23 Aralık 2010 Perşembe

JAPONYA

Güney Kore'yi çok sevdin Gürkan? Evet sevdim. Hele ayrılmama 2 gün kala birini tanıdım ki daha çok sevdim. Baktım ki Japonya'ya varamayacağız sabah erkenden hazırlandım. Pat kapı çaldı, artık evin bir diğer sahibi de ben olmuştum. June uyanacakta, kıçını kaldıracakta, kapı açacak.. Müşteriyi kaçırmamak lazım. Tayland'dan iki kız. Hemen kapının dışına çıkıp kapıyı geri kapatıyorum. Önce onlara eve nasıl gireceklerini gösteriyorum. Kapı şifreli olduğundan birkaç uygulama gerekiyor. İçeri girdiğimizde June ayağa kalkmış bana bakıp gülüyor. Ben işi June'a bırakıp çantaları hazırlıyorum. Bu arada gece de iki kişi gelmişti. Fakat ben uyanıpta kim geldi diye bakmadım.

Sabah onlarla da tanışıyorum. İki İngiliz hoş genç kız, Kore'yi gezmeye gelmişler. Birkaç şehir önerisinde bulunuyorum. Bu arada evden çıkmaya hazırlanırken Taylandlı kızlar June'a beni sormuşlar. June da "Kendisi Türk'tür, bisikleti ile Türkiye'den buraya kadar geldi. Şu duvarda da bana hediye etmiş olduğu yol haritası var." diyor ve kızlar çığlık atıyor. "Aaaaaaaaaaaa!!!" June'la birbirimize bir bakışımız var tam fotoğraflıktı. Ulan kaç gündür orda kalıyorum, bir çok insana aynı cümleyi kurdu June, hiç çığlık atan olmamıştı.

"Biz seni biliyoruz.!!!" Nasıl? Haa, gazetelerde çıkmıştım. "Gazetelerde çıktı orda mı okudunuz?" diye soruyor June. "Yok biz Taylandlı gezgin bir kızın blog sitesini okumuştuk buraya gelmeden. Bu guest house'un adresini de o siteden aldık zaten. Senden çok etkilenmiş, muhteşem bir şey yapıyorsun. En ince detayına kadar anlatmış senin turunu, biz de okuyunca çok etkilendik".. Güzel bir paylaşım olmuş. "June sen geminin biletini iptal et ben arkadaşlara şehri gezdiriyim." Babamın şehri ya hahaha! "Şaka şaka, keşke daha önce tanışsaydık. Size Güney Kore'de iyi eğlenceler." Ahhhhhhhhhh ulannnnnnn ahhhhhhhhhhhhhh! Hahaha!

"Gitmeden şuraya imza attığın iyi oldu. İlerde bol bol senden bahsedeceğim brother. Tekrar bekliyorum seni." Birbirimize sarılıyoruz ve vedalaşıyoruz. Komik bir şey diyim şimdi sizlere: June ile birlikte çekilmiş fotomuz yok. O da unutmuş ben de.. Nasıl olsa bir daha gelirsin sen, sevdin burayı diyor..

Asansöre bindim. 4. katta asansör durdu. Bir aile bindi. Çocuk bayrağı görünce "Woaaaaa!" tepkisini verdi ve tebrik etti, ben de teşekkür ettim. Gazeteyi mi okudu, tvyi mi seyretti belli değil artık. Dünyayı bilmem de, Busan'dan bir Türk bisikletli geçti derler artık.

Gemiye binene kadar şehrin öbür yakasında oyalanıyorum. Balık tutan insanları seyrediyorum. Parkta oynayan çocuklara bakıyorum. Çocuklar hep aynı, bunca kilometre yaptım hep aynılar. Muhteşem bir olay. Yolculuğun en baba dersini de bu çocuklar verdi bana. Atılım Üniversitesi'nde yapacağım ufak sunumda onu da sizlerle paylaşacağım.

Limana gittim, bekleme salonu ana baba günü. Amma kalabalık bir gemiymiş. Yabancılar hemen birbirlerini buluyor bu kalabalıkta. Önce Micheal ile tanıştım, sonra Jeff'le.. İkisi de Amerikalı. İkisinin de tek bildikleri dil İngilizce. İkisi de Kore'de öğretmen. İkisi de üniversite mezunu değil.. :D Vizelerinin süresi dolmuş Japonya'ya geçip sonra geri dönecekler. İyi de maaş alıyorlar haa. Yani anlayacağınız bizim ülkemizde cesaretini toplayıp ben gidiyorum kardeşim İngilizce öğretmeni olacağım bu ülkede diyip, Kore'ye gitmek isteyen varsa hemen iş bulurlar.

