Sağ olsun menderes çok ilgilendi. Ve benim için kısa süreli bir tatil dönemi başlamış oldu. Türkmenistanı yarılamıştım . Geriye 650 km kaldı …

Suanda Polimeks firmasinin Askabat da ki Santiyesinde kaliyorum. Cocukluk arkadasim Aydin daha once burda calistigindan onun burda ki arkadas grubu ile sehri geziyorum/ Sagolsun Selim cok ilgilendi. Askabat da ki anilar ve geriye kalan sehirlerde basimdan gecenleri bir sonraki yazimda anlatacagim simdilik herkese selamlar

25 Mayıs 2010 Salı

Azerbaycan da son günler ve Hazar denizi







Bu yazıları hazar denizinin ortasından yazıyorum . Sabah yola çıkacağım havaya bir baktım gri bulutlar. Bu kadar olur günlerdir açık olan hava ben yola çıkacağım için tekrar kapamıştı. Türkmenistan boyunca da bol bol yağmur bekliyorum . Sıcaklarda yol almayı hiç ama hiç istemiyorum, Moğolistan’ın Gobi çölüne kadar sıcaktan bunalmayayım

Son yazımda Gül bayramına gideceğimi söylemiştim. Sabah erken saat de kalkıp festivalin yapılacağı alana gittim. Fakat yollar ve kaldırımlar kapatılmıştı. Çünkü erken saatte protokol oluyormuş. Dağılın ulan pedal çevirerek Türkiye’den gelmişiz protokolün kralı benim diyemiyorsun tabi. Eee ne yapalım madem alınmıyoruz biraz dolanayım dedim. Şehir içinde biraz turlayıp vakit geçirdikten sonra geri o alana döndüm. Hay dönmez olaydım. İzdiham var. Girdim o insan selinin arasına çıkamıyorum açık havada ter kokusu, osuruk kokusu, parfüm kokuları birbirine karışmış halde burnuma geliyor. Kaç ulan kaç biri çakmak çaksa yemin ediyorum alev alacağız alanda off. Ulan etrafımda çeşit çeşit çiçek var adamlar milyon dolar harcıyormuş bu çiçeklerin getirilmesi, düzenlenmesi, ve diğer gösteriler için ortada çiçek kokusu yok. Hani mis gibi gül kokusu nerde? Caddeler ve ara sokaklar insan dolu. Minik adımlarla kendimi park alanının dışına atıyorum . Parkın dışında birkaç fotoğraf çekip alanı terk ediyorum. Sokaklarda Polisler düzenli bir şekilde tören yürüyüşü yapıyor. İnsanlar onları seyrediyor, tüm parklar hınca hınç dolu parkların görüntüsü çok iyi. Bir gün için iyi emek harcanmış belli. Baku bugün daha bir kalabalık ve hareketli. Trafikten hiç bahsetmeyeyim. Yahu güzel kardeşim trafik gitmiyor görüyorsun. Sen o kornaya dakikalarca da bassan gitmeyecek. Bunu anlamayacak kadar beynin yok mu senin hı? O kornaların hepsi ….


Benim düşüncem gül festivali bu kadar şaşalı değil de daha az şatafatlı yapılsa ve harcanan paralar eğitim, ulaşım ve iş sahası doğrultusunda kullanılsa bu ülke için daha hayırlı olur.

5-6 sene sonra Baku ye tekrar gelmek isterim. Bence geleceğin en muhteşem şehirlerinden biri olmaya aday şehir Baku. Tabi Şu Trafik sorununu hallederlerse. Yaşıl Velosipitçilere güveniyorum. 6 sene içinde bisiklete binen sayısında da fazlası ile artış olur. Bisiklete de bir idman aracı değil ulaşım aracı olarak bakarlar.

İdman aracı dedim ve aklıma bir şey geldi. Bakü içinde gezinirken Türk Şehitliğine de uğradım. Şehitliğe giden yol dik bir rampaydı. Uzun zamandır tırmanış yapmadığımdan. Rampayı görünce mutlu oldum. Eee alıştık biz Ankara da, Karadenizlerde rampa çıkmaya . 2 ülke geçmişim toplasan 1000 metre tırmanış belki yapmışımdır. Neyse zirveye vardığımda tüm Bakü Pedallarımın altındaydı güzel bir manzara vardı. Asfalt yoldan ilerleyerek Şehitliğimize doğru yaklaşıyordum. Yavaş gittiğimden solumda Azerbaycan Ermenistan savaşında şehit düşen Azerilerin mezarlarına bakıyordum. Dikkatimi çeken mezar taşlarında hepsinin birer fotoğrafı olmasıydı . Şehitliğimizin yanına arabaların gittiği asfalt yoldan gidip bisikletimi yol üzerine park ettim. Oradaki polis avazı çıktığı kadar bağırıyor. Sizin ölüye hiç mi hürmetiniz yok diye. Bize mi bağırıyor diye bakınıyorum . Ben ve diğer bisikletçiler gayet düzgün bir şekilde gelip bisikletlerimizi park etmişiz bu herif niye bağırıyor ki. Bisiklet den inip şehitliğe bakıyorum. Taşları yenileniyor , bayrağımızda asılı dalgalanıyor. Teker teker içimden isimleri okuyup dua ediyorum. Bu arada polis yanımıza gelip. Siz ne biçim adamlarsınız burası idman sahası mı bisiklet ile burada ne işiniz var diyor?


Ben Türkiye den geldim. Bisikletimle de normal araç yolunda gittim. Ne demek ne biçim adamsınız. Hürmet göstermekle bunun ne alakası var. Ben Atamı anmaya bisikletimle gitmişim. Eğer olay hürmet ise, neden koca çöp varilleri benim şehitliğimin yanında duruyor da başka yerde durmuyor ve yerlere çöpler saçılmış durumda. Benim Türkiye den gelen bir Türk olduğumu anladıktan sonra hiç muhattap bile olmadı. Hep Azeri arkadaşlara bağırdı çağırdı. Adam aklı sıra iş güzarlık yapıp hepimizin canını sıkıyordu. Ben laf ettikçe onlara daha çok bağırıyordu hadi gidelim dedim. Uğraşmaya değmezdi. Cahil eskimiş yalaka rüşvete dayalı bir polis sistemi işte. Ha bu arada Türk bayrağımız sadece Şehitlikte ve Elçilikte var. Azerbaycan hükümetinin emri ile başka bir yerde Türk bayrağı direklere asılamaz, yasakmış. Bunu Polat inşaatın Şantiyesinde görmüş ve sormuştum.


