23 Nisan 2010 Cuma

Gürcistan



Gürcistan tarafına geçip pasaportumu veriyorum. Adım soyadım merkeze söyleniyor. İlk başta normal söyleniyor bilgiler, sonra yüksek sesle adımında içinde geçtiği başka şeyler deniyor. Bu arada ingilizce sohbet ettiğim görevli de önemli biri olduğumu söylüyor ama ben bir anlam veremiyorum buna. Neyse kontrolden geçiyoruz. Sonra bagajlarımın incelenmesi için başka bir bölüme gidiyorum. Ordaki adamla da ingilizce sohbet ediyoruz, bagajları açıp bakmıyor bile iyi yolculular dileyip bana gideceğim güzergahı gösteriyor. Kapıdan geçip sınırı arkamda bırakıyorum. Son bir defa geriye dönüp Türk toprağına ve bayrağa bakıp yoluma koyuluyorum..

bir süre bozuk asfaltı olmayan toprak bir yolda gidiyorum. Bu yükle silik lastikler beni yolda zor tutuyor. Tam lastikleri değiştirmeyi düşünürken asfaltı görüyorum. Çevreyi dikkatlice inceliyorum. İç Anadolu bölgesine benziyor. Tarlada çalışan halk beni görünce işi gücünü bırakıp beni seyretmeye başlıyor. Çocuklar yol kenarına koşuyor ama seslerini çıkartmadan beni seyrediyorlar. Hello hello diyip bir taraflarını yırtmıyorlar. Arkamdaki Türk bayrağını görünce de kafaları ile selam veriyorlar. Soluklanmak için oradaki çardaklardan birinde duruyorum

Vale köyünün tabelasını görünce mutlu oldum. Bundan tam 4 ay önce bu köy ile başlamıştım bu rotayı çizmeye ve şimdi ordayım. Tabelanın hemen önünde bisikletimin bir pozunu aldım. Keşke benide çeken biri olsaydı fakat etrafta kimse yoktu. Köy sanki bir harpten çıkmış gibiydi yıkık dökük bir yerdi ama yaşayanlar vardı. Tam bu sırada karşıdan çok hızlı bir şekilde gelen bir polis arabası gördüm, beni görünce yavaşladı. Ben yanından geçtim gittim. Arkamdan bir U dönüş yapıp benim önüme geçip durdu. Bir erkek bir bayan polis araçtan aşağıya indi. Önce gürcüce konuştular, anlamadığımı söyledim el kol hareketleri ile bir şeyler anlattılar anlamadım. İngilizce bilip bilmediklerini sordum. İkiside bilmiyordu. Telefonla İngilizce bilen bir memur arandı sonra telefon bana verildi. Telefonda konuştuğum memur Gürcistan boyunca polis eskortu eşliğinde bisiklete bineceğimi söyledi. Ahiska'da mola vermem gerektiğini dile getirdim. Hem bana eşlik edecek bir yol arkadaşı geliyordu Türkiye'den onun haberini aldım hem de pekmezin etkisi geçmeye başlamıştı. Telefonu memurlara verdim gerekli konuşmalar yapıldı ve onları takip etmem söylendi.

Polis eskortu şeklinde tur yapmak hiç aklımda yoktu. Ben durduğumda onlar da duruyordu ben hareket ettiğimde onlar da ediyordu. Yokuşlarda beni tepede bekliyorlardı. Ahiska'da beni bir otele yerleştirdiler. Çıkış zamanımı da otel yetkilisi bu polislere haber verecekti sanırım onlar da beni gene yolda yakalayacaklardı. Sıkı bir pazarlıktan sonra geceliği 20 lira ya anlaştık. Buradaki fiyatlar Türkiye ile aynı, gerçi odanın şıklığına bakarsak Türkiye'de 20 tl'ye bu odayı bulmak biraz zor. Bisikletin üzerindeki malzemeleri çıkartıp odaya taşıdım sonra da bisikletle biraz turladım. İnanın Ahiska denen yerde görmeye değer tek bir yapı veya enteresan bir şey yok. Netten de baktım boş bir şehir ama insanı güzel, yardımsever. Kimse ingilizce konuşmuyor, türkçe bilen de yok. Herşey vücut dili ile hallediliyor. Şunu anladım ki konuşmadan bir şeyleri anlatmak izah etmek inanın çok zor.

Baş ağrısı tekrar başlamıştı odaya dönüp dinlenmeye çekildim. Sonraki 2 gün de aynı şeyi yaptım, yola çıkmak için güç toplamak şart..

19 Nisan sabahı kalktım toparlandım. Herşey yolunda, ağrı sızı kalmadı, kendime geldim. Yola devam. Kapıda polisler bekliyor, öyle beraberce gideceğiz.. İşte bu ülke bitene kadar benle birlikteler :D





Ahiska'dan yola biraz geç çıktım. İzmir'den Serpil hanım bu yolculukta bana eşlik etmeye karar verince apar topar hazırlanıp, otobüse atlayıp bana ulaşmaya çalıştı. Ben de otelde 2 gün fazladan konakladım. Acele işe şeytan karışır derler ya maalesef Serpil Hanım'ın da başına gelmeyen kalmadı. Üstelik sınırı geçmesine rağmen kendisi ile karşılaşamadık. Artık Türkiye'deki bir turda beraber pedallarız.




Ahiska'da 20 Lari'ye konakladım. Türk Lirası ile aynı değerde bu Lari . Güzel bir oda, duşu, interneti, televizyonu var. Bunları yazıyorum çünkü bu ülkede kablosuz internet hatta, internet bulmak çok zor. Köyde iki gün dolandım hiç güzel yapı tarihi yer falan yoktu. Bomboş bir şehir Türkçe bilen yok, İngilizce bilen de yok . El kol hareketleri ile ve arada bir sözlerle nasıl oluyorsa birbirimizi anlıyoruz. İnsanlar çok iyi. Bir marketten su aldım para istemediler. İnternet cafede zaman geçirdim, gene para almadılar. Sohbet etmeye çalışan tipler. Gülen suratlarla dolu bir köy. Dikkatimi çeken bir başka şeyse kadınların hepsinin siyah kilotlu çorap giymesi oldu. Genç yaşlı fark etmiyor. Beyaz tenlerinden mi rahatsız oluyorlar, nedir anlamadım.




Ertesi gün otel yetkilileri ile vedalaşıp yola çıktım. Biliyorum ki onlar polise haber verecekler, polis öyle söylemiş. Şimdi bu eskort işini ilk duyduğumda hoşuma gitti fakat sonradan çok fazla dikkat çektiğini ufak köylerden geçerken anladım. O yüzden eskortun uzaklaşmasını, mümkünse gideceğim şehirde Borjomi'de beklemesini söyledim. Gene nasıl oldu anlamadım ama el kol hareketleri ile, biraz Rusça biraz İngilizce ile Borjomi'nin girişinde beni beklediler.

Ahiska Borjomi arası tamamen yeşil alan diyebiliriz. İstediğin yere kamp atabilirsin, sıkıntı çıkacak bir durum yok. Yoldan geçen araç sayısı da çok az. Sağda solda tepeler ağaçlar falan olmasına rağmen bu rüzgar neden hala karşıdan esiyor anlamış değilim.

İrili ufaklı bir çok köyden geçiyorum. Kimisi boşaltılmış kimisinde de de oturan birileri var gibi fakat etrafta insan yok. Ne bana hello diyen çocuklar, ne de garip bir şekilde bakan insanlar var. Gördüğüm tek şey her yerde inek olması. Yolda, çayırda, tepelerde.. Türkiye'de bu kadar büyükbaş hayvanı kırsal alanda hiç görmedim. Bu da sanırım dünyanın en pahalı etini yememizin sebebi.

Köy bölgelerinde araçlar yolda beni gördüklerinde epeyce uzaktan şerit değiştirmeye başlıyorlar. Bu gayet iyi oluyor; çünkü yollarda emniyet şeridi denen alan bu bölgede maalesef yok.

Sessiz sedasız yol alırken bayağı arkamdan biri korna ile tempo çalarak gelmeye başladı. Aha bu kesin Türk, melodiden belli! :D . Önüme geçip durdu. Araçtan iner inmez kendini tanıttı. Gürcistanlı iş adamı Mert Bey . Muhteşem bir olay yaptığımı, özellikle de arkada Türk bayrağı asılı şekilde yol almama hayran olduğunu dile getirdi. Gürcistan halkının bir sıkıntı çıkartmayacağını, özellikle de bu bayraktan dolayı bana sempati ile bakacaklarını dile getirdi. Herhangi bir aksilik olursa da hemen kendisine ulaşmamı söyledi ve telefonunu verdi. Yolda İngilizce konuşan birilerine rastlamayı beklerken Türkçe konuşan biri ile karşılaşmak beni mutlu etti.