Gemiye binip yerleştikten sonra alıyoruz birer bira çıkıyoruz güverteye. Dışarısı soğuk ama öyle durulmayacak gibi değil. Ayrıca güvertede şehrin ışıklarına bakarak bira içmekte ayrı bir güzel oluyor. İçerden bize bakan Koreli ve Japonlar da baş parmaklarını kaldırıp tebrik ediyorlar. Bu heriflerin bünye zayıf.

Şaka değil ha, harbiden zayıf. Soğuk ve alkole karşı çok dayanıksızlar. Ben hep merak ediyordum bu adamlar iki şişe "çamşi" içince (Korelilerin çok sevdiği ama benim bir türlü sevemediğim alkollü içecekleri, bu da sütlü su gibi) neden kafayı buluyorlar diye? Meğersem genetik olarak açıklanmış. Çekik gözlüler alkol içemez, çünkü sindirim sistemleri kaldırmıyor. Alkol bunları bozuyor yani.

İçeri geçtiğimizde muhabbet ederken masaya yaşlıca bir adam oturuyor. Biraz inceledikten sonra hemen anlıyorum Japon olduğunu. Konuşmaya çalışıyor bizlerle de, anlamıyoruz, Japonca bilen yok.. Amerikalılar çat pat Korece öğrenmişler ama Japonca… Ihh.. Masaya birileri geliyor, bize selam veriyorlar sonra yaşlı amcaya selam veriyorlar.. Bir şeyler konuşup gidiyorlar. Amca biraz içmiş ama gene de iyi durumda. Sonra bir başka amca grubu gelip selam verip gidiyor. 10 dakika bizlere bir şeyler anlatıp soruyor. Nereli olduğumuza kadar öğrendi. Kendisi Kyoto'dan yakuzaymış. Yakuza ne len? Şakkaaa şaka haha, ne olduğunu biliyorum. 70 yaşında bir yakuza masaya gelmiş vay vay vay. Yakuza diyince zaten hepimizin tepkisi bir oldu.. Ulan ne nam salmış herifler. Anlaşıldı gelen geçen niye selam veriyor. Bu amca bilindik sanırım.

Bir anda masaya kolunu koydu, bana bilek güreşine var mısın diye işaret ediyor? Ben de koydum. Kendi bir şeyler dedi ve başladı. 70 yaşındaki bir adam için inanılmaz bir güç. Bileğimi hiç oynatmadım sadece o kendi gücünü gösterdi. Benim hareket etmediğimi de görünce bıraktı ve tebrik etti, ben de kendisini tebrik ettim. 70 yaşıma geldiğimde o güç kuvvet bende de olur umarım.

Bu arada Jeff ve Michela'a Japonlarla olan ilişkilerimizden bahsediyorum. Biz iki kardeş ülkeyiz şöyleyiz böyleyiz. Şu yüzden ben bu turu gerçekleştiriyorum falan filan bir dolu detay anlatıyorum.

Belli bir saatden sonra da "Hadi sabaha görüşürüz." diyip odalarımıza dağılıyoruz. Yahu yatana kadar belli olmuyordu da yatınca anlıyorsun. Gemi bir sağa bir sola sallanıyor. Beşik gibi bir güzel uyuyorum. Sabah bir kalkıyorum, dengeyi tutturamıyorum bir türlü, sürekli sallanıyorum. Gemi limana yaklaşmış, hemen koridora kendimi atıyorum. Heyecan var heyecan. Caponya'ya geldik yahuuuuuuuuu..!!

Gemiden aşağı indim, karaya ayağı bastım. "Ulan harbiden Japonya'ya geldik ha!" Bunu Türkçe diyorum, çevremdekiler de bana bakıyor ne konuşuyor bu diye.. Hızlı adımlarla pasaport kontrol görevlisinin önüne kadar gidiyorum.. O kadar insan var, çekilmez şimdi diyip koşar adım gidiyorum. : )

Konichiwa ile başlıyorum. Adam da konichiwasını dedikten sonra pasaportumu alıyor incelemeye başlıyor. 10 dk inceliyor. Vizelere bakıyor falan sonra. Hemen önümde duran parmak izi makinasına işaret parmaklarımı koydurtuyor. Parmak izim alındıktan sonra kameraya bakmamı söylüyor. Gülümseyerek bir poz veriyorum. Ulan saçlar da darma dağın, insanlıktan çıkmışız kamera açılınca gördüm.