Sabah erkenden kalkıp hazırlandım elçilikten ayrılma vakti gelmişti. Bu yolda bana destek olup Azerbaycan elçiliğimizin misafirhanesinde konaklattıkları için Aytekin Beye (Turizm ve Kültür Ateşesi), Jale hanıma (Dış işleri Bakanlığı yetkilisi) ve Ümren Hanıma (Dış İşleri Bakanlığı yetkilisi) çok teşekkür ederim. Laf aramızda 5 yıldız otel halt etmiş. Misafirhane süper. Sabah 7 de tanıdık bir yüz göremediğimden sadece çalışanlara el sallayıp çıktım. Yollar boş, korna sesi yok oh be ne güzel. Sahile indim orda son bir kez fotoğraf çekip geminin kalktığı yere gittim. Biletimi aldım gümrük alanına doğru ilerledim. Polisler ilk başta yabancı sandılar İngilizce konuşuldu. Hatta Rusça da bir şeyler dendi ve güldüler. Selam dediğimdeki o surat ifadeleri süperdi ya Türk olduğumu anlayınca milletin ağzı açılıyor. Pasaportum alındı biraz sohbet edildi. Pasaport verilirken de birkaç manat varsa ver yoksa geç dendi. Len yuh be . Daha bilet alırken verilecek tüm paraları verdim ya bu ne parası. Yok hep dolar var diyip geçtim. Bisikleti odaya çıkaramadım aşağıda yük vagonlarının yanında duruyor. Çantaları söküp yanıma aldım. Deniz yolculuğu Azerbaycan dan Türkmenistan 13 saat sürüyormuş. Yani gece 2 gibi sanırım Türkmenistan da olacağım.


Tam da dediğim gibi gece ikide çapanın suya indiriliş sesi ile uyandım. Yahu gece gece bizi indirmeyecekler herhalde. Baktım ki kapı sesi hiç gelmiyor. Yatmaya devam ettim. Sabah kalktığım gibi güverteye attım kendimi bir bakım neler oluyor nerdeyiz diye. Kara gözüküyor. Biz duruyoruz. Sordum nedir durum . Limanda gemi varmış ve yük bekliyormuş. O gemi limandan ayrılmadan biz limana giremiyoruz. Aha gemide kaldık. Belki bir gün belki de beş gün sürermiş. Neyse bu durumlar için zaten tur programını esnek tutmuştum. 15 mayıs da Türkmenistan da pedallıyor olmam lazım zamanım var.

Bende gemiyi keşfe çıktım. Gemiyi keşfe çıkınca aklıma Güllük de kaçakçılıktan yakalanmış koca yük gemisinden, yardım fişeklerini çaldığımız gün aklıma geldi. Sonrasında da babamdan yediğimiz dayak. Hey gidi günler hey hahaha. Jandarmaya da ifade vermiştik ya baba hatırlıyor musun? Denizde bulduk biz bunları diye. Sittir len ne denizi diyip içeri tıkmamışlardı bizi niye? Şero gücü sağolsun. Baba seviyom seni bu vesile ile anneye babaya ve kardeşime de sevgiler

Bu gemide epey büyük bir gemi. Benim bisiklet tren vagonlarının yanında duruyor aşağıda. Yukarda 3 kat var katların hepsinde kamara. Olabildiğince temiz tutulmaya çalışılan ama bayağı eski olan bir gemi. Üzerindeki yazılardan Rusya dan ayrılmadan önceki döneme ait olduğunu anlıyorum. Eskiden Azerbaycan – Türkmenistan seferleri çok kalabalık olurmuş. Birbirlerini vizeye tabi tuttuktan sonra sinek avlar vaziyete gelmiş bu gemiler sadece yük taşıyorlar. Birbirlerine ne alıp veriyorlar çok merak ediyorum.


Kaptan köşküne çıkıyorum orayı inceliyorum. Bir laptop gps programı açık uydudan geminin yerini gösteriyor. Ulan hevesleniyorum bir ihtimal internet mi var acaba diye. Adama soruyorum . Pehh herif ballandıra ballandıra bana gps i anlatıyor. Gpsi de saklamışlar bir köşeye gözükmüyor.

Odaya geri dönüp Windows 7 nin içinde olan oyunları oynuyorum Chicken Invader 2 zamanı bunla gecırıyorum . Kitap olmaması kötü bu tarz yolculuklarda. Neyse yarını bekleyelim bakalım neler olacak. Türkmenistan macerası başlıyor.