Bir 10 km gittim gene arkadan korna çalmaya başladı birileri ve önüme geçtiler. Bu seferki plaka farklıydı. Aboovv Araplar! 4 arkadaş araçtan indi. Selamın aleyküm dedik ve muhabbete başladık. Bu sene gördükleri ilk gezgin olduğumu söylediler. Bu sene!!! Muhabbet biraz ilerliyor, herif Arabistan'ın en meşhur gezgini çıkıyor. Araçtan bana katalog çıkartıyor. Abi herif Avrupa, Asya ve Afrikayı araçla gezmiş! Akşam Borjomi'de konaklayacaklar, beraber yemek yemeği teklif ettiler. Eh benim de hoşuma gidiyor, hem de anlatacak hikaye çok, belli. Borjomi'de şehir içinde görüşürüz diyoruz ve ayrılıyoruz. Konuşacak adam yok diyordum şansım açılmaya başladı.

Rüzgar biraz hız kesince ben de daha rahat pedallamaya başladım. Yolda bazen öyle bir sessizlik oluyor ki.. Sadece yanda akan nehrin, kulağa hoş gelen tınısı ve benim lastiğin sesi, bu sessizlik hoşuma gidiyor. İpod var inanır mısınız daha hiç kullanmadım öyle duruyor çantada.


2 saat sonra Borjomi'ye vardığımda polis hemen tabelanın önünde beni bekliyordu. Bana şehir içinde gene eşlik ettiler. Zaten dikkat çeken ben bu adamlarla ister istemez daha fazla dikkat çekmeye başladım. Yakındaki bir otele götürdüler beni. Bu arada Araplar da beni görmüş arkadan eşlik etmişler, otelin önünde konakladığımda fark ettim.

Otelle girilen sıkı bir pazarlık sonrası kişi başı 20 Lari'ye anlaşıyoruz. Ben bu gezgin Arapla aynı odada kalacağım. Bu arada otel parasını bana verdirtmiyorlar. Sen de bizim din kardeşimizsin diyip olayı bitiriyorlar. Odalara yerleşiyoruz. Sonrada arabaya atlayıp akşam yemeği için alan arıyoruz. Alan arıyoruz diyorum, çünkü bu adamlar yemekleri kendileri yapacaklarmış. Nehrin kenarında salaş bir yer buluyoruz. Yere hemen kocaman bir kilim seriliyor, onun üstüne bir halı, yer sofrası hazır! Yiyecekler çıkıyor dışarı bana sadece geç otur diyorlar. Bu arada sohbet de ediyoruz. Türkiye'de gezmediği il kalmamış bu herifin. Dağ bayır çıkmış gezmiş. Her sene bir ayını Türkiye'de gezerek geçiriyormuş. Bu arada gözüm donmuş tavuğa ilişiyor.. O tavuğu 4 kişi parçalamaya ayırmaya çalışıyorlar ama mıncıklaya mıncıklaya içine ettiler. Dur kardeşim çekilin hele dedim. Önce ateşteki sıcak sudan biraz koydum sonra da çakının testeresi ile kestim. Lan elleri temiz miydi acaba diye düşünürken sen kalk diğeri tepsiyi git nehirde yıka. Len o nehrin bir ucu ta Türkiye'de! Sıçtığını o nehre akıtmayan vilayet yok yakınlarda. Rengi olmuş bok rengi. Pis herif gitmiş orda yıkıyor. Eee dedim orası pis.. Bir şey olmaz diyip geçiştirdi. Baba biz zaten pis milletiz diyemedi tabi. Len size olmazsa bana hiçbir halt olmaz.
Neyse menü tavuklu pilav, düdüklüde yapılıyor. Ha düdüklü de bu orda orda yıkandı. Biraz benim turdan biraz onların hayatından konuştuk. Hepsi öğretmen, tatillerinde geziniyorlarmış. Sıkıntıları gittikleri ülkelerde kız arkadaş yapamamaları. Paraları için geliyormuş kızlar yanlarına. Eee yani şimdi yukarda Allah var yalan mı konuşayım din kardeşim. Bir şeyler demem lazım ya, sıkıntı sakaldan kaynaklanıyor diyip geçiştirdim. Sende de var demez mi. Len zibidi sendeki ile bendekinin şekli şemali aynı mı? : )

Neyse bu arada yemek oldu da muhabbet yarıda kaldı. Tertemiz olmuş tepsimize düdüklüdeki tavuklu pilavımız dökülüyor, üstüne domates ve soğan doğranıyor. Ortaya konuyor. Ulan ulaaaaaaann hayıırrrrrrr hepsi birden ellerini daldırıyor. Sıcak pilav önce bir ele alınıp çiğ köfte ebadına sokuluyor. Hafif hafif sıkıp bırakacaksın ki havalansın, sıcaklığı gitsin ağzın yanmasın haha! Len elnizi ne zaman yıkadınız? Benim elim yüzüm zaten yağ ve kir içinde, temizleyecek bir ortam olmadı ki henüz. Benim duraksadığımı görünce özür dilediler, bana tabak kaşık verdiler. Hemen önümdeki mıncıklanmamış bölümden alacağımı aldım yemeğe başladım bu zamana kadar da o tepsideki tüm pilav mıncıklanıp havalandırıldı. :D Yemek sonrası çay faslına geçildi. Kardeşim ben bu çayı sevmiyorum ama her yerde mutlaka denk geliyoruz bu çaya. Neyse ki bu seferki çok farklıydı hoşuma da gitti, ikinciyi istedim. Hindistan çayıymış. Bitirdikten sonra fark ettim ki yandaki nehirde bunları da yıkamış. Sanırım tadının güzel olmasında hafif boklu derenin de etkisi var hahah. Yemek faslı bitti, otele geri dönüldü. Ben odada üstümü başımı değiştirdim, duş aldım. Pat kapı açıldı, namaza geliyorsun di mi yerin hazır dedi. Namaz mı? O sıra adama müslümanım ama namaz kılmıyorum'dan girip kendi bakış açımı anlatmaktansa he he geliyorum diyip yanlarına gittim. İşte Allah’ın sevdiği kuluyum ki beni arkaya atmışlar. Duaları okuyup aynı hareketleri yaparaktan akşam ve sabah namazımı kılıp ertesi gün de bu gruptan ayrılıp Gori'ye doğru yola çıktım. Araplar da Tiflis'e geçtiler.




Sabah erkenden yola çıktım. Bu arada yol üstündeki tüm marketlerde durup kahvaltılık bir şeyler arıyorum. Beyaz peynir, salatalık, domates, zeytin, reçel, bal.. Girdiğim marketlerin hiç birinde yok. Ulan bu ülkenin insanı kahvaltıda ne yiyor? Bir markette havuç, patates ve marul gördüm. İnanın bizim ülkemizde çöpe atılan kısımlar o görüntüden kat ve kat iyidir. Yanımdaki erzakta çok azaldı. Fındık ezmesi bitmek üzere, Trabzon'da aldığım beton helvadan da çok az kaldı. Bir anda aklıma Erden Erunç geliyor, kas gücü ile şu anda kendisi dünyayı turluyor. Okyanustayken ona erzak yardımı yapılıyordu. Biri de bana uçakla şu yardımı yapsa hiç fena olmazdı. : ) Domates, salatalık, beyaz peynir, zeytin, fındık ezmesi, beton helva. Neyse yeşillik bir alanda bisikleti kenara çekip erzakdan yemeğe başladım. Enerjim yerine geldiğinde koyuldum yola.




15 km. sonra bir minübüs önümde durdu, genç bir çocuk araçtan indi, kendini tanıttı . Adı Levan ve Türkçe konuşmayı biliyor. "Yolda görünce durdum konuşmak istedim, sizi taktir ediyorum. İşim gereği bu güzergahta çok gider gelirim, Ahiska'da ve Borjomi'de de sizi gördüm, hep yanınızdan geçerken korna çalıyorum. Tek başınıza yol almaktan korkmuyor musunuz?" diye sordu. Arkadaki bayrağı bir daha gösterdim. Daha önce de Giresun çıkışında tanıştığım Olivier ve Sophie gibi ‘’Siz Türkler Çılgınsınız’’ dedi ve gideceğim yolda bana başarılar dileyip yanımdan ayrıldı.