Bekliyorum ki adam pasaportumu versin de gideyim. Suratıma bakıyor, ben de ona bakıyorum. Galiba pasaport fotosunu benzetemedi. Yok be benziyorum. Ben bunları aklımdan geçirirken bir güvelik görevlisi geliyor. "Benimle gelir misiniz lütfen" diyor. "İyi de bizim vizeye ihtiyacımız yok sorun nedir?" "Gürkan Bey, lütfen sorun çıkartmayın, polisle birlikte gidiniz." Tabi ki de önce pasaportumu istiyorum, onu da vermiyorlar. Peki diyip görevliyle birlikte gidiyorum. Gemide ne kadar insan varsa herkes bana bakıyor. Amerikalı arkadaşlar da bakıyor. Ulan rezil olduk, o kadar dost ülkedir severiz birbirimizi dedik hale bak. 1 saatten fazla süre bir odada bekledim. Bir görevli bir bardak su getirdi gitti. Sonra bir bayan görevli geldi. "Ülkeyi ne zaman terk ediyorsunuz?" dedi. Dur ulan manyak! Daha ülkene yeni girdim, sen her gelen turiste bunu mu yapıyorsun? Önce kendimi tanıttım, ne yaptığımı neden Japonya'ya geldiğimi söyledim. Bisiklet de kargodan çıkmış, görmüş. Tek başınıza mı geldiniz o kadar yolu diyor. Heee tek geldim. Desem de ı-ıh inanmadı. Çantamı açtım. Bilgisayarımı çıkarttım. Tek tek çektiğim videoları seyrettirdim. Çoğunu seyretti, fotolara baktı. Japonya'da nerde kalacaksınız sorusuna gelindi. Eee videolarda gördünüz ya, çoğunlukla çadır. Baktım iş uzayacak elçilikten Tunç Bey'in telefonunu verdim. Kendisi arandı. Beni söylüyorlar ama adımı tam telafuz edemiyorlar. Telefonu istedim. "Tunç Bey selamlar ben Gürkan Genç, bir saattir pasaport kontrol noktasında bekletiliyorum, sorunun ne olduğunu da anlamadım." diyince "Ahh Gürkan Bey siz misiniz, hemen telefonu verin o görevliye diyor." 4 dakikalık bir telefon konuşmasından sonra Tunç Bey artık benim için ne dediyse herifler ve kadın önümde iki büklüm oldular eğilip eğilip özür diliyorlar. Bir kere dilediniz tamam yeter. Yok ben gidene kadar 10 defa eğilip kalktık. Kafa da eğmiyorlar, belden yukarı komple eğiliyor. Bunlar eğilince ben de eğiliyorum. Yahu gideceğim güzel kardeşim tamam hadi daaaaaa. Kaç defa daha eğileceğiz!!

Ohh be dünya varmış.. Nerde kalmıştık hahh geldik Japonya’ya.. Nerdeyiz: Kyushu Adasındaki Fukuoka şehrinde. Bu şehir Tokyo'ya 1300 km uzaklıkta. Eee ben ara yollara girip çıktığımdan bu çok rahat 2000 km olur..

Şehirde pedallamaya bir başlıyorum, bir şeyler tanıdık geliyor, tanıdık geliyor. : ) Biliyordum fakat uzun zaman olmuştu bu trafikte yol almayalı. Kıbrıs'da 4 sene okuduğum için alışığım bu tersten akan trafik olayına. Hiç zorluk çekmeden pedallamaya devam ediyorum. Bu arada da aklıma Kıbrıs geliyor. Len o kadar düz bir ülkede bir bisiklet alıp da turlamadım ha. Hep araba ile gezmiştim.

