8 Ağustos 2010 Pazar

Kırgızistan




Tacikistan sınırını 4300 metre gibi bir irtifada geçtikten sonra Kırgızistan sınırı görevlileri ile karşılaşacağımızı düşündük. Fakat bu hemen olmadı. Ben hayatımda böyle büyük bir iki devlet arasında insanız alan daha görebileceğimi düşünmüyorum. Yaklaşık olarak 7 veya 8 km. Yol gene her zaman ki gibi yok. Bu sefer aklıma Özbekistan ile Tacikistan arasında kaldığım günler geliyor. Benim gene Kırgızistan vizem yok. Hani olur da ülkeye giremezsem işte o zaman hapı yuttum. Len tamam rampaların adamı olduk ama olmasın ya çıkmak istemiyorum bu bozuk yolu gene, ömrü yedi Tacikistan..

Kırgızistan sınır kapısına 1 km uzaklıkta bir köy evi. 6 kişiden oluşan bir aile yaşıyor, soluklanmak için mola veriyoruz. Hemen eve davet alıyoruz fakat bizim fazla zamanımız olmadığı için kibarca reddedip sınıra kadar ilerliyoruz. Bu aile burada kışın kapanan yolu açmakla hükümet tarafından gönderilmiş, kısa sohbetimizde bunu öğreniyorum. Zor hayat ya cidden çok zor bir hayat. Yahu insanın aklı almıyor, bu zorlu doğa koşullarında bu şekilde yaşamak cidden çok zor.

Kırgızistan sınır karakolu Tacikistan'a göre daha derli toplu. Kapıya geliyoruz pasaportlar alınıyor. İçimden dua ediyorum, len inşallah vize istemezler diye. OOOOO TÜRKİYE! Aha Özbek-Tacik sınırındaki başlangıcın aynısı. Bizim Boss Türkiye'de eğitim aldı. Ne bossu ulan bura askeriye alla alla. Bisikletleri bir yere park ettik. Binanın içine girdik. Bizim boss burada gel diyor. Türkçeleri net bir şekilde anlayabiliyorum ama bu boss olayını anlamadım. İçeri girdik, selam vermekle vermemek arası bir hareket yaptı asker sonra benim adımı ve nereli olduğumu söyledi.
Komutanın adını burada vermemem daha iyi olur. Erler kendisine Boss diyor ama kendisi binbaşı. Askeri eğitiminin bir kısmını Türkiye'de yapmış. Türkçe şakır şakır. Hemen oturttu beni, başladık sohbete. Bisikletle geldim diyince dondu kaldı. Çıktı dışarı bisikletle baktı geri geldi. Yahu sen şimdi ciddi ciddi Samsun'dan buraya bisikletle geldin, bu yanındaki insanları da Özbekistan'da yakaladın öyle mi? Helal olsun cesaretinize hayran kaldım hepinizin diyor.

Kırgızistan hakkında biraz bilgi alıyoruz. Osh civarına uğramamamızı, güvenlik konusunda sıkıntılar olduğunu dile getiriyor. Nedir durum diye soruyorum, savaş bitmedi mi? Siz asker olarak müdahale ediyor musunuz? Verdiği cevaplar çok ilginçti. Biz müdahale etmiyoruz devletin kendi birimleri ediyor. Ee devlet kalmadı diye biliyoruz Rusya'dan yardım falan istemiştiniz. Yok öyle bir şey diyor. Nedir bu savaşın iç yüzü diye soruyorum? Başbakandan kaynaklı diye bildiğimi de ekliyorum. O ilk kısmıydı peki ya ikinci kısmı? Sizin ülkenizde de benzer bir durum var. Alla alla nedir? Irak'ın kuzeyinde yaşayan Kürtler sizden toprak istiyorlar ya, hah işte bizde de durum şu: Özbekistan Osh'u istiyor ama bunu öyle gazetelerde haberlerde göremezsin diye de ekliyor.

Kırgızistan'ın Osh kentinde Özbek sayısı çok fazla olduğundan Özbekler bu şehri almak istiyorlarmış. Kırgızlar da vermemek için iç savaş çıkartmışlar. Şimdi bu ne kadar doğru bilemem, rütbeli bir asker bana durumu bu şekilde anlattı. Ben de gideceğimiz rotayı söyledim. Sarıtaş'tan sonra bize sadece 3 gün gerekli dedik sınırı geçmek için.