Gün ilerledikçe rüzgarın şiddeti de artmaya başladı. Düz yolda hızım 10 km. kadar düştü. Yol alamamak beni rahatsız etmeye başladı. Harcadığım efor karşılığında aldığım yol hayal kırıklığı. Borjomi ile Gori arasında öyle bir yol var ki.. Söke ovasını bilmem bilir misiniz, küçük kalır diyeyim. Esen rüzgar artık hızımı 5 km.ye kadar düşürdü. Aklıma Murat Abi geldi. Gürkan rüzgar Karadeniz'de hep doğudan batıya eser haberin olsun demişti. Murat abi Gürcistan'da da o rüzgar devam ediyor; küçük bir farkla, şiddetini biraz arttırdı. :D

Yol üstünde bir markete giriyorum. Köhne bir yer.. O nee! salata var, domates var. Hemen hepsinden biraz biraz alıyorum. Oleeyy muz da var! Çok iyi geldi. Öğlen yemeğinde domatesli makarna yapıyorum kendime.

Öğleden sonra ilerlemeye devam ediyorum. Yolumun üstünde bir grup köylü tezgahlarını açmış elma satıyorlar. Geçen araçların hiç biri durmuyor bu teyze ve amcaların önünde. Ben duruyorum ve ''Gabarcova" (merhaba demek) diyorum, çok hoşlarına gidiyor. Gülüşüyorlar falan, kendi bisikletlerini gösteriyorlar. Elime poşet veriyorlar, kırmızı ve sarı elmaların en iyilerini içine atıyorlar. Ücreti soruyorum, bizden diyorlar git hadi diyip el sallıyorlar. Bisikletin yanına gidip ara gözlerin birinden Giresun'dan aldığımız Fiskobirlik fındıklarından bir poşet ben de onlara hediye ediyorum ve yanlarından ayrılıyorum. Hoşuma gidiyor bu tarz olaylar. Çünkü ortada bir konuşma olmuyor her şey gözler ve kalple yapılıyor. Dünyanın neresinde olursam olayım bu olay tekrar gerçekleşse gene aynı şeyler olurdu. Hatta benzerleri olacak yol boyunca biliyorum.

Gün boyunca yol aldım, yılmadım rüzgara karşı çok efor harcadım. Gori'ye yaklaştıkça yol çalışmaları başladı toz toprak içinde yol almaya başladım. Yolda otobüs ve tır sayılarında artış oldu. Tüm Türk kamyonları ve otobüsleri korna çalmaya başladı.

Geç de olsa Gori'ye varmayı başardım ama hava kararmıştı. Şehrin içine girince beton binalar rüzgarı kesti. O sırada kaslarımın sızladığını fark ettim. Civarda İngilizce konuşan birilerini soruyorum arıyorum, yok çıkmıyor. Otel diyerekten beni bir yere yönlendirdiler. Otel odası için 80 Lari istediler. Hadi len oldu . Otel zaten dökülüyor, internet yok, sıcak su var mı yok mu belli değil.. Çıktım ordan, ara sokaklarda gezinirken büyük bir binanın yan tarafında küçük yazı ile otel yazıyordu. Yahu bina dıştan süper de neden tabela küçük acaba dedim. Giriş için arka taraf gösterilmiş, binanın yanından bahçeye giriyorum. Bisikleti dışarıda bırakıyorum. Köhne bir arka kapısı var. Onu açıyorum bir kapı daha, içerden sesler geliyor. Onu da açıyorum içeri giriyorum. Ben diyim 30 siz diyin 40 kadın, cennet cennet haha! Geniş bir odada arada erkekler de var, muhabbet halindeler.. Altımda kapri üstümde bisiklet forması elimde kask. Kerhaneye de bu şekilde giren ilk insan ben olmuşumdur. Diyorum, yukardaki beni seviyor. :)

Gori'de şehir merkezinde sayılacak bir konumda Victoria sokağının paralelinde, sokağın başında olan bu yapı enlemesine 150 metrelik 3 katlı bir bina. Rus mimarisinden çok avrupa mimarisinden etkilenmiş güzel örneklerinden biri. Binanın kolidorlarında radyo aktif sinyalizasyon sistemleri gene 40’lı yıllardan kalma, lambalar eski halılar falan. Bina dışarıdan tadilat görmüş ama içi dökülüyor. Bina eskiden ne amaçla kullanılıyordu öğrenemedim ama günümüzde ne amaçla kullandığını gördüm hatta orda da kaldım 10 Lari vererek. Gece boyunca kapım 3 defa kadınlar tarafından zorlansa da içimdeki istek ve arzu artsa da kulaklarımı tulumun içine gömüp uyudum!! :) çamur ve pislik içinde. Kerhanenin banyosunda hayvan bağlasanız durmaz. Buna da şükür dedim. En azından kitli bir kapı ve bütün eşyalarım yanımda. Bu arada ne olur ne olmaz diye de babama gps'den kerhanenin kordinatlarını yolladım hahaha. :D arkadaşlar Gürcistan'a gidecek olan varsa yolu da Gori'den geçiyorsa koordinatı atarım kendisine.Güzel şeyler yaşarsınız garanti :)




Sabah kalktığımda çok güzel uyuduğumu fark ettim. Duvarları neden örmüş bu herifler hiç mi ses geçirmiyor anlamadım ki. Ne yaptılarsa yalıtım süper. Sabah erkenden binadan ayrıldım(!) yola koyuldum. Merkezden çıkıp Tiflis e doğru yönelince anladım ki bugün bu yol bitmeyecek 78 km uzağımda olan Tiflis e bu fırtınada gitmemin imkanı yoktu. Gori den kaçarcasına ayrıldığım için yanımda sadece bir litre su olduğunu fark ettim. 5-6 km sonrada yol biranda otoban a döndü üstelik asfalt değil beton oldu ve yan tarafda artık emniyet şeridim vardı bu iyi oldu. Beton asfalt sürtünmeyi azalttı azaltmasına da gidemedikten sonra neye yarar. Hızım saatlerce 5km ile 10 km arasında gidip geldi ve geniş bir arazide soldan gelen sert bir rüzgar bisikletle beni yan tarafa devirdi. Spd leri pedallardan çıkartmadım bile yükler düşüşü hafifletti hızımda olmadığından bir şey olmadı ama bu rüzgarda da gidemeyeceğimi anlamış oldum yakınlardaki bir yapının içine sığındım rüzgar dinene kadar orda birkaç saat bekledim. Okuyacak bir şey olmadığından ipod çıkartıp müzik dinledim. Rüzgarın nedeni belli oldu öyle bir kara bulut var ki karşımda iyi yağmur yağıyordu ileride. Birkaç saat daha yol alarak günü erken bitirdim. Tiflis e varmamın imkanı yoktu ve önümde yağmur vardı. Ve suyumda çok azdı civarda su alacak bir yerde bulamadım. Yanımda üç tane boş şişe vardı fakat civarda arıtacağım su bile yoktu. Bu arada düştüğümde arka aktarıcıda bir sorun oluştu onuda tamir etmem gerekiyordu ve daha fazla yol almamak ayrıca susamamak için ilk gördüğüm çamlık alanda durdum. Bu arada yediğim toz çamur birikimi sakallarımda saçımda artık elime gelmeye başladı. Çadırı kurdum. Ocağı çıkardım açlığımı bastırmak için biraz helva yedim. Elimdeki suyun yarısını makarnaya kullandım. Diğer yarısını içerim diye düşünürken fırtına benim tencereyi devirdi su gitti. Eh ne yapalım diğer suyu da kullandım. Yanımdakı elmalardan su ihtiyacımı gideririm diye düşündüm yemeği yedim etrafı topladım daha hava kararmamışken kendimi çadıra attım. Yaklaşık 1 saat sonra da yağmur yağmaya başladı. Rüzgar ve yağmur birleşince açık arazide eminimki beni bitirirdi iyiki erkenden bu kampı kurdum çok sevindim bu duruma. Tam bu sırada, Gökova pedallarımın altında, ege de yaptığımız turda kamp çadırı içinde yakalandığımız yoğun yağmur geldi aklıma. Çam dibine çadır kurmuştuk ve çamın oluklarından akan yogun su çadırın alt tarafını bayağ bir sulak araziye çevirmişti. Aklıma daha once bir yerde gördüğüm şu olay geldi. Hemen botumun bağcıklarını cözdüm . Sandaletleri giyip dışarı çıktım. Çam ağcının o kabarmış kırılmak üzere olan gövdesindeki boşluklara bağcıkları yerleştirdim uçlarını da boş pet şişelerine sarkıttım. Sonrada çadıra geri döndüm. Yediğim yağmur üstümdeki tozu çamura dönüştürdü. Saatler sonra yağmur şiddetini azalttığında dışarı geri çıktım . İki pet şişesi de ağzına kadar dolmuştu. Su arıtma cihazını çıkartarak bu şişelerdeki suları boş olan diğer şişeye aktardım . Tadımı? Hayatımda içtiğim en güzel su buydu işte . Üstüm başım çamur oldu ama değdi buna. içim kurumuştu.