Busan'da June'un evinden Japonya'da kalacağım guest house'da yer ayırtmıştım. Bulmak hiç zor olmuyor. Çok küçük bir guest house fakat süper dekore edilmiş. Hemen girişte restoranı var. Uzun zamandır yediğim en güzel rameni orada yiyorum. Ben ramen diyorum bunlar nudel diyor. Buna benzer rameni en son Çin'de Kasghar'da yemiştim. Kaldığım oda 2. katta, 4 kişilik bir oda, yer yatakları var. Oda soğuk, yerden ısıtma falan yok. Hatta ısıtıcı yok. Girer girmez de nemin yarattığı soğuğu hissediyorum.


Eşyalarımı yerleştiriyorum, gecelik ücretini öğrenince "İşte Japonya farkı" diyorum. 45 TL 4 kişilik oda. Böylelikle turun en pahalı ülkesi konumuna pat diye yerleşiyor. Normal bir otel fiyatını merak ediyorum. Yataklar birbirine nerdeyse yapışık, içerde yürüyecek alan yok, ısıtıcı yok, duşa ben zor sığdım. Ulan arazide ben daha iyim valla bu ne ya.. Otelde çalışan gençlerle tanışıyorum, sohbet ediyoruz. Bana şehirlerini falan anlatıyorlar.

Busan'dan tatile gelen bir kızla tanışıyorum. Onunla ülkesi ve Busan hakkında uzun uzun sohbet ediyoruz. Kendisi Filipinler'de okuyormuş. Babası oraya İngilizce öğrenmesi için yollamış. Niye Filipin? Çünkü babası Filipinlilerle iş yapıyormuş. Çok mantıklı. Bu uygulamayı bizim ülkemizde yapan iş adamları da var. Çocukları ile Çin'de tanıştım..

Ertesi gün şehrin sanat müzesine gittim. Asya ülkelerinin resim sergisi varmış. Hayatımda hiç 3 buçuk saatimi resim sergisinde geçirmemiştim.. Ne kadar güzel tablolar vardı. Görüntüleyemedim, yasakmış.. Japon gençlerin yaptığı projeler ise "Hah işte, boşuna demiyorum bu çekiklerde bir rahatsızlık var" dedirtti gene..

Bir kitapçıya girdim. Japonlar anim ve mangalarla kafayı bozmuşlar. Kitapçının yarısı manga ve anim. Ben bir Naruto hayranı olarak (çizgi film diyelim), onun kitaplarına ve dvdlerine baktım. Neler neler var. Bu dükkanın içinde bir de kafe vardı, oturup bir şeyler içip dergilere bakiyim dedim. Siparişi verdim, kartı uzattım. Kredi kartı kabul etmiyoruz dedi. Aynı şekilde guest house da etmemişti. Yandaki market de. İyi peki...... Nakit ödedim. Yanımda da nakit kalmamıştı, artık bankaya gitme zamanı geldi.


Şehirde 3 banka gezdim, makinalarından para çekemedim. Ya kartımı kabul etmiyorlar ya da master visa kabul etmiyorlar. Bu Garanti'nin şeffaf kartı var ya? Hah! Hay ben o kartı icat edenin güzel yanaklarından öpeyim. Ulan o kartın sağ alt köşesini ne halt etmeye yarım yapıyorsun? Makinalar kartı kabul etmiyor.. En sonunda şehrin postanesindeki bir makine kartı kabul ediyor ve para çekebiliyorum. O makina da niye kabul ediyor söyleyeyim: Geçen yüzyıldan kalma bir makine de ondan! Bu çok kötü bir durum. Yanımda nakit taşımam lazım, bu kart hiçbir yerde geçmeyecek anlaşıldı. Kaldı ki aynı atm'den bakalım başka nerde bulabileceğiz..

Güney Kore'de Family Mart ve SevenEleven süper marketlerinin içindeki atmlerden para çekebiliyordum fakat Japonya'daki atmler Garanti'nin şeffaf kartını soktuğum gibi geri çıkartıyor, geçersiz kart diye.. Koca koca da yazıyor Master geçer diye.. Garanti Bankası ise o kart geçmiyormuş öğrendik.

Bu arada yola çıkmadan Fukuoka'daki Kain Guest House'un menejeri Mizue sabah bana yiyecek birşeyler hazırlayıp öyle yola çıkartıyor.. :D Türkiye'ye davet ettim, umarım bir gün gelir.