Daha bir çok konu hakkında daha konuştuktan sonra Sarıtaş'a doğru yola koyulduk. Ayrıca evet son anda bir değişiklik olmamış, hala Kırgızistan'a vizesiz girebiliyoruz diye de çok sevinmiştim.
Sarıtaş sınıra en yakın köy. Aslında şehir diyorlar da köy. Konaklayacak bir yer var orada da çadırda konaklıyorsun ve para veriyorsun. Ayrıca köyün marketinde de erzak olarak pek birşey bulamıyoruz. Ama sprite var. Uzun bir aradan sonra gazlı bir içecek içmek gayet iyi geliyor. Köyde durmayalım, kırsalda bir yerde kamp atalım diyoruz.


Köyün dışına çıktıktan sonra her taraf yemyeşil. 3900 metreye kadar indik. Uzaklarda geçtiğimiz karlı dağlar var. Yüksekte geniş bir platoda ilerliyoruz. Köyden 10 km sonra ilerde sağ tarafta iki tane tren vagonundan bozma iki yapı görüyoruz. İşte buradaki yerli halkın yanında duralım dedikten sonra oraya yöneliyoruz. İki evin çocukları bizleri görünce koşarak ve çığlık atarak yanımıza geliyorlar. 8 tane ufaklık, yaşları 5 ile 11 arasında. Onlardan sonrada evin büyükleri geliyor. Türk olduğumu belirtiyorum ve burada çadır kurabilir miyiz diye soruyorum. Olumlu yanıtı aldıktan sonra çocuklar daha çok seviniyor. Bize çadır kurmakta yardım ediyorlar, bisikletin üzerindeki malzemeleri çıkartıyorlar. Tabi sonra da sırası ile başlıyorlar bisikletlerimize binmeye. O kadar mutlular ki.. Bu ailenin fotoğrafını sizlere göstermeyi çok isterdim. İlerki günlerde bu aileyi sizlere tanıtacağım. Çünkü biz de bu ailenin yanında sadece bir gece kalıp devam edelim dedik ama muhteşem bir aile olduklarından 2 gündür ailenin yanında konaklıyor, onlarla yemek yiyip, çocuklarla çobanlık yapıyoruz.

Bu iki ailenin 310 tane koyunu, 38 tane atları, 10 tane eşekleri, 30 küsur tane de büyük baş hayvanları var. O kulübelerde tüm ihtiyaçlarını karşılayacak erzak var. Nisan ayında hayvanlarla beraber buraya geliyorlarmış. Ekim ayına kadar kalıp sonra dağları aşarak köylerinde kışı geçirmeye gidiyorlar.

Bu arada havayı sıcak sanmayın. O bisikletten aşağıya inince her tarafımız buz kesiyor. Ara ara bisikletin bir taraflarını sıkmak tamir etmek gerekiyor. Bu tamiratlar sırasında mutlaka bir taraflarımız kesilir çizilir. Benim ellerim de o durumda. Çiziklerin hatta bazı derin yaraların çoğunluğu da parmaklarımın eklem yerinde. Soğuk hava işin içine girince o parmakları oynatamaz duruma geldim. Yemin ediyorum bazen mataranın kapağını açmak için çok acı çekiyorum. Hele bisikletin bir tarafına bir şey olsun, off uğraş dur soğukta.

Alan çok geniş ve düzlük olduğundan sert bir rüzgar vardı. Bu yüzden yemeğimizi çadırın içinde yaptık, sonrasında da ben hemen çadırıma geçip tulumumun içine girdim, tabi gene kat kat giyindikten sonra. Ulan temmuzun ortasındayız hale bak! Hiç aklıma gelmezdi temmuzda hava ısınsın yahu artık diyeceğim.

Ertesi gün sabahtan hayvanları çayıra bayıra saldık. Yünleri kırpılmamış koyunların yünlerini kestik. Bu yünleri keserken sanki hiç elimde yara bere yokmuş gibi yenilerini yaptım. Ata, eşeğe bindim, bisiklete biraz bakım yaptık. Akşama doğru karavanın arka tarafında geri olan tellerden yapılmış voleybol sahasında voleybol oynadık.

Evet Kırgızistan'da 3900 metrede voleybol oynadık ve file vardı ve bu çocukların 5 tanesi voleybol oynamayı biliyordu. Kışın okullarında spor dersinde voleybol öğreniyorlarmış. Ulan bizim voleybol oynadığımız alanların ortalama yüksekliği 900 metre, üstüne 3000 metre koyunca voleybolu oynama süren ile bizim oralarda oynama süren farklı. Nefes nefese kalıyorum. Bunu bariz şekilde fark ediyorsun, çok kısa sürede derin nefes almaya başlıyorsun. Ayrıca topun her elime çarpışı cidden yakıyor.