9 Mayıs 2010 Pazar

Azerbaycan - Bakü




Gürcistan sınırında tek tük araba vardı. Bizim sınır kapısından bile daha derli toplu bir kapıydı. Bisikletli olduğum içinde kapıdan hemen geçtim. Sınırın geçince arada bir köy dikkatimi çekti. Bu köyün halkı da yollara çıkmış meyva sebze satıyorlar. Beni görüncede üstüme atladılar birşeyler satmak için. Fakat arkadaki Türk bayrağı biraz onları duraklattı. Türkmüş konuşmalarını duyuyordum Aralarından sıyrılıp Azerbaycan kapısına doğru yöneldim. Kapıda bir araç kuyruğu yollar çamur ve balçık içinde araçlar zor ilerliyor kapıda Silahlı askerler. Meraklı bakışlarla beni süzüyorlar. İlk kapıdan oradaki araçların bisikletliyi geçirin baskıları ile geçtim. Yoksa beni sıraya sonuna atacaklardı, araçlar çamur atıyordu. İlk kapıyı geçtikten sonra çevremi Askerler sardı . İçerdeki yüksek rütbelilerde çıktı. En azından Türkçe konuşacağımızdan memnundum. Bisikletli inceleyip hemen kaç para bu soruları geldi. Ardından Atılımın bayrağına bakıp destekçin bu mu olduğu ve ne kadar para verdiler sorusu. İki soruya da miktar yerine bisiklet hediye o da okuduğum okulun bayrağı çantayı yağmurdan koruma için koydum diyip geçiştirdim. Bu ara pasaportum ellerinde ama bir işlem yaptıkları yok beni inceliyorlar. Bir dolu sorudan sonra anladım ki ki kolay kolay bırakmayacaklar. Bir başka rütbeli geldi geçiş pullu buradan (pul para anlamına geliyor) dedi. Bizim para vermediğimizi biliyorum. Aleni rüşvet alıyor bok herifler. ‘ Şimdi sen benden para alırsan elçiliğe şikayet ederim Türk sporcusundan geçişte para aldılar diye, sonra gör bak diplomatik kriz nasıl oluyor. Hepsi sustu. Ordaki askerlere pasaportumu uzattı mühürleyin pasaportu dedi. Ardından‘’Seni bu yükle içerde soyarlar’’ dedi. Sen misin o lafı diyen. Oradaki bir çok askerden zaten kalıplı duruyordum. Döndüm rütbeli ye . Lan götle başlamayı çok isterdim ama şöyle devam ettim. ‘’ Arkadaki bayrağı gördün. Buraya tek başıma geldiğimi de gördün.Eh beni de gördün. Biri beni soymaya da yeltenirse delikanlı adammış derim. Hele bir denesin bakalım’’ cümlelerinin ardından ya beni vuracaklar artık ya da geçireceklerdi haha Kapıyı açın Türk geçsin dedi. Len önce bir hoş geldin diyin Öküzler. Yok bisiklet ne kadar yok soyarlarmış,sinirimi bozdular. Sonra dan şehir içinde ilerledikçe öğreniyorum ki kapıda çalışan memurlar ermeni ve Kürtlerden oluşuyormuş ve ülkenin en büyük haraç noktasıda ordaymış. Azerilerin hemen hemen hepsi Kızıl Köprü kapısı bizden değildir diyor. Onlar Azeri değillerdir diyorlar. Kardeşim o halde ne işleri var o kapıda? Neyse anlamak zor.

Sınırı geçtikten birkaç km sonra Azerbaycan a Türk firmaları tarafından yapılan yeni yol başlıyordu . 18 km kadar gidip ilerde gördüğüm tır parkına çektim. Birkaç Türk tırı ve otobüsü vardı. İçeri geçip oturduğumda Azeriler ve Türkler soru yağmuruna tuttu sonrasında Türkiye ve Azerbaycan arasındaki siyasi ve ekonomik gelişmelerden bahsedildi. Arkada tarafımda lafa saçları beyazlamış şivesi karadenizden olan bir abi söze karıştı. Azerilerle Azeri lehçesinde konuşurken benden özür diledi sonra tekrar şivesine dönüp bizlerle konuştu. Konuşması bilgileri hiçde tırcı gibi değil. Kendisi ile tanıştım sonrada öğlen yemeği ve akşam yemeği yedik. Birbirimizin muhabbeti hoşumuza gitti. 61 yaşında Harun abi . Trabzonlu. iki kızı var birini evlendirmiş diğeri unv. ye hazırlanıyor. Yıllarını yollara vermiş. Tırcı aleminin nerdeyse tamamı bu abiyi tanıyor çünkü gelen giden herkes selam veriyor. Kendiside, benim muhabbettim hoşuna gittiği için o gece orda kalıyor. Gecede ben benzin istasyonunda çalışan çocuklardan birinin yatağında yatıyorum. Az bir yol yaptım ama olsun muhteşem bir adam tanıdım.

Sabah kahvaltı yaparken Harun abi yanıma geliyor. ‘’ Gürkan sen Allahın sevdiği bir kulusun. Kalbin temiz yüreğin iyilik dolu. Dün buradan gitmiş olsaydım karakolda olacaktım. Çünkü benim fırmamın tırcıları bir kavgaya karışmışlar bende orada olsaydım o kavgaya gırerdım ve karakola hapse atarlardı ama sen geldin diye kaldım’’ dedi. Kader kısmet iş
te ne diyeyim. Sohbetide muhetesem kendıde seker gıbı ınsan olan Harun abının yanından sabah erken vakit ayrıldım yola cıktım. Yol boyunca ınsanlarla sohbet ettım yavas yavas ılerledım. 30 km sonra kazak denen ilcede mola verdim. Sonrada konaklama kararı aldım. Şu turun en güzel bisiklete binme günlerini Karadeniz ekibi ile yaptım. Bir günde güzel geçmedi ki. Rüzgar gene karşıdan ve polenleri yüzüme yüzüme gönderiyor burun akıntısından, hapşırmaktan ben bittim. Kazak da şehir merkezine girdim. Türk bayrağını gören halk yol boyunca ıslık çalıp alkışladı. Hatta bir taksi durağı çay içmeye çağırdı bende gittim yanlarına. Halk da toplandı. Sohbet edip çay içtik hem ülkelerin kardeşliği birliği hakkında konuştuk hemde bana taksicilerden biri kız kardeşini vermeye evlendirmeye çalıştı al git senin olsun diyor. Dedim benim sevdiğim Türkiye de alıp gidemem inşallah hayırlı bir kısmet çıkar diyip kamp atacağım yer sordum onlarda gösterdi. Yağmur başlamak üzereydi gerçi yağmurda polen falan kalmıyordu iyi oluyordu akşamı bu köyde geçirdim.
Sabah erkenden yola çıktım hava her zamanki gibi yağmurlu. Tam belediyenin oraya gelmiştim ki kasabanın delisi beni buldu. Kan çekti kan. 2 dk da kafamı ütüledi. Bizim Ali Desidero nun aynısı.
Gitti bana bir Azeri bayrağı aldı minik onu da Türk bayrağının yanına diktim. Yahşi ol dedi ve beni uğurladı.