Vurdum kendimi yollara. Fakat bu yollar diğerlerinden farklı. Neden çünkü Hiroşima'ya kadar 400 km boyunca bisiklet yolundan geldim. Evet sadece bisiklet yolu. Bu bisiklet yolunu da kaliteli ve kalitesiz olarak ayırabilirim. Kurduğum cümleye bak kaliteli ve kalitesiz bisiklet yolu. Hatta bazı noktalarda abartmışlar, sağlama veya sağlamama çizgisi falan da var.. : ) Asya'da 3 ülkede bisiklet yolunda gittim. Çin, Kore ve Japonya.. Çin yer yer fakat Kore'de çoğunlukla kaldırım üzerinde gidiyordum. Kaldırım taşı üzerinde iniş çıkışların olması ve özel kaldırım taşı üstünde gitmek aslında hiç de konforlu değil.. Yahu şunları da asfalt yapsalar ya demiştim. Japonlar yapmış, hem de ne asfalt.. 20 km sabit hızla kavşakları bile geçtim sarsıntı olmadan, o kadar rahat geniş ve güzel yapmışlar ki büyük keyif aldım pedallamaktan.. Sağına soluna baka baka, inceleye inceleye geziyorsun.

Kyushu adasından Tokyo’nun da içinde bulunduğu Honshu adasına geçeceğim. Bizim İstanbuldaki köprünün iki katı büyüklüğünde köprü var arada.. Yahu bu adamlar şimdi köprüden geçirtmezler kesin dedim, harbiden de geçirmediler. Ehh bu ülkede bisikletler için özel yeri olan deniz otobüsleri vardır kesin dedim. İndim aşağılara kadar, sahil yolundan başka bir şey yok, nerde len bu gemiler? Acaba şehir merkezinden mi kalkıyordu, tüh ulan geçtik orayı da. Tam o sırada bir amca denk geldi. Karşıya nasıl geçeceğim dedim. Arkamdaki yapıyı gösterdi; bakıyorum üst katı daire, alt katı boş. Anlamadım diye işaret yaptım.. Sonra da kendisini takip etmemi istedi. Bisiklet yolundaki işaretlerin o yapının altındaki asansöre doğru gittiğini fark ediyorum. Sağa sola bakmaktan kaçırmışım. Gittik yapının altına asansör çağırdı, sonrasında da "Evladım bisiklet yolu aşağıda devam ediyor." dedi ve gitti. Japonca dedi ama dil bilmesen de anlıyorsun artık… Asansöre bindim, yerin 10 kat altına indim, kapı bir açıldı karşımda sonu gözükmeyen bir bisiklet yolu. Evet "Pasifik okyanusunda deniz seviyesinden -98 metre altında tam 2.8 km pedal çevirdim." Böyle bir yapının varlığından haberdar olan var mıydı? Bizim Ankara Çayyolu metrosu ne oldu ya kaçıncı yılına girdi? 10? 15? İstanbul'daki iki köprünün toplam uzunluğu 3 km geliyor.. Bırak treni, metroyu, aracı.. Adam okyanusu bisiklet için yarmış da ne yapmış. Sonrasında da bakın ne öğrendim.. O alanı değiştirmeyi düşüyorlarmış, çok sıkcıymış. Alla alla neden sıkıcı ki? Yani yol işte, ne olacak daha okyanusun o kadar metre altında? Efendim adamlar camdan yapmayı planlıyorlarmış. Akvaryum gibi. Hadiii leeeeeennnnnnnnnn.. Kesin yaparlar çünkü buna şu şekilde şahit oldum.