Sabah uyandığımda kuşlar böcekler hepsi çadıra toplanmıştı. çadırın üstünden 7-8 tane uğur böceği attım :D. Sümüklü böcekler örümcekler ve bazı diğer haşereler çadırın dışında toplanmışlar bana günaydın diyorlardı.

Önce kahvaltımı yaptım . Ardından arka aktarıcı ile uğraştım biraz zaman aldı ama şuanda gayet iyi çalışıyor. Etrafı topladım çantaları taktım . Tiflis e doğru pedalladım.

Şehir 28 km ilerdeydi saat e baktım 7:30 am süper elçilik işlemlerini bile halledebilirdim. Şehrin içine girdikçe bunalmaya başladım günlerdir sessiz sakın yollarda pedal çevirmekten bu kargaşa rahatsız etti. İngilizce bilen birileri arıyorum gene veya elçiliği soruyorum ama kimse yanıt veremiyor. Öyle bilinçsizce şehir merkezine doğru iniyorum yaklaşık 1 saat kadar gidiyorum. En sonunda o kalabalık içinde bir polis görüyorum. Elçiliği soruyorum hemen ilerden sağa dön sonrada sol yap diyor. Sonunda İngilizce bilen bir memur. Zaten kimseye sormadan koca şehirde elçiliğe kadar gitmişim ben :D..
Bağdat caddesi gibi bir caddeye çıkıyorum Çavçavaye adı. 37 numarada elçiliğimizi buluyorum kapıda ki görevliler bana bakıyorlar hello diyorlar. Nasıl ya kendi elçiliğimizde İngilizcemi konuşacağız diyorum. Kapıda ki görevli hemen kapıyı açıyor ya kusura bakmayın genellikle yabancılar geliyorda böyle yabancı sandık diyorlar. Eee üstümdeki bayrakları görmediniz mi kardeşim. Neyse elçi hariç herkesle tanışıyorum. Muhabbet ediyorum. Pasaportumun süresini uzatıyorum. Türkiyede ki fiyatla nerdeyse yarı yarıya fark var. Ardından Azerbaycan elçiliğine gidiyorum ordaki vizenin süresini de hemen uzatıyorum. Bankaya para çekmeye gidiyorum. Ve banka kartımı yutuyor haydaaaaaaaaaaaa. Aha şimdi anlat derdini. Eczanenin dışında olan bu atm nin içerden hangi bankaya ait olduğunu öğreniyorum. O bankaya gidiyorum. Görevlilere durumu izah ediyorum akşam 5 de alabileceğimi söylüyorlar bu sırada bisikletim elçilikte duruyor. Bende oraya dönerken yolda telefonla Türkçe konuşan birini duyuyorum tam dönüyorum o da benim üstümdeki Türk bayrağını görünce duruyor. Yolda Karşılaştığım Mert Bey hemen orda ikimizde elçiliğe gidiyoruz o işlerini ben işlerimi halledip onun kaldığı otele gidiyorum 300 dolar ile 100 dolar arasında otel fıyatları degısıyor pansıyon da aynı fiyatlarda nerdeyse ucuz bır konaklama şekli yok anlaşıldı. Otel sahibi kadına ben biraz ağlıyorum kısıtlı param olduğunu Japonya ya kadar gideceğimi anlatıyorum 75 dolara düşüyor . Bende bu otele yerleşiyorum her şey var . Hemen duş alıyorum ardından kartı almaya gıdıyorum Sonrada Akşam yemeği için Mert ile dışarı çıkıyoruz. Kendisiçoğunlukla gürcistanda çalışıyormuş ve bir kaç gün içinde de bir ihaleye girecekmiş. Sonrasında da Bakü ye geçecek eğer orda da görüşebileceğimizi söyledi. Ve tesadüf eseri ankara da benim dükkana gelip bir kaç defa yemek yediğinide öğreniyorum. Dünya cidden küçük bu kadar küçük mü? Fazla uzun yazdım şimdi.. Tiflis de dolanmaya çıkıyorum akşama fotolar gelir


Türközü - Ahıska 20 km
Ahıska - Borjomi 67 km
Borjomı - Gori 82 km
Gori - Tiflis 78
Yarın gidilecek yol
Tiflis - Rustavi 65

Gürcistan etabı toplam 321 km

Gürcistan içinde kaybettiğim Toplam Kalori 12235
Pedal çevirme süresi 23 saat 34dk.
Rakım en fazla 820 en az 620 metre

19 Nisan 2010 Pazartesi

Pekmezi ye yola devam yoldan çıkma!

Eh Arhavi'de konakladık yedik içtik artık tura başlayalım di mi. Aytekin abi bir gün öncesinden yer ayırtmıştı Hopa - Ardahan minübüsünden. Benim kamyonu sığdırmak biraz zor oldu hatta şoför söyleniyordu, yahu benim bagaja sığmadı bisikletin üzerindeki malzeme adam bisikletinde taşıyor diye. Hopa - Ardahan arası 4 saat. Buraya kadar her şey normal. Yola çıktık..

Turun başlangıç dönemine geri dönelim: 3 Nisan ve bu Hopa minübüsüne bindiğim tarih 15 nisan. 12 gündür deniz seviyesinde pedallıyorum veya nefes alıp veriyorum. Ankara'da senelerdir Yıldız'da oturuyorum, yaklaşık olarak 800 metrelik bir irtifada. Arada bir Kartalkaya'ya gitsem de aradaki irtifa farkı en fazla 1600 metre oluyor, yani vücut zaten belli bir oksijen tüketimine alışmış durumda..

Hopa'dan kalkan araç birkaç kilometre sonra deniz seviyesinden tırmanışa geçmeye başlıyor. Bu tırmanış görsel olarak muhteşem. Etrafı seyrede seyrede gidiyorum. Önce Artvin'e ulaşıyoruz, ufak bir aradan sonra yola devam ediliyor. Bu arada tırmanışa devam, benim yavaştan uykum geliyor dalıp gidiyorum. Minübüs bir tümseğe girdiğinde uyanıyorum, hala tırmanıştayız. Merak ediyorum gpsi çıkartıp kaç metrede olduğumuza bakıyorum. 1640 gösteriyor. Hasiktir oluyorum len ne kadar hızlı yükseliyoruz. Bu sırada Şavşat'a varıyoruz. Benim gps 1800 lere dayandı. Bir iki saat içinde deniz seviyesinden bu yüksekliğe gelmek benim açımdan pek iyi değil. Daha önce de dediğim gibi, Ankara'daki koşullarla buradaki koşullar biraz farklı olduğundan tedirgin oluyorum. Şavşat'da minübüs değişiyor. Hopa otobüsünden bir tek ben biniyorum bu araca. Araç yola çıkıyor ve tırmanışa devam ediyoruz. Gpsde elimde açık, yüksekliği kontrol ediyorum. Tepelerde artık kar gözüküyor, hava güneşli ve sıcak yan tarafdaki manzara ise süper! Yeşil çimlik bir alan delice akan bir nehir ve çam ormanı. Yukarılara baktıkça orman beyaza bürünüyor. Oha yol taa tepede! İrtifa 2100 metreye çıkmış. Len şöföre de diyemiyorum ki kardeş 2100 metreye çıktık benim için bu çok fazla yanda bir kamp atalım da vücut buradaki oksijen seviyesine bir alışsın. Bu herifler alışmış tabi buradaki irtifaya. Şöförün neden değiştiği de anlaşıldı. Her gün sıfırdan bu irtifalara gelen adam mala bağlar. Zirveye vardığımızda artık ormanlık alan falan kalmıyor geniş bir alanda yol alıyoruz ve irtifamız 2740. Arkadaşlar abartı falan yok Hopa - Ardahan arasında 2740 metrelik bir irtifaya ulaşılıyor 4 saat içinde ve bu irtifaya ulaşmam hiç ama hiç iyi olmadı.

İlk önce kafada bir şimşek çaktı. Aha işte başlıyoruz dedim. Ardahan'a vardık varmasına da öyle bir baş ağrısı var ki bende anlatamam. Musa abi sağ olsun Ardahan'da konaklamam için bir yer ayarladı. Kendisi kuzenim olur. Fakat burada bir gecelik konaklamam benim tur programımı geçiktireceğinden kendisinden rica ettim, beni sınıra en yakın yer olan Emirbey'deki bir pansiyona bıraktı. Bu arada oraya giderken irtifa yavaş yavaş düşmeye başladı fakat bu irtifa bile benim için çok yüksekti. Buradaki otel sınıra en yakın oteldi, geceliği 20 tl'ye anlaştık.