YAHŞİ OL GÜRKAN. Enteresan bir kelime bu. Arabaya machine, bisiklete velosipet diyen bir dilleri var. Gerçi bana pek de yabancı gelmedi konuşmaları hatta nerdeyse Kıbrıslılarla aynı diyeceğim konuşma hızları ve tarzları. Üniversitenin ilk zamanları geldi aklıma. Kıbrıs da halkın ne dediğini anlamıyorduk o kadar hızlı konuşuyorlardı ki ama zaman içinde kulakta lehçede dönüyor.
Kazaktan çıkmadan bankaya uğradım. Buradaki Atm ler de dolar işareti gözüksede dolar vermiyorlar. Gürcistan da da aynısı olmuştu. Önce Manat (Azeri Parası) çekiyorsun sonra onu dövizciye götürüp dolar yapıyorsun. Parayıda çektikten sonra pedallamaya başladım

Azerbaycan karayollarında belli aralıklarla güvenlik noktaları var. Otobanda gidiyorsunuz yol biranda tek şeride düşüyor. Koca bir kapı kapının bir tarafı kapalı karşıdan gelen araçta sende oradan geçiyorsun. Sebep kaçan kişiyi buralarda daha rahat yakalayalım diye. Bana kalırsa sebep şu. Rüşvet almayı atladıkları Türk tırlarını bu noktalarda bekletip rüşvetlerini aldıktan sonra geri bıraktıkları yerler. Dün bu Kapılardan birinde görevli bir polis memurunun aracını gördüm. Rüşvetin hakkını vermiş aracı almış . Kapılardan birinde mola verip hem memurlarla hemde tırcılarla biraz sohbet ettim. Sonrada tırcıların yanında çay içtim.
Memur uzaklaştığında hepsi nasıl dert yanıyor inanılmaz. Azerbaycan toprağından çıkıp Gürcistan toprağına girdiklerinde daha mutlu oluyorlar burası bizim vatanımız değil diyorlar. Memurlar tırcıları bezdirmiş. Halbuki köylerdeki durum hiç de öyle değil. Köylerde Türk misafir perverliğini en iyi şekilde bu halk gösteriyor bana.

Mesela Toruz da yolda çamurluğun vidası düştü. Yolumun üzerindeki bir köye girdim. O vidayı bulmak için köy seferber oldu desem yeridir. Öğlen yemeğinide yedirmeden beni göndermediler.

Enerjim yerime gelmişti. Bu yağmur ve rüzgarla başka türlü başa çıkamazdım. Toruz dan çıktığımda daha 40 km yapmıştım ki arkamdan Harun abi bana yetişti. O tır parkında bir gün daha konaklamıştı olaylardan ötürü. Ganja ya doğru gidiyordu fakat Bakü de yapabilirim demişti. Biraz sohbetden sonra yoluna devam etti. Bende akşama kadar ganja ya ulaşmayı planlıyordum.

Hava koşullarına soğukta eklendi. Bu süreç içinde ısının düştüğü fark ediliyordu. Bir ara rüzgar nasıl oldu anlamadım ama arkama geçti. Üstüne rakımda çaktırmadan azılmaya başladı. Obaaaaaaaaa akşam ganja zor varırım diyordum. Hızım biranda 30 ile 38 km arasına çıkınca. Birde bakmışım ki akşam hava kararmadan yağmura ve soğuğa rağmen Ganja Türkiyem Tır parkında kendmi bulmuşum. 100 km yi devirmişim. İşte bahsettiğim rüzgar olayının farkı budur. Harun abi burada kal yardımcı olurlar demişti. Oldularda haha.. İçerisi Tır kaynıyor. Çektim benim Tırıda o tırların yanına. Üstüm başım çamur içinde ama olsun. İçeri girdim. Tır parkından çok içerde pavyon havası vardı. Şu mekanlara girdiğimde insanların bana bakışlarına hasta oluyorum hahaha. Hemen solumda ki masadan HEÇEN BU KIMDUR sorusu gelınce hah dedim hemşeriler burada. Mekanın sahibi geldi yanıma. Durumu anlattım ordaki tırcılar ve kadınlarda merakla dinlediler. Bana patronun odası ayarlandı. Halbuki ben çadır kurmak için alan istemiştim. Önüme yemek kondu nemli olan kıyafetlerimi kurutmam için ıstıcı verildi. Akşamda odaya masaja geldiler. Kilometrajı sıfırladık. Tek kuruş para vermedim. senin gibi adama para verdirmek olmaz misafirimizsin dendi. Harun abi teşekkürler haha. Bundan sonra uzun yol seyahatlerimde Tır parkı kullanacağım. Tırcı camiasına girmiş olduk böylelikle. şu ipod da ki müzikleri değiştirmek lazım ne o öyle antin kuntin şeyler yüklemişim. İyiki yolu tek başıma alıyorum dedim. Yoksa tır parkında işim ne..

Sabah Tırcı kankalarla birlikte kahvaltı yaptık haha. Herkes bastı gaza bende pedalıma bastım yollandım. Ganja nın içine girdim şehir canlı ve hareketli ama öyle bir yağmur yağıyor ki millet nereye nasıl sığınacağını şaşırmış durumda.
Avrupa şehirlerine benzeyen bir tarzı var. Fazla yüksek olmayan binalar, minik müstakil evler. Yağan yağmurda yollar biranda oldu nehir gibi bizim ülkemizde sık sık karşıkaştığımız alt yapı sorunu burada da var. Şehrin Bakü çıkısına ulaşmaya çalışıyorum umrum değil yağan yağmur. Şehirden çıkıp araziye girince rüzgar ve soğukda bir patladı. 34 km yol alıp gene böyle yoldaki emniyet noktalarının birinin yanındaki lokantanın bahçesine çadırı attım.

Rüzgarda ve yağan sağnaktan çadırı zor kurdum. Hemen üstümü başımı değiştirdim yandaki lokantaya attım kendimi. Eh madem buradayız bir süre yemeğini yiyelim. Lokantanın sahibi ve müşterilerle uzun uzun sohbet ediyoruz. Kürt açılımından, ekonomik duruma kadar bir çok bilgi alışverişinde bulunduk. İş konusunda yeni fikirler verdiler.

Bu arada evli olup olmadığımı sordular hayır değilim diyince. Azerbaycan da bana yaşımdan dolayı sadece evde kalmış kızları verebileceklerini söylediler . Nasıl yani dedim. Burada bir kız 25 yaşını geçtikten sonra hala evlenmemişse evde kalmış durumuna geçiyormuş. O kızı ya dul adamlar ya da benim gibi yaşı geçkinler alırmış üstelikte aile kızın evden gitmesi içinde para verirmiş. Yani beterin beteri var derler ya aha işte Azerbaycan. Muhabbetleri güzeldi ama benim uyku geldiği için çadırıma döndüm.