Yahu yer yer yolda çalışmalarına rastlıyorum.. Yol çalışmalarına rastlıyorum derken yanlış anlaşılmasın araç yolu değil bisiklet yolu. Bunlar aracı, treni geçmiş. Bak tren dedim aklıma ne geldi. Ben Çin'de de hızlı tren gördüm, Güney Kore'de de.. Japonya'daki hızlı tren gibisini görmedim. Konudan konuya atlıyorum ama toparlarım. : ) Sağ tarafımda 6 şeritli bir yol, sol tarafımda 4 adet tren yolu, bunların tam ortasında da bisiklet yolu var.. İlerde de tünel var. Tünele yaklaşırken iki ufaklık görüyorum. Aynı dedeleri gibi bu iki ufaklık da. Dedelerini nerden mi biliyorum? Yahu her sene gelirler ya bizim Kapadokya'ya, boyunlarında asılı kocaman cannon fotoğraf makinaları ile birlikte.. Bu çocukların boyunlarında da cannonlar asılı. Birinin boyunda Nikon var, yanında da Eos Mark 4, diğerinde Eos 5oD. Bu iki fotoğraf makinası cannon ailesinin en pahalı fotoğraf makinalarından ikisi sayılır. Bu çocuklar da 12 ve 13 yaşında. Soruyorum ne yapıyorsunuz burada diye -çünkü çevrede ne yerleşim yeri var ne bir şey, kasaba da biraz uzakta- "Hızlı trenin fotoğrafını çekiyoruz." dediler. Fantaziye vurmuşlar kendilerini o yaşta… Ben de eşlik ediyim dedim. Başladık treni beklemeye. Yeni nesil İngilizceyi gayet iyi biliyor. Biz orda sohbet ederken o tünelden bir tren çıktı, birkaç saniye içinde de gözden kayboldu! Ben de o birkaç saniyede çok güzel sayıp sövdüm. Yahu insan ister istemez kendi ülkesi ile kıyaslıyor. Olmayacak işler değil bizim ülkemizde de işte olmuyor. Hızlı trenimiz varmış. Nah var!! Çocuklar da fotoğrafı muhabbetten kaçırdı. Ben bu gençlere daha fazla mani olmayayım diye de yanlarından ayrıldım..

Bisiklet yolu çalışmalarından bahsediyordum ben. Evet yolda ilerlerken bisiklet yolu çalışmalarını görüyordum.. Şehirler arası bisiklet yolları alan varsa, her iki tarafta gidiş geliş. Bu gidiş geliş dediğim alana koca tır gider, hem de çok rahat. Alan biraz daraldı mı.. Arbanın sığacağı boyuta düşer bu yol. Daha da daraldı diyelim. Karşılıklı iki bisiklet geçebilir şekle kadar iniyor.. Dağa bayıra kendini vuruyorsun. Bisiklet yolları var fakat her iki şerit de değil. Ya sağda ya da solda. Doğayı tahrip etmemek için boş alan nerde varsa bisiklet yolunu da oraya kaydırmışlar.. Karşıdan karşıya geçişler içinde butonlu ışık sistemi koymuşlar yollara.. Yolun yanında hiç mi yer yok. 2-3 kot altında yer bulmuşlar oraya yapmışlar, orda da mı yer yok? Çakmış depreme dayanıklı köprüyü bisiklet için, devam etmiş. Hiç mi yer yok? Aha yukarda dedğim gibi adam okyanusu yarmış yapmış. Bir de bunlarla yetinmiyorlar, bisiklet yollarını da yeniliyorlar.. Eee yol vardı burada, gayet de güzel ama adam daha güzelini yapıyor.


Bak şimdi bak bisiklet yolu tadilatta ya, yaklaşıyorum beni durduruyorlar. Telsizle 500 metre ilerdeki adama anons geçiliyor "Araçları durdur." diye. Trafik durduruluyor. Bana güvenlidir geç işareti yapılıyor.. Herifler şehirler arası trafiği durduruyorlar bisikletli araç yoluna girdi diye.. Pehhh!!

Bir başka çalışma alanında bisiklet yolu bayağı bir dardı. Normal bisiklet rahat gidiyordu fakat ben çantalardan dolayı rahat gidemiyordum. İki direk arasına gelince de bisikletten indim. Elimle ordan geçiriyorum. Bu sırada hemen yandaki bir mühendis geldi bana baktı, fotoğraf çekti, metresini çıkardı, ölçümünü yaptı gitti.. Aha adama iş çıkardım, direğin yerini kesinnnnnnnnnn değiştirecekler haha!

Pedallarken dikkatimi çeken başka bir ayrıntı da bu inşaatlarda neden bu kadar fazla adamın çalıştığıydı ve neden ben Japonya'da bu kadar fazla yol yapımı, köprü yapımı falan görüyorum? Sürekli bir inşaat olayı var. Neden? Bunu da bir başka gezginden öğreniyorum. Japon iş gücünün %20 inşaat sektöründe çalışıyor. Hükümet firmalara iş vermezse bir çok kalifiyeli eleman açıkta kalacak, bunu göze alamıyorlar. Bu arada inşaat sektörünü de iç piyasada rekabete açmadıklarından tamamen devletin elinde. O yüzden ülke sürekli inşaat halinde. Ya yeniliyorlar, ya daha iyisini yapıyorlar, sürekli çalışıyorlar.