Bu insanlar bu hava koşullarına ve irtifaya alışmışlar. Çocukların yanakları öyle bir kırmızı ki hatta bazılarında soğuktan yaralar oluşmuş, o yaraların kabukları düştükten sonra da izler kalmış. Bu sert iklimde aylarca yıllarca yaşamanın sonucunda bünye de kendini buna göre geliştirmiş. Hava kararıyor, daha fazla soğuyor. Elena, Terry ve ben yeter diyip çadırlarımıza doğru kaçıyoruz.

Ertesi sabah güneş kendini göstermeden kalkıp hazırlanıyoruz. Aileler ile vedalaşıyoruz. Küçük çocuklar orada, büyükleri geniş düzlükte atlarının üstünde çobanlık yapıyorlar . Biz yolumuza koyuluyoruz.

Güneş karlı dağların arasından kendini göstermek üzere, geniş yeşil bir alanın ortasında uzanan siyah asfaltın üzerinde bisikletlerimizin tekerlerinden çıkan ses, çocukların adlarımızı haykırışı ile karışıyor. O geniş alanda metrelerce uzaktan atları ile bizlere eşlik ediyorlar bağırıyorlar, el sallıyorlar. Gözlerim doluyor. Bu kareyi ne yazık ki görüntüleyemiyorum. Keşke bir yerlerden biri bizi çekiyor olsaydı.. Sanırım hayatımın sonuna kadar hatırlayacağım bir görüntü anılarıma yerleşiyor.

O güzelim asfalt yol sadece 5km bir yoldu, sonra gene taşlı bir yola dönüyor. Kırgızistan Çin arasındaki yolu yeni yapmaya başlamışlar. Toplamda 250 kmye yakın olan bu yolu sanırım önümüzdeki seneye bitirirler. Çinli bir firma yapıyor ve çok hızlı ve disiplinli çalışıyorlar. Yol boyunca bunu gördük. Ayrıca eski yolu iptal edip yeni yolu dağlara vurdukları için bol bol küfür ettik. Kaşla göz arasında gene 4400 metreye kadar tırmandık. İsyan edip bir yokuşun sonunda, "Yeter ulan Çin'e yaklaştıkça inişe geçmemiz lazım hala çıkıyoruz bitiremedik bir türlü!" Bu isyandan 2 km sonra tam tamına 19 km boyunca yokuş aşağı indik bozuk kayalık bir yolda. Ellerim frene basmaktan acıdı.

Dik ve bozuk yokuşun sonunda asfalta çıkmayı başarmıştık. 5 km sonra da sınırdan hemen önceki kasabaya geldik. Şehrin adı Nora. İnsanı gelen turistleri kazıklamak için ellerinden geleni yapıyor. Biz bu kasabada fazla oyalanmadan sınıra doğru yol aldık fakat yetişemedik, sınır kapanmıştı. Sınırın Kırgız tarafında belki 50 vagon tren hurdası var. İnsanlar bunları eve çevirmiş. Aileler içlerinde yaşıyor. Çadır için yer bulmak zordu. Üstelik yağmur da yağıyordu. Tam bu evlerin arasında gezinirken "Terry Terry kadına bak, bu kaldığımız Kırgız ailesindeki kadına benziyor. Çok saf güzel bir yüzü var bu kadının da." diyorum. Kadın sesimizi duydu ve bize döndü. Ben de kendisine çadır için yer sordum. O da kendi evlerinde kişi başı 3 dolara kalabileceğimizi söyledi, kabul ettik. Hurda tren barakalarına gittik. İki odadan oluşuyordu; biri yatak odası diğeri mutfak. Yataklarımızı hazırladı, yemeğimizi yedik. Oturduk sohbet ediyoruz ve Kırgızistan'da çektiğimiz fotoları gösteriyoruz. Kadın çığlık attı "Aa kız kardeşim!" dedi. Nasıl yaaaaaaaaaaaa? Yahu bizim iki gün dağın başında çobanlık yaptığımız evin sahibi kadın bunun kız kardeşi çıktı. Şaka gibi! Yiğenlerinin, kardeşinin adını söyleyince ulan dünyayı ancak bu kadar küçültebiliriz diyoruz. 80 km ilerde o kadar evin arasında gittik kadının kardeşini bulduk. :D

Kırgızistan'da az vakit geçirdik fakat unutmaz anılarla ayrıldık. Kırgız insanını sevdim Kırgızistan'ın doğasını, yeşilliğini sevdim.

Yapılan kilometre : 210 KM
Toplam Tırmanış : 968 M

Yarın sabah Çin'in başkenti Pekin'e doğru pedallamaya başlıyorum. 1230 kilometre var gibi gözüküyor önümde, ara yollara girmezsem. :) 15 gün sonra Çin maceralarımın bir kısmını Pekin'den yazarım. İnşallah rüzgar arkamdan eser, artık doğunun en ucuna geldik neredeyse.

Herkese sevgiler saygılar.