Sahibi Tufan genç bir çocuk. Kafayı Gürcü kadınlarla bozmuş. Zaten bu otelin de ne amaçla kullanıldığı belli. Benim de yığılıp kalmama ramak kaldı. Hemen odaya çıktım yatağa attım kendimi. Ulan alkol içsem dünya bu kadar dönmez! Nefes almakta zorlanıyorum, onu geç arada bir nefes almam kesilmeye başladı, bunu fark eder etmez derin derin nefes alıp vermeye başladım. Aha dedim akut hastalığına yakalandık. Dağcı arkadaşlar bilir. Bilmeyenler google'ı kullansın. Gece boyunca uyuyamadım, hayatımda bu kadar çok tuvalete işemeye gittiğimi de hatırlamıyorum. 2 şişe viski devirsem bu kadar serseme dönemezdim. İşin boktan yanı ayık olmam, kafam iyi olsa sızıp kalacağım. Sabaha kadar uyuyamadım gerçi sabah da uyuyamadım. Güneşli havada çıktım dışarıdaki sandalyelerden birine oturdum. Tufan geldi yanıma, odaların sahipleri birazdan gelecek abi eşyalarını toplaman lazım dedi. Hareket edecek halim yok. Zar zor çıktım eşyaları toparladım. Bu arada Murat Abi ile telefonda konuşuyoruz ben bitik vaziyetteyim ama iyiyim diyorum. Tam bu sırada odaların sahipleri geliyor minübüs karşımda duruyor. Kapı açılıyor sarışın kızıl esmer Gürcü hayat kadınları araçtan iniyorlar, karşılıklı bakışıyoruz. Fotoğraf makinası nerde hani çekmem lazım güzel hikaye ama makinayı nereye koydum hatırlamıyorum. Tufanda sesleniyor kahvaltı hazır diye. Telefonu kapatıp bende içeri gidiyorum. Kahvaltı masasına oturuyorum. Koca bir bardak çay, bir sepet ekmek ve bir kase pekmez var önümde. Karşı masada kafile oturuyor. Tufan bu ne diyorum abi hani bisiklete binecen ya o yüzden iyi gelir diye pekmez koydum diyor. Hahahha yahu hiç güleceğim yoktu ama kendi de gülüyor.

Tufan ile aslında uzun bir sohbetimiz oldu. Posof ilçesi hakkında ilginç şeyler anlattı. Neyse o bir kase pekmez akut makut bırakmadı. Baktım ki kendime geldim hemen bisiklete koşturdum. Tufan'la vedalaştık ama arkadan bağırıyor abi kalsaydın biraz daha.. Len sapık bir kase pekmez yedirdin yola vurmak lazım kendimizi yoksa fena olacak haha. :)

Otel öyle bir yerde ki bir iki pedal çevirdikten sonra sınıra kadar yokuş aşağıya 4 km iniş yapıyorsun. Sınırdaki görevlilerin yanına gidip selam verdiğimde hepsi şaşırıyorlar. İlk defa bisikleti ile bu kapıdan geçen bir Türk bisikletçi gördüklerini söylüyorlar. Yakın bir tarihte yabancıların geçeceğini söylüyorlar ama açılışı benim yapmam hoşlarına gidiyor. Son haberlerden sonra basın kuruluşlarına haber vermedim fakat tesadüf eseri orada bulunan TRT beni görünce çok şaşırıyor. Ufak tefek detaylar vererek işlemlerimi yaptırıp sınır kapısından geçiyorum Ve macera başlıyor

Dede Toprağı




5 gündür dede toprağındayım. Artvin-Arhavi. Yaş olmuş 31 ben buralara daha ilk defa gelmişim. Ankara'daki baba tarafı dışında diğer akrabalarla tanışmamıştım. Benim büyük dedemin iki hanımı varmış. Üvey amcaların hiç birini tanımıyorum. Onların çocuklarını da tanımıyorum.

Neyse Arhavi tabelasını gördüğümde saat akşam 19:00 olmuştu. Şehirde bir çok akrabam olduğunu biliyorum fakat bu saat de kimseyi rahatsız etmek istemedim o yüzden ilçe jandarmaya gittim. Komutana nerde kamp atabilirim diye sordum. Komutan da bana "kafana göre takıl, burada her yere kamp atabilirsin" dedi. Sahilde koşan insanlar, sokakta el ele gezen gençler, güzel ve şık insanlar ve güvenilir bir ortam. Bu yüzden Karadeniz’in Paris'i diyorlar buraya sanırım.
Hemen karşı taraftaki kafenin bahçesine kamp atmaya gittim. Kapıda bir genç beni dikkatlice süzüp, "abi nasıl yardımcı olabilirim" dedikten sonra sıcak bir sohbete başlıyoruz. Mekanın sahibi ile tanışıyorum, çadır kurmam için bir engel olmadığını söylüyor. Tam hazırlıklara başlarken nerelisin sorusu geliyor. Arhavi'liyim diyince de kimlerdensin sorusu geliyor, ardından soyadımı söyleyince, "Uşağam sen burada kamp ataman, önce gidip bir Zeki Genç'i gör, bakalım sonra atabiliyorsan atarsın" dedi. Zeki Genç'in amcam olduğunu ve Arhavi ilçesi nüfus müdürü olduğunu biliyorum ama hiç tanışmamıştım. Bu kapıda karşılaştığım genç arkadaş ben götürürüm deyince oradan ayrılıyoruz. Yolda yürürken aç olduğumu düşünerek beni pideciye götürüyor, Fehmi Kekeva. Muhabbet muhabbeti açıyor ve bana diyor ki "Abi senle ben akrabayız!". Bir de ufaklık beni tanımasa da benden habersiz gitmiş hesabı ödemiş. Tanısın veya tanımasın bu Karadeniz böyle bir yer işte her şeyi ile güzel.

Zeki amcam yakın bir tarihte büyük oğlunu trafik kazasında kaybetmiş. Haberim yoktu, zor dönemler geçiriyordu, kapı bana açıldığında da gözleri nemliydi. Fehmi durumu önceden bana söylemişti. Ben de kendimi kötü hissettim ve pişman oldum. Hem bu durumda o eve gittiğime hem de daha önce kuzenimle tanışmadığıma.. Amcam da yengem de güçlü insanlar, ikisini de zaman içinde çok sevdim. Amcam benim durumu öğrenince hemen birisini bisikletimi almaya gönderdi, sonrada depoya kitledi ve Arhavi macerası da başlamış oldu.

Burada geçen hikayeler ve detaylar çıkacak olan kitabımda yazacak. O yüzden kısa kısa..

Aytekin abi, muhteşem bir adamsın o gülüşle hiç yaşlanmazsın da şu sigarayı azalt ki gülüşünün süresi uzasın, tıkanıyor bir süre sonra. Burcu, aynı tempoda çalışmaya devam, parlak bir gelecek seni bekliyor hiç şüphem yok. Döndükten sonra severek okuyacağın birkaç kitap da ben sana yollarım. Haydarcan, 10 sene sonra bana eşlik edersin zamanın olursa söz : ) Gültekin abi, pek birlikte vakit geçiremedik hep işteydin, inşallah önümüzdeki sene daha çok vakit geçiririz. Osman abi, bizim olayımız tam laz işi. Aynı ortamda karşılıklı bulun ama tanışma veya tanıştırılma. Neyse artık birlikteyiz daha çok sohbet ederiz. Cihan, misafir ayağına yenildim dedin fakat gene oynasaydık gene yenerdim sana zar gelmiyor, seneye rövanşını yaparız. Gökhan önümüzdeki mayısta çayı birlikte topluyoruz haberin ola, bol bol sohbet ederiz. Yengelerim hepinizi kucaklarım ellerinize sağlık. Sayenizde Karadeniz etabında verdiğimin fazlasını aldım. Her evde de iki tabak yenir mi yaaa :D Yemin ediyorum pedal çeviremedim 2 gündür ter atıyorum. Ahmet abi o berberi bırak. 30 yaşıma kadar böyle bir saç modelim olmadı. Maradona'nın yandan yemişi gibi oldu bizim saç. :D Zeki amcam ve Sebahat yengem ellerinizden öperim evinizi açtınız bana. Seneye geldiğimde tekrar sizdeyim. Süt kokulu Fatma teyzem seni çok öpüyorum. Merak etme sağ salim gider gelirim ben. : ) Öpüyorum hepinizi…


13 Nisan 2010 Salı

Ve ayrılık zamanı





Rotayı çıkardıktan sonra mutlaka bu rotada yolda pedallarken değişikler olacak demiştim ki oldu. Genel rotayı bozmadan konaklama yerlerinde, ilçelerde ve mola yerlerinde değişikler yaptık. İyi ki de yapmışız, bakın neler oldu.