Gürkan tapınak yok mu tapınak? Haha tapınak maceraları güzel oluyor di mi? Bir ada öğrendim, 88 tane tapınak varmış. Adaya da bisiklet yolu yapmışlar, onu da öğrendim. Hatta dünyanın en iddialı, en güzel manzarasına sahip olan bir bisiklet yolu çünkü ana adaya ulaşıncaya kadar 7 küçük adadan 7 devasa köprüden geçiyorsun.. Deniz kenarından gitmeyip dağlara vurayım kendimi dedim. Sırf şu adaları ve bisiklet yolunu görmek için gideceğim.. Haa 88 tapınakta vardı. :D Fakat Japonların çoğunun bu tapınaklarla işleri yok. Çoğu Hıristiyan da değil. Bu ülkenin dini Şintoizm. Japon tarihini kitaplarda çok okuduğum için biliyordum fakat daha önce hiç Shinto (bizdeki cami) görmemiştim.. Shinto'ya gidip nasıl dua ettiklerini inceledim.


Bir laf vardır Amerika’yı bir daha keşfetmeye gerek yok diye.. Bizim ülkemizde sık sık kullanılır, ticarette hele daha sık kullanılır, ciniz ya.. Başkası Amerika'yı keşfetmiş sana ne oluyor?

Ben bu dua ediş şeklini ve yapılanları görünce aklıma Moğolistan geliyor ve daha önce çok defa yaşadığım o mutluluğu bir daha yaşıyorum. Tamam bazı profesörler bunu daha önce keşfetmişler ama olsun ben de gözlemleyip görüyorum ve neden o profesörlerin de Moğolistan - Japonya - Türkiye konusunda araştırmaya gittiğini de daha net anlıyorum. Bu Japonların bize sempati duymasının bir nedeni de yapılan bu araştırmalardır. Aslında çok güzel ve hayret verici detaylar var. Neyse kitaba. :D Merak eden zaten hemen araştırır netten.

Bir gün bir tır parkında mola verdim. Sipariş vermek için tezgaha gittim bana makinayı gösterdiler . Önce makinadan hangi yemeği yiyeceksin onu seçiyorsun. Parasını atıyorsun, makina da sana o yemeğin fişini veriyor. İçeceğini de başka makinadan alıyorsun. Yemeklerini de yedikten sonra orda kirliler bölümü var oraya bırakıyorsun, güzel bir olay… Garson yok, kasiyer yok, basit sistem. Ama güzel.

Bu ara yemek yerken de hep beraber çizgi film seyrediyoruz. Biliyorsunuz bu ülke manga ve anim konusunda en üst sırada. Herkes çizgi film seyretmeyi ve çizgi roman okumayı çok seviyor. Teknoloji konusunda neden bu kadar ileri olduklarının önemli sebeplerinden biridir bu. Hayal gücü zenginliği..

Japonya'da kamp konusunda denilenler doğruymuş arkadaşlar; şehrin ortasında kamp attım. İnsanlarla sohbet ettim. Sabah sporu için parka gelenlerle spor sonrası kahve içtim. Ne rahatsız eden oldu, ne gelip sorgulayan oldu. Polis selam verip geçti. Çocuklar çadırın içine falan baktılar.

Japonya'da yaptığım tüm yolculuk sağnak yağış altında geçti şu ana kadar. Her gün 80 km üstünde yol aldım. Hastalandım. Hastalandığım günde üstümden soğuk terler akarken bile 101 km pedalladım.. 9 aydır ilk defa hastalandım. Sebebi rutubet oldu. Ada ülkesi, rutubet çok fazla. Ben de hep denize yakın yerlerde kamp atıyorum, hava zaten soğuk, yağmur var rüzgar var.. O gün çok pedalladım çünkü ertesi gün Hiroşima'ya varmam lazım, bir daha uzun bir yol alamam demiştim. Bir sonraki günde 30 km pedallayıp otele geldim zaten… Gece çadırı nasıl kurdum, çorba yaptım, yemek yaptım, o güç nerden nasıl geldi anlamadım. Uyumadan önce de Çin’den bir ilaç, Moğolistan’dan bir ilaç ve Güney Kore’den bir ilaç alıp yattım hahahahha.. Her ülkeden farklı ilaçlar almıştım. İlaç kullanmayan biri olarak hepsi hemen etkisini gösterdi. Hastalığım sadece 8 saat kadar sürdü hahahaha ertesi gün Hiroşima'daydım..