9 yorum:

  1. Gürkan normal bir insanın hayatında bir ya da iki kere yaşyabileceği tesadüfleri ve özel anları sen her hafta yaşıyorsun. Yaşlandığında torunların senin anılarını dinlemektek bıkacak, karıştıracak hatta isyan edecek :)))

    YanıtlaSil
  2. üstad iyi yolculuklar.. Türkiye'ye dönünce hemen görüşüp tanışalım ve bu maceralardan bir sinema filmi yapalım olur mu? İyi yolculuklar hepinize tekrar..

    YanıtlaSil
  3. Torunlardan önce siz varsınız enes bu bloga herşeyi anlattığımı mı sanıyorsun dur bak ben gelince daha neler anlatacağım..

    This is me teşekkürler. Ben önce şu filmi bir bitirim döndüğümde farklı bir bakış açısı ile bakarız neden olmasın. Fakat benim film biraz uzun sürecek gibi git git bitmiyor :D

    YanıtlaSil
  4. Merhaba Gürkan....

    Valla süper cesaret.... yollarda gördüğüm bisikletçilere imranerek bakıyorum hep, sen de o çılgınlardan birisin.... cesaretine hayran kaldım....

    Paraguya ile ilgili soruna gelince, evet özellikle bahsettiğim şehir tehlikeli, gece hava karardıktan sonra bu şehirde olmamak daha iyi diye duydum hep, zaten gittiğinde anlayacaksın ne demek istediğimi... hayatımda böyle bir şey görmedim ben çünkü..

    Şelalaler için ise bisikletle gezmenin çok kolay olacağını zannetmiyorum, yani yine parka kadar gelirsin de parkın içinde bırakırsın bisikleti.

    kendine dikkat et... yazı süper, güldürdün beni şimdi sabah sabah....

    sevgiler..

    YanıtlaSil
  5. slm gürkan bey türkmenistan bereket şantiyesinde çalışırken bir gün bizim şantiyede konaklamıştınız
    valla hayran kalmıştık bu cesaretinize inşallah sağsalim biter yolculuğunuz.
    bizim şantiye hakkında bir yazı da görmedim
    gene bizim firmanın bir sonraki şantiyesinde bir şef ağırlamış sizi onları resimleriyle beraber koymuşsunuz türk işçileri neden koymadınız.
    inşallah unutkanlıktandır

    YanıtlaSil
  6. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  7. Selamlar Husnu bey

    Haklısınız fotoğrafların hepsini koymadım koymuyorumda. Atılım Universitesinde projem bittiğinde ,nşallah bir sergi açacağım. Ayrıca gene haklısınız her detayı blog sitesinde anlatmıyoru. KOnakladığım hiç bir yeri konuştuğum sohbet ettiğim insanların hiç birini unutmam daha bugün sizlerden moğolistanın 3. katib, gizem hanıma bahsettim o yüzden darılmayın unutkanlık yok. Kitap çıktığında bereket şehrindeki konaklamam hakkında ki detaylı yazıyıda orada göreceksiniz.. o güzel günleri hatırlattığınız için teşekkürler

    YanıtlaSil
  8. Gürkan'cım... Yazılarını okurken insanların yollarının kesişmesinden bahsediyorsun... Dünyayı küçültmekten... Ortak tanıdıklarınla tesadüfen buluşmalardan... Yıllar önceydi... 23 Aralık'da 47 yaşımda olacağım düşün ben o zaman orta okulda falandım... Bir gün sokakta yürüyoruz üstü başı pılı pırtı yorgun bir adam... Fransız... Kalacak yer aradığını ve parasının olmadığını, inanç uğruna yürüdüğünü anlattı. Paris'den yola çıkmış Kudüs'e kadar yürüyerek gidip hacı olacakmış. Evimize aldık banyo yaptı, karnını doyurdu, güzel bir yatakta uyku çekti, kahvaltısını yaptı ve teşekkür edip gitti... Adresimizi aldı... Ve yıllarca aynı amaçla yola çıkan kaç tane Fransız'a evsahipliği yaptık biliyor musun? En son gelen çift kitaplarını unutmuşlar bizim evde... Hala hatıra olarak saklıyorum... Ama annem ve babam ölünce o ev kapandı ne yazık ki ve artık kimseye ev sahipliği yapamıyoruz... Senin paylaştıklarını okuyunca bunu yazmak geldi içimden... Umarım bu yazdığımı okuma fırsatı bulursun... Orada yaşadıklarını okuyunca bunu paylaşmak istedim nedense... Sevgilerimle...

    YanıtlaSil
  9. Yazılan her şeyi okuma fırsatım olur :) teşekkürler paylaşım içinde

    YanıtlaSil