Gece boyunca yağmur yağdı. Çadıra düşen damlaların çıkardığı sesler bir süre sonra melodi gibi gelmiş olmalıkı dalıp gitmiştim. Sabah gene o melodi kaldığı yerden devam ediyordu. Bugünde çadırda konakladım çıkmadım hiç. Zaman varken bu yazıları yazdım . Fakat 30 nisan günü gene pedallıyor olurum.

Sabah çadırın içine giren güneşle uyandım . Fermuarı bir açısım var çadır yırtılacaktı.
Parçalı bulutlu bir hava vardı güneşte arada bir kendini gösteriyordu. Tamamdır dedim yol almanın tam vakti. Hemen bir şeyler atıştırdım ve toparlandım. Yola nasıl çıktığımı bile anlamadım. Yerler hala ıslak ve çamurluydu. Öyle bir yoldan geçiyordum ki iyiki yağmur yağmıyor diye şükrettim. Yoksa bisikletle beraber o balçığın içine gömülür kalırdım. Enteresan bir toprak var bu Azerbaycan da. Yol boyunca görmeye değer pek bir yer yoktu hatta yerleşim yeri bile çoktu diyebilirim . Önümde Yevlak şehri vardı . Bugün rüzgarda esmiyordu şanslıydım. Çektim bisikleti güzel yoldan tenha bir alana çıkardım ocağımı makarna yaptım kendime. Öyle oturup doğayı seyrettim boş bakışlarla. Bazen uzun süre araçta geçmiyordu. Enteresan bir sessizlik oluyordu çevremde. Ne kuşların sesi ne rüzgarın fısıldısı ne bir böceğin sesi. O Sıra bende hareketsiz durup. Sessizliğe bırakıyordum kendimi.


Yemek faslından sonra Yevlak şehrine ulaşıyorum. Şehrin ortasından geçen ana yol bayağ hareketli ve kalabalık orda su almak için benzin istasyonuna uğruyorum. Müşteriler ve çalışanlarla biraz muhabbet ediyorum. Daha dün bisiletli bir çiftin ordan geçtiğini söylüyorlar . Şaşırıyorum önümde birilerinin pedalladığını biliyordum ama o farkı 1 güne düşürdüğüme inanamadım. Bir heycan sardı beni. Yabancı yol arkadaşlarım olabilirdi. Hiç vakit kaybetmeden pedallamaya başladım.
Arabalar yanımda hızla geçerken bir araç ilerde durdu ve beni bekledi. Yaklaştığımda dikkatimi çekti Polat inşaatın aracıydı. Türk bayrağını görünce durduğunu ve şantiyeye çaya beklediklerini söyleyip yola devam ettiler.
Polat inşaata vardığımda 87 km yapmıştım ve saat daha erkendi fakat günlük yapmam gereken km nin üstüne çıkmıştım . Devam edecek gücümde vardı saatde erkendi. Şu bisikletçileri yakalamayı çok istiyordum. Neyse bir çay içip soluklanıp çıkayım dedim. Girdim ama çıkamadım. Çok iyi insalarla tanıştım. Beni misafir ettiler Polat inşaatın santiyesinde. Bir oda verildi, kirlenmiş kıyafetlerim yıkandı kurutuldu. Sıcak bir duş aldım. Kendime geldim. Akşam yemeğinden sonrada minik bir tavla turnuvası yaptık. Bu mola sırasında da biraz üzüldüm önümdeki grupla aramdaki mesafe acılıyordu. Yorgunluktan bir süre sonra odama çekildim uyudum . Sabah kalktığımda gene yağmur yağıyordu. Seviyorum ya artık yağmurda yol almayı iyi oluyor. Polat ın şantiyesindeki Cengiz, serdar ve Mehmet abi ile vedalaştıktan sonra yola koyuluyorum.


Ana yolda seyahat ettiğimden dolayı pek görmeye değer bir şey yok etrafta . Zaten şu yağmurda da alabildiğimce yol almayı çok istiyorum. 87 kilometre sonra

Küldemir in hemen çıkışında Şherk marketin önünde duruyorum ve biraz sohbet edip erzakları tamamlıyorum akşamki kamp için. Bu arada önümdeki bisikletlileri soruyorum . 10 gün önce geçti demezmi. O an anlıyorum ki hem arkamda hem önümde bisikletçiler var. Bir grup bisikletli 10 gün önümde bu kesin. Diğerleride Yevlax dan dağ yoluna dönmüş olmalılarki onlara da o yüzden yetişemedim ben. Marketin sahibi Enver Türkiye den geldiğimi öğrenince abi havada kararıyor kal sen bu gece burada çadır at diyor güzel yerimizde var çadır için dedikten sonra kalıyorum. Tamda bu sırada portekizden misafirler geliyor. David Estrela. Asyayı karısı ile birlikte karavanla geziyorlar. Muhteşem bir çift. Benim bisikletle tek başıma gezdiğimi duyduklarında Giresun yolunda karşılaştığım Olivier ve Sophie gibi çılgın Türk diyorlar. Azerilerle Türkçe konuştuğmu görüncede şaşırıyorlar. Dillerini nerden bildiğimi sorduklarında. Bu dil öz Türkçedir cevabını da aldıklarında çok şaşırıyorlar. Bende onlara Türk tarihini biraz anlatıyorum. Bu güzel sohbetden buluşmadan sonra onlar yollarına devam ediyorlar bende çadırımı kuruyorum.

Yoldaki ilk sivri sinek saldırı ile karşı karşıyayım bu kamp sırasında. Anlamadığım bu yağmurda soğukta sivrisineğin işi ne. Neyseki sivrisinek ve kene ilacımda mevcut il yardım çantasının içinde. İki fıs fıs işlem tamamdır. Sessiz sakın bir uykuya dalıyorum . Daha önce hiç çadırda bu kadar huzurlu uyumamıştım. Enver ve babasının sohbeti o kadar sıcak ve kalptendi ki sanırım o yüzden bu kadar rahat uyuyabiliyorum. Sabah gideceğim saati önceden söylediğim için ve bu marketde 24 saat açık olduğundan bana kahvaltı hazırlamışlar. Kahvaltı muhabbeti içinde köyden birkaç kişi daha gelmiş. Muhteşem anılar insanlar iyiki bu yola çıkmışım. Vedalaşıp yağmurun ve sisin arasında kendimi gözden kaybetiriyorum onlara.
He r konakladığım veya mola verdiğim alanlarda sohbet ettiğim insanları düşünüyorum pedallarken o kadar çok ki daha yolun yarısında bile değilim. Hafızamı tazelerken kimi zaman gülüyorum kimi zaman hüzünleniyorum. O ilk gün ki telaş aklıma geliyor. Otobüs garındaki bisikletçi dostlarım, eski iş arkadaşlarım, ailem. Duruyorum. Bisikletten inip biraz dinleniyorum. Aslında gözlerim sulanıyor dinlenmek bahane göz yaşları içinde bisiklet sürmek istemiyorum. Bu yola niye çıktığımı hatırlıyorum. Yağan yağmur yüzümden aşağıya akarken göz yaşlarımı siliyor. Yola devam et hadi durma dercesine.