Trabzon'dan başlamak istiyorum, bir önceki yazımda atlamış olduğum yerler var. Trabzon enteresan bir şehir. Şehri merkezini ortadan bölüyor diye köprünün adını tanjant koymuş, helvasına beton helva ünvanı kazandırmış, kesinlikle yenmeli lokum lokum, senelerdir bildiğim mıhlamaya "kuymak" adını koymuş bir şehir. Yediğiniz gibi mideye çöküyor, kalça bölgelerinde yavaş yavaş açılıp oturduğunuz yere yığılmanızı sağlıyor.. Üstünede efsane gazoz Uludağ içiyorsunuz. Ohhh… Trabzon iyi de yaa :D

Trabzon'da Perşembe Akşamı Bisikletçilerinin lideri Cihad kardeşimin evinde kaldık. Cihad, biz yokuz diye evi pisletmeyin derli toplu tutun. Makarnanın kapağını da kapatmayı unutmayın. Bu kardeşimiz de benden deli. Evin içine yapay tırmanma duvarı yapmış ve üstelik bu duvara eğimler vererek zorluk derecesini arttırıyorsun. Tüm gün bisiklete binmek yetmiyormuş gibi akşam da evin içinde tırmanma hareketleri öğrenip dağcılık yaptık . Deli deliyi çekermiş doğru. Evde Yılmaz ve Caner adında iki arkadaş daha yaşıyor. Yılmaz uslu efendi gözüyor ama onun da kanına girmiş Cihad, bir Caner kalmış o da kendini bisiklete vurmuş : ) Mükemmel üç insanla tanıştım. Bu üçlü ile bir sonraki akşam Perşembe Akşamı Bisikletçileri ile birlikte pedal çevirdim. Trabzon'da siz ve diğer bisiklet severlerle bisiklete binmek çok keyifliydi tüm arkadaşlara teşekkürler. Tarihi ve turistlik yerleri de gezdik Trabzon'da, şimdi detay detay onları anlatmıyorum gidin gezin görün arkadaş. Her müze girişine 8 TL vermek koydu. Müze kartı demeyin. Ülkeden çıkıyoruz diye almadık ama iki müze gezdik 16 lira verdim. Kart zaten 20 TL. Diğer müzeleri söylemiyorum bile. Tam laz işi oldu yani.

Rotada değişiklik yapıp konaklama yerimizi Ayder yaylası yaptık. Trabzon'dan Cihad ve Caner de bize eşlik etti. Caner'in heyacanını görmeniz lazımdı, ilk defa tura çıkıyordu. Bu seferki mesafe diğerlerinden fazlaydı hepimiz bunun bilincindeydik, o yüzden yolda fazla fotoğraf çekmememiz ve durmamamız gerekiyordu. Turun 7. günüydü. Yolda şu açıkca fark ediliyordu Ayşe ve Funda hızlarını arttırmıştı. Artık düz yolda 22 km üstünde yol alıyorduk o yüklerle. Belki ikisine de yolda az söyledik ama sergiledikleri bu performansı tebrik ediyorum hiç de kolay değildi.
Rize'ye uğradığınızda şehir merkezi içinde liman lokantasında mutlaka ama mutlaka yemek yenmeli. O yemeğin üstüne de sütlaç üstü tereyağlı tel kadayıf ve fındık. Offfff offffffffff üst katta yatak olsaydı yemin ediyorum akşam orda konaklayacaktım :D

Pazar Kavşağına kadar gittik. Saat de 18:00 olmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Funda otostop yapıp Kevser'i analım dedi. İyi hadi analım dedik ve başladık otostop çekmeye. 6 kişiyi ve yüklü bisikletlerini kim alır. Tabii ki anca bir kamyon alır. Yaylaya çıkan kamyonlardan biri durdu bizi Çamlıhemşin'e kadar götürdü. Kalan 18 km için de verdiğimiz benzin parasının üstüne 120 tl para istedi. Oha dedik nerde misafirperverlik. Bırak amca biz tırmanırız sağolasın dedik. Başladık tırmanmaya. Hava karardı ışık yok, yağmur yağıyor, o noktaya kadar da 130 km yol yapmışız. Ayşe'nin dizleri ağrıyor ve tırmanacağımız yol ciddi bir eğimde. Hemen karar verdik ve daha fazla ilerlemeden oraya kamp attık. Kamp atacağımız alanı bulduk ama arazi sahibinden izin almak için Cihad'ın aracılığı ile Yalçın Şahin'e ulaştık. Biz kamp atmayı beklerken adam bizi aracı ile almaya geldi. Ve yayladaki dağ evine çıkardı. Orda kardeşi bize çay hazırladı, sobayı yaktı. "Haçen uşaklar buraya kadar gelmişunuz neden daha erkenden aramiyosinuz? Armut kafa Cihad bu ayneye kadar aklin nerdeydu daa.." Cihad'ın adı bundan sonra zaten armut kafa olarak kaldı. :D

Ayder yaylasına akşam gittiğimiz için nerde olduğumuzu bile anlamamıştık. Sabahın ilk ışıkları ile birlikte yattığım yerden karşıdaki karlı dağlar, muhteşem çam ormanı temiz hava her şey bir fotoğraf karesiymiş gibi gözüktü. Hava buz gibiydi ama ben üşümüyordum. Hemen alt kata indim kapıyı açtım mis gibi dağ havasını içime çektim. Hep birlikte muhteşem bir kahvaltı yaptıktan sonra yaylada yürüyüşe çıktık. Yahu ne iyi yapmışız da gelmişiz. Bu bisikletle gezmeyi bu yüzden çok seviyorum işte. Hayatım boyunca da seveceğim. Bu güzellikleri görmek lazım. Zaman ayırıp gelin. Yaratın o zamanı kendinize, inanın buna değecektir.

Burada ufak bir detaydan bahsedeceğim. Akşam Enes ile birlikte o gün çektiğimiz videoları seyrediyoruz, düzenliyoruz falan aşağıdan bir ses duyuyorum, horlama sesi olduğunu anlıyorum. Enes’ e diyorum ki dinle bak ne sesi geliyor.. Enes bir süre dinledikten sonra gözlerini açarak bana dönüyor. AYIIIIII diyor ciddi ciddi. Gülmekten karnım ağrıyor. Ne ayısı len. Cihad aşağıda horluyor diyorum. Eh Enes de hiç kaçırmıyor kameraya çekiyor, yakında seyredersiniz :D… Ama çok gülüyoruz.

Ayder yaylasından ayrılırken ilginç bir tesadüf oluyor. Bal filminin galası için Ayder yaylasında filmin yönetmeni oyuncuları ve diğer ekip çalışanları, belediye başkanı, kaymakam falan herkes orda. Biz de onların arasına katılıyoruz, benim projem duyulunca kameralar gazeteciler falan benle de ilgileniyorlar. Filmin yıldızı Bora bisikletime biniyor, onla uzun uzun sohbet ediyoruz. Dönünce artık filmi seyrederim ben de.

Ayder'den aşağı inerken çok keyif alıyoruz. Sağımız solumuz yeşil, hemen yanımızda Fırtına deresi coşmuş bir durumda. Muhteşem görüntüler kaydediyoruz. 18 km boyunca da yokuş aşağı iniyoruz. Biraz da acele ediyoruz çünkü ayrılık vakti de geldi. Farkındayım kimse gitmek istemiyor ama bu muhteşem Karadeniz turu burada bitti.
Ardeşen'deki otobüs garına gidiyoruz. Üzülüyorum 10 gündür birlikte pedal çeviriyoruz ve artık yalnızım. Otobüs garına vardığımızda otobüslerinin gelmediğini görüyoruz. Evet o otobüs gelmeden benim gitmem lazım. Şu ayrılık olayları hiçbir zaman hoşuma gitmedi. Aşti'den ayrılırken de çok zorlanmıştım; annemin göz yaşları, babamın kendini zor tutması, kardeşimin bakışları, arkadaşlarımın yüzlerindeki ifade. Gene aynı durum. Göz yaşlarımı içime akıtıyorum. Enes, Funda ve Ayşe sizlere çok teşekkür ederim beni bu yolculuğumda tek bırakmadınız, bana sınırın yakınlarına kadar eşlik etiniz, sizleri seviyorum. Yol boyunca da bizlere eşlik eden bisikletçi dostlarıma çok teşekkürler.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Karadeniz Paket Tur Programı



En son yazdığımda Samsun il sınırları içindeydim. 2 Nisan sabahı Samsun'da yağmur sesi ile uyanmak süperdi. Aha dedim sıçtık yağmurda yol alacağız.. Neyse ki bisikletliler derneğinden Tarık yola biraz geç çıkın basın gelecek dedi. Süper!! O zamana kadar da yağmur dinmiş olur diye düşünmüştüm… Dinmek mi? Üstüne rüzgar eklendi, şiddetini de arttırdı. Bir yandan da dünyanın parasını verip su geçirmez malzemeler aldık hadi bakalım görelim diyorum içimden. Bu arada da en azından şiddetini azaltsın diye dua ediyorum. Sonuç: sabah 10:30'da yola çıktık Akşam 18:20'de kamp alanımız Kızılkum'a vardık. Tam 8 saat boyunca şiddetli yağmur altında yol aldık. Kamp alanına vardığımızda ben kuruydum. :D Yiğidi öldür hakkını yeme demişler, 93 km boyunca yağmur yedim ve kuruydum.