Tam bisiklete binip hareket edecekken bir ses duyuyorum. Domuz sesi çok yakınımda ama göremiyorum bir türlü sonunda ortaya çıkıyor ve yavru domuz koşarak bana doğru geliyor.
Yavaş hareketlerle fotoğraf makinamı çıkartarak onu kareliyorum. Bu arada kaçmak içinde hazır bir pozisyonda duruyorum. Çünkü heran annesi bir yerlerden çıkıp bana saldıra bilir. Biraz onu seyrettikten sonra pedallamaya başlıyorum . Haha beni takip ediyor bir süre arkamdan da geldi. Evinden daha fazla uzaklaşmasın diye hızlanarak uzaklaştım o noktadan. Yolda tek tükde olsa yeşil alanlar görmek mümkün buralarda.

Öğlen yemeği için yol kenarında rüzgarın ve yağmurun beni rahatsız etmeyeceği bir yerde durmuştum . Muhteşem menümde ne var. Yagsız makarna, muz bir adet elma ve mars çıkolatası. Bu yemek olayından sonra yanımdakı su da bıtıyor. Bir oncekı market alısverısınde su yerıne gene bana soda vermısler. Burada su dedınmı mutlaka soda getırıyorlar. Artık gazsız su dıyıp kendımı garantıye alıyorum .

Bu moladan sonra aksama kadar hıc durmadan pedal cevırıyorum. Bellı bır duzene baglamıs durumdayım 88 km yaptıktan sonra bır restaurant da duruyorum yemek yemek ıcın. Icerı gırıyorum genıs buyuk bır restaurant. Icerde cogunlukla aileler var. Merkezi bir yerde degil insanlar aracları ıle gelmısler. Yemeklerini yedikten sonra bende anlıyorum neden insanların burayı tercih ettiklerini. İçeriye gidip aşçısına teşekkür ediyorum yemekler çok güzeldi. Arkadaşlar Azerbaycan ın hangi şehrine giderseniz gidin etin lezetinde en ufak bir değişiklik yok. Baharatı, tuzu, yağı her şeyi yerinde. Hatta hayatımdaki en iyi et döneri Bakü de yedim diyebilirim. Bu arada beni fark eden mekan sahibi bisikletle nerden geldiğimi soruyor. Anlatıyorum ona kısaca durumu. Bisikletimi hemen depoya götürmemi söylüyor akşamda kendisinin misafiri olmamı istiyor. Oradaki aileler ve çalışanlarda bir Türk ün böyle bir başarı sağlayacağından dolayı gurur duyuyorlar. Bana arkadaki köy evinden bir yer ayarlıyorlar çadırda kalmam istenmiyor. İnanın benim çadırımın konforu köy evinden kat ve kat daha iyidi fakat rencide etmemek için geceyi orda geçirdim. Köylerindeki insanlar çok fakir ama her ne olursa olsun Türk misafir perverliğini her ne koşulda olursa olsun gösteriyorlar. Sabah kahvaltısından sonrada vedalaşıp yola çıktım.

İşte bugun büyük gündü Baku ye varacaktım. 100 km vardı ne olursa olsun varacaktım. Yağmur yoktu yerler ıslaktı . Ama beklenen an işte rüzgar arkamdan öyle şiddetli esiyorduki pedalı çevirmesem bile bisikleti o ağırlığına rağmen sürüklüyordu. İşte bu yaaa 1550 km dir esmeyen rüzgar sonun benle birlikteydi. Botları ayağımdan cıkardım umrumda degıldı. Ayaklarım ıslanırsa ıslansın spd lerı gıydım daha ıyı yol almak ıcın. Hızım 20 km işte bu 30 km süpeerrrrrrr 40 km hiç durmasın şu rüzgar ya arkamdan gelsin ve 47 km . Yol düz viraj yok 1 saat içinde 40 km yol alıyorum saat daha sabah 10. Her uzun yol bisikleçisinin istek ver arzusu budur arada bir biraz su rüzgar yardım etsin. Öğlene kadar 70 km yol alıyorum. Hazar denizi görmek beni mutlu ediyor.
Fakat Baku ye hala var. Durmak yok derken ben yavaş yavaş yönümü batıya doğru çevirmeye başlıyorum bu sefer o aynı rüzgar karşımda işte. Bisiklet duruyor!! Gitmiyor. Bakın gitmiyor diyorum bisikletin üzerinden iniyorum . Olamaz ya 30 km kaldı Baku ye ya bu kadar yakınken olmamalıydı bu . Öyle şiddetli bir rüzgar varki yanımdan araç geçtiğinde bile onun hava boşluğundan etkilenip yana savrulup yol dışına çıkıyorum. Bir tır geçtiğindeyse bisikletin kontrolünü kaybedip yan taraf düştüm. Tamamdır 25 km mi kaldı yürüyekte olsa varacağım bu gün bu şehre o kadar!!!. Bakü ye girdiğimde öğreniyrumki. O geçtiğim alan fırtınalar alanıymış. Bazen o kadar sert rüzgar esermiş ki araçlar bile zorlanırmış. Biraz binerek biraz yürüyerek akşam 5 de Baku ye varmayı başardım. Başardım ulaaaaaaaaaaaaaannnnnnnnnnnnnnn. Doğa ile savaşı kazandım. Günlerdir yağmurda çamurda soğukta yol alıyorum ve sonunda Bakudeyim.

Şehirin içlerine girdikçe rüzgar kesiliyor binalardan dolayı artık daha rahat hareket ediyorum. Trafiği bana istanbulu hatırlatıyor. Bir kargaşa var düzen yok yollarda. Sinyal veren bile yok. Benim kamyonu gören zaten baka kalıyor. Geçeceğim noktalarda el hareketlerimle tariği durduruyorum. İlerlemeyn trafiğin yanından geçip gitmem eminimki bir çoğunu sinir ediyordur. Bu bizim ülkemizde de böyle oluyor :D
Yoldaki insalara sora sora elçiliğimizi buluyorum . Tabi elçilik kapanmış olduğundan kapıdaki güvenlikle sohbet ediyorum sadece. Beni görünce şaşırıyorlar. Kısa bir sohbet sonrası elçiğe yarın gelmem söyleniyor. Öncesinde araştırdığım otelleri bulmak için tam pedallamaya başlamıştımki Tiflis de tanıştığım mert beni aradı nerde olduğumu sordu Baku deyim dedim. O da benim Türkmenistan a geçtiğimi düşünüyormuş. Kendiside dün Baku ye gelmiş. Yerini söyledi bende hemen onun yanına gittim.

Kız Kalesi hazar denizi yanındaki tarihi yerlerden biri hemen onun yanında çok güzel bir Gürcistan lokantası var .
Mertle orda buluştuk. Mekan sahibi ile tanıştırdı beni biraz sohbetden sonra yan binadaki Azeri otelin den bir odayı uygun bir fiyata ayarladık. Uygun dediğim fiyat, günlüğü 40 manat yani 80 Tl ediyor.
Güzel bır akşam yemeği, ıyı bır yatak, sıcak bır dus, Internet. Çok fazla gelıyor hepsı bıranda olunca haha. O kadar alısmısımkı arazide yol almaya ertesi gün pedal çevirmeyince kendimi bir garip hissettim.

Sabah ilk işim elçiliğe gitmek oldu. Basın muşaviri Bülent beyle görüstüm.Kendiside beni Trt1, Anadolu ajans, Trend Ajans ve İçtimai Tv ile görüştürdü.
Uluslarası Yayın yapan İçtimay Tv de sabah programına konuk oldum . O günün konusu da TRT Radyosunun 83. Yıl dönümüydü. Hem oradaki stüdyoda hemde Türkiye dekinde çok değerli hocalarım vardı. Bende bir iletişim fakultesi mezunu olarak söze şöyle girdim. ‘Bu program radyo da yapılıyor olsaydı benim anlatacaklarımı dinleyiciler o kadar güzel hayal ederlerdi ki şuanda bisikletimin üzerindeki çamurları bile görebilirlerdi, benim şu görüntümü bile hayallerinde canlandırabilirlerdir. Radyo hayal gücünü zenginleştiren bir iletişim aracıdır. Hayatta da her şey in başlangıcı hayallerimizdir onları gerçekleştirmek için yaşarız aynen benim yapmakta olduğum Tur gibi’ ve hikayemi anlattım. Büyük ilgi gördüm stüdyodakilerden. Konuk Sanatçılar Rahman ve Hatıra beni akşam yemeğine davet ettiler bu başarımdan ötürü. Beni Azerbaycan da ağırlayan köylerinden şehirlerine kadar tüm Azeri kardeşlerime dostlarıma buradan tekrar tekrar teşekkür ederim

Yemek esnasında Elçiliğimiz bana geri dönüş yaparak elçilik misafirhanesinde kalmam istendi. Tabi ki bu çok hoşuma gitti. Baku çok güzel ve büyüleyici bir şehir. Fakat cidden çok pahalı. Yol boyunca harcadığım paranın kat ve katını yemek ve birkaç eksik parçaya harcamak kötü hissettirmişti. Birkaç günde olsa elçilik misafirhanesinde kalmak çok iyi geldi. Elçilik çalışanlarının büyük desteğini almakda mutluluk vericiydi.

Bir gün boyunca şehir içinde turluyorum. İzmir restaurant da yemek yiyorum .
Kuru fasulye ve pılav birlikteliğini ve baklavayı özlediğimden hemen onların siparişini veriyorum hizmet süper. Çalışanrın hepsi güler yüzlü. Şehir tam anlamı ile inşaat içinde kaldırımlar binalar sürekli yeni yapılan bir şeyler var geceleride durmuyorlar. 5 seneye kalmaz muhteşem bir şehir olur burası. Türkiye de İstanbul da göremediğim markaların kendi dükkanları burada mevcut. Kadınları şık ve güzel. Kadınlaırn bu güzelliği şehrin kirliliğini maalesef saklayamıyor. Bu kirlilikten rahatsız olanlarda var ve ben onlarla tanışıyorum Ankara da ki İbrahim kardeşim sayesinde.

Yaşıl Velosibitçiler Klübü. Ülke genelinde çok geniş katılımcıları var. Amaçları hem Azerbaycan da hemde ermenistanın işgal ettiği Azerbaycan topraklarındaki ekolojik hayatı korumak, insaların doğaya karşı daha duyarlı davranmaları için ellerinden gelen yapmak, topluma bisikletin bir idman aracı değil bir ulaşım aracı olduğunu göstermek gibi çok güzel hedefleri ve çalışmaları var.

Bu grupla tanışmaktan onlarla Azerbaycan ın Baku şehrinde bisiklete binmekten çok mutlu oldum. Aynı bizler gibiler. Yaşanabilir bir şehir yaratmaya çalışıyorlar. Trafikte bisiklete saygı olayı bizdekinden biraz daha kötü. Biz Perşembe akşamı bisikletçileri bile senemizi doldurmamıza rağmen hala aynı sıkıntıyı başkentde yaşıyoruz. Türkiye deki bisikletliler derneği ile ilerde bir çalışma gerçekleştirmek istediklerinide dile getirdiler. Murat abi belki buranında polislerinin altına bisiklet çektirtir belli mi olur :D. Dün sabah dernek lideri Elshan Nur eşliğinde 3 saatlik bir bakü turu attık. En güzel caddelerinde bisikletle gezdik. Bayan katılımcı sayısı azdı fakat ileriki günlerde bu katılımın çok olacağından eminim. Durmak yok pedallamaya devam.

Baku de ki görüntüler ve fotolarıda en kısa zamanda facebook a koyacağım .

Şuanda bir apartmanın ara boşluğunda oturmuş yazıyorum bu yazıları . Yaşasın kaçak internet olayı fakat betonda oturmaktan dötüm biraz dondu ben bu yazıyı şimdilik bu şekilde blog sayfasına yolluyorum ilerde kesinlikle eklemeler veya düzeltmeler olacaktır çok beklettim farkındayım.. Şu gül festivalini bir görelim bakalım neymiş.