Bu ilk günde yolda görmeye değer herhangi bir şey yoktu ayrıca yağmur ve çamur içinde gezmek de pek işimize gelmiyordu.

Kızılkum kamp alanı sezon dışı olduğundan kapalıydı. Civardan sahibinin nerde oturduğunu öğrenip izin aldık. Bir şeyler çalmamak şartı ile. :D İzin aldıktan sonra hemen çadırlar kuruldu, ıslak malzemeler çıkarıldı ve yemek yapıldı. Yağmurda ıslanmamış da olsam, yol almak cidden zor, hele kilometrelerce.. Yemekten sonra yorgunluktan bayılmışım.

Sabah uyandığımda tulumun içinden çıkmak istemedim, açık arazide yatmaya henüz alışamadım. Kollarımı dışarı çıkardım olacak gibi değil. Bir anda üstünü giymen şart! Çoraplarım ve t-shirtüm tulumun içindeydi, sabah soğuk olursa giymenin zor olacağını tahmin etmiştim. Çadırın dış yüzeyi, kapalı bir alanda çadır kurmamıza rağmen nemden fena terlemişti. Offf soğuk arkadaş…
Sabah kahvaltısı ve hazırlıklardan sonra -ki bu sefer tüm hazırlıklarımızı yağmura göre yaptık- yola çıktık. Gün ilerledikçe parça parça soyunmaya başladık. En son şort-tshirt şeklinde takılıyordum ben. Yahu ne dengesiz havaymış bu arkadaş..


Yolda teker şişirmek için bir benzinlikte durduk. Benzinliğin marketinden bir amca dışarı çıkarak "Aa ben sizi biliyorum, Japonya'ya giden manyaklarsınız" diye seslendi. Soru üstüne soru derken güvenliğimi nasıl sağlayacağımı sordu ben de yanımdakileri gösterdim. "Hele uşağum manyak misundur sen? Ben sana şimdi içerden emaneten bir şey vereceğum onla gideceksun!" Adamı tutmasan ciddi ciddi verecek. Yahu amca valla gerek yok demekten dilimde tüy bitti.

Fatsa'ya girdiğimizde çay içecek bir yerler bakınmaya başladık. Bakındığımızı gören esnaf buyurun gelin çay yapalım diyince hiç hayır demedik. Eroğlu balıkçısının sahibi Özgür Abi balık halinin hemen önündeki kumsala iki masa koydu. "Misafir gelmişiniz buyurun manzaraya karşı çayınızı yudumlayın uşaklar." diyip misafir etti bizleri. Bu noktadan sonra yol boyunca gördüğümüz, mola verdiğimiz bir çok esnaftan ve halktan inanılmaz ilgi alaka gördük.
Aklınızda olsun Giresun'a giderken Bolaman diye bir ilçe var. Özellikle herkes eski yolu kullanmamızı istedi. Yeni sahil yolu yapıldığı için artık bir çok kişi bu yolu kullanmıyormuş. Yahu ne güzel manzara vardı. Belediye de çok iyi çalışmış yolları da çok güzeldi. Anlatılmaz yaşanır. Boloman'da yerel bir muhabir yolda bizi beklemiş ha bugün geçtiler ha yarın geçecekler diye. Len arasana söyleyelim ne zaman geçeceğiz. Telefon tüm basında var zaten artık. Bizleri görünce önümüze atladı. Hemen bir röportaj ve fotoğraf olayına girdik.

Ardından Yalıköy'de Hakime Hala dinlenme tesislerinde mola.. Enes'in halası ama artık bizim de halamız oldu. Yahu bu büyüklerimizin "Ye ye gençsin sen" söylenişleri bir gün cidden birimizi kalpten öldürecek. Doydum diyorsun olmuyor az bir şey koyuyorsun ABOVVV BİT KADAR KOYMUŞUN diyip tabaklar önümüzden alınıp tepeleme doldurulup tekrar konuyor.. Ahşaptan çok güzel bir evi vardı zamanımız olsaydı orda konaklardık. Hakime Hala'nın ellerinden öpüyorum.


Uzun saçlının yeri. Karadeniz'de bu adamın mekanını herkes biliyor Bolaman yolunda işte. Bu adamın mekanının özelliği muhteşem bir manzara karşısında közde pişirilmiş çay vermesi. Beni bilirsiniz çayla pek aram yoktur. Meraktan tadına bakayım dedim. 4 bardak çay içmişim. Eve o sistemi kurmak lazım, tiryaki olur çıkarsın kesin.

Bir Yosan Kilisesi var ki bu bölgede... Kesinlikle görülmeli, hatta hemen ilerisinde burna doğru kamp atılmalı. Ben döndükten sonra bunu yapacağız, öyle karar alındı.

Biz böyle molalar falan vere vere giderek havayı da karartmaya başlamıştık. Baktık ki Ordu'ya daha çok var, hızımızı biraz yükselttik. Fakat gene de karanlığa kalmaktan kurtulamadık. Neyse ki yolların geniş olması ve ışıklandırmanın da bir çok ilçede bulunması rahat yol almamıza olanak sağladı.

Aksam saat dokuz buçuk gibi Ordu'da Enes'lerin evine vardık.. Memnune Teyze ve Aydın Amca bizleri bekliyordu. Açlıktan gözümüz kararmıştı artık. Yükleri boşaltmamız, yağmurda ıslanmışları ayıklamamız, duş almamız ve yemeğe oturmamız o kadar kısa sürede gerçekleşmişti ki hayret edersiniz.. Evet bu akşamı da bu şekilde geçirmiş olduk. Sabah güzel bir kahvaltıdan sonra Ordu müzesine gittik. Pek görmeye değer bir şeyler yoktu bu müzede. Şehirde ve civarına arkeolojik çalışmaların çok az olduğunu dile getirdi yetkili. Hazine avcıları arkeologlardan daha çok çalışıyorlar bu bölgede.

Enes'in liseden arkadaşı Selin ile buluşup sahilde biraz vakit geçirdik. Sonrasında şehrin bisikletçisine uğradık. Burak buradan bir kere daha sana teşekkürlerimi iletiyorum.
Memnune Teyze'nin bizi bırakmaya pek niyeti yoktu. Eh oğlu da deli ne yapsın takılmış bir delinin peşinden geliyor o da… :D

Ordu-Giresun arası mesafe fazla olmadığından ve yol da müsait olduğundan hızlı bir tempoda ilerledik. Yolda bize Giresun'lu bisikletçiler Müslüm, Mustafa Abi ve Selami abi eşlik ettiler. Böyle renkli, hayat dolu insanlarla tanışmak süper bir olay. Tura başladığım daha 1 hafta olmadı her gün en az 5 kişi ile tanışıp muhabbet ediyoruz. Bu olayı seviyorum ben, mutlaka ama mutlaka bu insanlardan bir şeyler öğreniyorsunuz.

Giresun girişindeki Fisko birlik tesislerinde basın departmanı sorumlusu Mustafa Bey gazetecilerle birlikte bizi bekliyorlardı. Bir masa kurulmuş, görmeyin salata tabağının içinde öbek öbek fındık ezmeleri.. Yemin ediyorum iki kavanoz fındık ezmesi yedim. O dakka Giresun'dan Trabzon'a da geçebilirdim sıkıntı olmazdı. Murat Abi bu fiskobirlik böyle turcular için bence ideal bir mola yeri. Rota her zaman oradan geçmeli. :D
Bu arada bu yazıların birikmesinin sebebi orta ve doğu Karadeniz bölgesinde hızlı bir bisiklet turu gerçekleştiriyor olmamız. Hem geziyoruz, hem yol alıyoruz. Yazmaya vakit yok. Notlar tutup sonrasında ben onları bilgisayara aktrarıyorum. Şu anda Trabzon'da Cihad’ın evindeyim herkes dışarıda dolanırken ben bunları yazıyorum yoksa birikiyor. Bu arada Cihad'da bizden, o da bir deli. Adam hem dağcı hem bisikletçi, evin içinde antreman için tırmanma duvarı yapmış..

Neyse Giresun'dan çıktık böyle 10 km ilerlemiştik ki bir araç önümüzde durdu. İçinden Olivier ve Sophie indi. Eveeeeeeeeeeetttttttttttttt bunlar benim ilk yabancı gezgin arkadaşlarım. Öyle de güzel bir yerde denk geldik ki hemen manzaralı bir kahvede oturup çay içip başladık muhabbete. Benim rotamın aynısını yapıyorlar fakat altlarındaki transitle Özbekistan'a kadar gidip orada satacaklar. Sonrasında bisikletle devam edecekler. Rotalarımız hakkında bilgi alışverişinde bulunduk. 2011'e kadar geziceklermiş. Asya'da mutlaka karşılaşırız diyerek email ve telefonlar alındı verildi. Biz onlara fındık ezmezi ikram ettik onlar da bizlere Fransa Olivier'in annesinin yaptığı kestane ezmesini ikram ettiler. Yöre halkı da bize teşekkür etti. Bu tarz bir muhabbet dostluk onların da hoşuna gitmişti. Gezgin olmak bu olsa gerek. Farklı dillerde konuşsak da aynı dünyada yaşayıp aynı havayı soluyoruz.

2 saatlik muhabbetin ardından yola koyulduk… Ee ne oldu şimdi bizim Trabzon programı yattı bir anda. Ne kadar pedal çevirirsek çevirelim Trabzon'a varmamızın imkanı yok. Yahu şu rüzgarda bir kere arkamızdan esse olmaz sanki.. Günlerdir karşıdan, kafadan esiyor bitirdi bizi o yüklerle zaten zor gidiyoruz.

Ve en uzun mesafeyi gitmemize rağmen Trabzon'a maalesef varamadık o yüzden. Vakfıkebir yakınlarındaki bir ilçede kamp atalım dedik. Fakat internet ve elektirik gerektiğinden öğretmenler evinde konakladık. Denize sıfır muhteşem manzarası olan bir yerdi. Sezonu açmadıkları için kapalıydılar, biz de zaten öğrenci işi kaldık.. Sadece elektiriğinden faydalandık ttnet var fakat kimse şifre hatırlamadığından yalan oldu o da. Sabah kendi erzaklarımızla güzel bir kahvaltı hazırlayıp yola çıktık.

Trabzon 30 km ilerimizde olduğu için yola dokuzda çıktık. Önce yolda sabah antremanını yapan Tarkan Bey bizi bisikleti ile karşıladı, bir süre bize eşlik etti sonra işine gitmek için bizden ayrıldı. Trabzon'a 10 km kala da Cihad bizi karşıladı ve evinin yolunu tuttuk bu akşam da ondayız..

Bu arada ilk gün 14-16 km ile giden Ayşe ve Funda şu aralar 22-26 km arasında gitmeye başladılar. Helal olsun ikisine de diyecek bir şey yok.
Etap etap yaptığımı kilometreler de şöyle:

Samsun – Ünye 93 km.
Ünye – Ordu 86 km.
Ordu – Giresun 45 km.
Giresun – Vakfıkebir 100 km.
Vakfıkebir – Trabzon 55 km.


Bir dahaki yazı Hopa'dan olur…

2 Nisan 2010 Cuma

Japonya otobüsü yolcuları kalmasın!

.




Bir işe nasıl başlarsan öyle gidermiş derler.. Aşti'ye gelen tüm arkadaşlarıma, dostlarıma ve aileme çok teşekkür ederim. Ayrılık zor oluyor böyle zamanlarda.. Atılım Üniversitesi'ne ve arkadaşım Yaman desteği ve inancı için teşekkürler.

Otobüse bindik, yerimizi aldık, tam hareket edecek.. Uzun zamandan beri görmediğim arkadaşım Nazım dışarıda kardeşimi görmüş, otobüsün içinde olduğumu öğrenince de yavaş yavaş hareket eden otobüsün kapısından içeri girdi, "Gürkan" diye seslenince hemen yanına gittim öptüm. Tam aşağıya inmeden önce sordu "Yolculuk nereye?" Ben de sesin dozunu ayarlayamadım sanırım biraz yüksek bir sesle "Japonya'ya yolculuk" diyince suratındaki ifadeyi görmenizi isterdim. Onu geç otobüsün içindeki bazı yolcular da yanlış otobüse mi bindik diye düşündüler. Durumu fark edince Funda ve ben gülme krizine girdik. Otobüs nereye?? Japonya'ya abi…. Tur böylelikle başladı.

Samsun Tekke köyü kavşağında indiğimizde gün daha yeni ağrıyordu. Bisikleti parçalaması her zaman kolay olmuştur da şu toplama işlemi beni deli eder hep. Neyse yarım saat kavşakta oyalandıktan sonra sabah sabah bir mercimek çorbası iyi gider dedik ve karşımıza çıkan Mehmet Usta'nın dükkanında durduk. Muhteşem muhabbet, muhteşem insanlar ve misafirperverlik. Ne yaptıysak ücret veremedik, canınızın sağlığı diyip bizi uğurladılar.. Karadeniz böyle bir yer işte…


Önceden planladığımız, Ali - Emine Kahvecioğlu teknik lisesinde yapacağımız mini panel için rotamızı okula çevirdik. Bu okulun 580 öğrencisi okula bisikletle gidiyor. Çocukların sabah okula giderkenki görüntüleri görmeye değerdi. Hala şu fotoğraf çekme olayına tam alışamadığım için bu kareleri çekmeyi unuttum. Neyse okula vardığımızda meraklı bakışlar arasında öğrenciler hemen etrafımıza toplandı. Bisikletleri park edip okul müdürü Fahri beyin yanına çıktık. Fahri bey ve müdür yardımcısı Selim Bey'in yardımları ile bu okuldaki öğrencilere bisikletli yaşam ve benim kuzey Asya turum hakkında minik bir panel verdik. İşin enteresan yanı bu okuldaki çocuklar benden daha uzun süredir bisiklete biniyorlardı. Ama şunu fark ettik ki bisiklet kullanımı konusunda ve yaratacağı gelişim bozuklukları hakkında hiçbir bilgileri yoktu. Funda ve ben elimizden geldiğince bisiklete binme ve kurallara uyma konusunda öğrencileri bilgilendirdik. Buradan ayrıca fotoğraflarımızı çeken okul öğrencisi Murat'a teşekkür ederim.


Samsun'da güzel bir de sürpriz ile karşılaştık. Bisikletliler Derneği başkanı Murat Abi Samsun ili temsilcisi Tarık aracılığı ile bize ulaşarak hem buradaki konaklamamıza yardımcı oldu hem de bu sabah Samsun'dan Ünye'ye kadar Samsunlu bisikletçilerle beraber pedal çevirmemiz için bir organizasyon yaptı.. Murat Abi, yol boyunca destek olacağını bilmek bile çok güzel. Teşekkürler.. Bu arada kesintisiz ulaşım sağlayacak uydu telefonu için de kendisi söz verdi. Trabzon'da sanırım elime geçecek. Ayrıca Tarık'a da teşekkür ederim bizimle burada ilgilendiği için.


Samsun'un en başarılı iç mimarı, arkadaşım, canım dostum Bilgehan. Akşam yemeğinde Samsun'un en güzel yerinde bize rakı balık ziyafeti çektirdi.. Yani yakıtımızı aldık. Samsun'da 17 nisanda açacağın Garden Bistro muhteşem bir yer olmuş. Ellerine sağlık. Bol kazançlar dilerim.. Masadan iyiki erken kalktık, yoksa durum hiç iç açıcı gözükmüyordu . Geceki programına katılamadığım için ayrıca özür dilerim. Bir dahaki sefere söz.

Samsun'lu arkadaşım Coşkun'a da teşekürler. Samsun'u bize gezdirdiği ve çekirdekçi Fatma Abla ile tanıştırdığı için.

Bu arada şunu da paylaşmak istedim. Bu projeye en büyük desteği devletden bekliyordum. Bu yıl Türk-Japon dostluk yılı kutlanıyor, 10 ülkede ülkemi temsil edeceğim, ayrıca kuzey asyayı geçen ilk Türk bisikletçi olacağım. Tanıtma fonuna Şubat ayında başvuru yapmıştım, dün haberi geldi. Turizim bakanlığı bütçe yetersizliğinden projeyi onaylamamışlar.. Türkiye- Japonya dostluk yılında bu projenin onaylanmaması gerçekten üzücü.. Yol boyunca yapılacak olan Türkiye tanıtımı sanırım göz önünde bulundurulmadı .. Fakat benim projeme benzer proje yapan yabancılara ülkemizden geçerken aynı fondan para çıkartılmasıda ayrıca enteresan.. Neyse bu yolculuğu kendim için yapıyorum. Sonuna kadar gideceğim



Şimdilik bu kadar bugün bir pedallayalım bakalım neler olacak : )