Bisikletlet ile yapılan KM: 550
Kaybedilen Kalori : 22500
Azerbaycan sınır kapısından Baku: 8 gün
Toplam tırmanış: 720 metre

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Gürcistan dan Azerbaycan sınırına giderken

Tiflis de bir kaç gün kaldım. Fakat yoğun yağmur altında şehri gezemedim.. bir kere şansımı denedim ama sonra odaya geri dönmüştüm. Bu arada Tiflis ekonomisi durmuş durumda. Ülkede para dönmüyor. Çavçavaye caddesinde bütün markalar var fakat inanır mısınız dükkanların bir çoğunda müşteri bile görmedim tezgahtarlar dükkan sahipleri kapı önünden ben geçerken göz göze geliyoruz hani içeri girse de bir şeyler alsa hiç değilse bir bakınsa der gibiler. Koca ülkede herkes bir kömür fabrikasından bahsediyor başkada bir şeyleri yokmuş. Neticede, Tiflis’in kargaşası, şöförleri, insanları beni şehirden soğuttu

Sabah erkenden kalktım bir heves dışarı baktım belki yağmur durmuştur diye maalesef aynı şekilde devam ediyordu . Durmak yok, yola devam. Hazırlanıp otel yetkilileri ile vedalaştıktan sonra yola çıktım.

Tiflis trafiği bizim şehrin trafiğine benziyor. Yağmurda, trafik kitlenmiş durumda. Birde bu ülkede şöyle bir durum var. Her yerde lastiği patlamış birileri var. Yollar delik deşik. Yoldaki çukurlar çamurlar beni yağan yağmurdan daha fazla ıslatıyordu. Birde şöförlerin çoğu bol bol sövdüm.Ulan görüyorsun benim yan şeritte gittiğimi yanımdan yavaş geçsen ölürmüsün. Hiç abartmıyorum tam 3 defa baştan aşağı çamurlu su ile yıkandım. Benim ıslandığımı gören arkadaki şöförler zoraki yavaşlıyordu . Şehir içinde çıkana kadar üstüm başım hem yağmur hem çamur içindeydi.

Rustavi ye doğru yönelirken şehrin bu kesmini görmediğim için göze hoş gelen yerlerini de yağmura rağmen çekmeye çalıştım.

Olabildiğince hızlı pedallamaya başladım . Yavaş yavaş trafik azaldı yeşillikler ortaya çıktı. Bunlar çıkmasına çıktıda kardeşim nedir benim bu doğudan esen rüzgarla sürekli karşılaşmam hayır ben yönümü ne tarafa çevirsem rüzgar hep bana karşı esiyor. Nedir yani gitmemi istemiyor mu? Yol almamı diyor nediyor bana bu doğa? Bir kere ya, bir kere 1500 km boyunca bir kere arkamdan esmedi şu rüzgar. Yağmurdu, soğuktu güneşti umrum olmaz ama şu rüzgar karşıdan estimi deli ediyor beni.
Rustavi de durmadım, yanından geçtim. Su sınır kapısına ulaşmak istiyordum olmadı sağında solunda kamp atarım diye düşündüm. Sınıra 18 km e kalmıştıkı bır Türk tır parkı gördüm hemen girdim. Hava karardıkça yağmur rüzgar ve soğuk artmaya başlamıştı sıcak bir çay fena olmazdı. Çayla başlayan muhabbet yemekle devam etti. Vucut harareti kaybedincede üşümeye başladı. Biraz daha kalın kıyafetler giydim.
Tır parkının sahibi Arat ile iyi bir arkadaşlığımız oldu. Arat yandaki köyde yaşayan 23 yaşında evli genç bir çocuk.. 1 tanede çocuğu varmış. Bana Türkiye hakkında bir dolu soru sordu. Bende ona Gurcistan ve Azerbaycan hakkında. Dikkatimi çeken bir şeyde şu oldu. Gürcüler Azerileri sevmiyorlar. Hatta Gürcistan da ki Azerilerde Azerbaycan da ki Azerileri sevmiyorlar. Rüşvet ve kadın ticaretinin ne boyutlarda olduğunu anlattı. Kapıda ki vize işlemi uygulaması ise cabası. Muhabbet muhabbeti açıyor derken Arat yukarda fazla yatak olduğunu orda kalabileceğimi söyleyince bende orda kalıyorum. Akşamda bol bol muhabbet ediyoruz.

Sabah Hopalı bir tırcı adı Emrah. Hopa da ona Made in Emrah diyorlarmış oturup beraber kahvaltı yapıyoruz. Bisikletle seyahat ettiğimi öğrenince ilk başta deli gözü ile baktı sonra da hemşerisi olduğumu hele birde Gençalioğlu olduğumu öğrenince. ‘ Hah uşağım şimdi oldu sizin kanınızda vardır da manyaklık psikopatlık’ diyince gülüyorum. Bir yerlerden duymuş sülaleyi. Sabah sohbetinden sonra elimi cebime attırmadan hesabı ödeyip Hopa ya döndüğümde de benden bir kahvaltı sözü alıp Türkiye ye doğru yollanıyor. Bende Arat ile vedalaşıp yoluma devam ediyorum
Hava bugün parçalı bulutlu yer yer güneşi görebiliyorum sınıra da az bir şey kalmıştı. Yan tarafımda bir medrese ve cami görüyorum duruyorum. Türk bayrağı görününce kapı açılıyor. İçerdekilerle selamlaşıyorum . Bisikleti yıkayabileceğim bir yer olup olmadığını soruyorum hemen yardımcı oluyorlar. Üzerindeki çamur hem ağırlık yapıyordu hemde vitesler iyi değişmiyordu. Yıkama yağlama işlemi bittikten sonra fren tellerini ve arka aktarıcının telini de değiştirdim zamanı gelmişti. Sonrasında da çevremde toplanan öğrencilerle medresede oturup biraz muhabbet edip bir şeyler içtik.

Öğlene doğru yola çıktım. Sınıra gelmeden altıma bir şort geçirdim artık hava biraz ısınmıştı. Fakat ilerde yağmur bulutları gözüküyordu.