Güzel bir guest house buldum. Temiz, rahat, olanakları iyi ama pahalı. Yapacak bir şey yok, ülke pahalı. Yabancı gezgin sayısı fazla. Hastalığım geçti desem de cidden çok yorgun düştüm. Günlerce o hava koşullarında pedallamak inanın çok yoruyor. Yatıp kalkıp o ekipmanı almışım diye şükrediyorum. Sabahtan akşama kadar yağmur, soğuk, rüzgar, zerre ıslanmıyorum. Neyse Hiroşima'da dinleneceğim hatta belki yılbaşını da burada geçirirm. En azından oteldeki insaları tanıyorum, sahibini tanıyorum muhabbet ediyoruz.. Çadırda tek başıma girmemin alemi yok.

Hiroşimayı hepimiz biliriz; insanlık tarihinin en büyük, en acımasız sivil ölümü atılan ilk atom bombası ile bu şehirde oldu. O bombanın atıldığı alandan geriye kalan eski belediye binasını görmeye gittim. Yazılanları okuyunca, o yıkımın fotoğrafını görünce tüylerim diken diken oldu. O bombanın atıldığı alanda durdum, çevreme şöyle bir baktım, kuşlar uçuyor, nehrin kenarında bir çocuk gitar çalıyor. Gençler bisiklet yolunda bisikletlerini sürüyor. Ağaçlar renk renk, şehrin ortasında huzur buluyorsunuz; adını Barış Parkı koymuşlar.

Gözlerimi kapatıyorum ……… Atom bombasını bırakıyorum o alana. Hayal edip canlandırmaya çalışıyorum, o gördüğüm fotoğraftaki gibi. Bir insan evladı olacakları bile bile nasıl böyle bir karar verebilir? Nasıl yapar? Hatırlıyorum....... Aslında ben bu cevabı biliyorum. Hem de çok iyi. Biz de biliyoruz Gürkan diyorsunuz. Hayır bilmiyorsunuz diyorum. Ukalık yaptığımı düşünmeyin lütfen, ben de bilmiyordum, yolda bunu çocuklardan öğrendim. Çünkü sistemin içinde olan bizlerin aklına GELMEZ artık.. Bunun cevabını bana Tacikistan'da 3500 metrede iki çocuk söyledi. Aslına bakarsanız söylemediler de, yaşattılar. Hepimiz orada büyük bir ders aldık. Tacikistan yazılarıma dönüp bakmayın oralarda yok. : ) Her şeyi yazmadığımı biliyorsunuz zaten.

Samurayların büyük şehri Hiroşima'dan sevgiler, saygılar.


21 Aralık 2010 Salı

Hayal etmekle başlıyor her şey...

Dün benim blog için özel bir yazı geldi. Gerçi aylar önce gelecekti bu yazı fakat bu gezginimiz biraz tembel, : ) yazmaya üşendi. Neyse sonunda yollamayı başarmış. Benim Japonya yazım hazır fakat önce sizi başka bir yerlere götürelim bu gezgin arkadaşımla..

Bu seyahat boyunca fırsat buldukça ben de başka gezginlerin bloglarını okudum ama içlerinden biri çok özeldi. Kendisine mesaj attım, tanıştık sohbet ettik. O tek başına Güney Amerika'yı sırt çantası ile adım adım gezerken ben Çin'de pedallıyordum. O benim yazılarımda, ben onun yazılarında gitmediğimiz yerlere gittik. Fakat kendisi yaşadığı kötü deneyimleri bloguna aktaramadı. Ailesini, arkadaşlarını üzmekten, o ülkelere seyahate gideceklerin hayal kırıklığı yaşamalarından korktu. Olmaz öyle dedim bunlar bilinmeli yazılmalı. Sen bana yaz, ben kendi blogum yayınlayacağım dedim.. Sonra da bana "sen üstünde değişiklikler yap, senin gibi anlatamam" demişti. Halbuki kendisi beden kat ve kat iyi yazan ve yazdığını yaşatan biri.. Bana gönderdiği yazıyı hiç bir değişiklik yapmadan sizlerle paylaşıyorum. Ha bu arada bu gezgin neden çok önemli onu yazmadım.... Okuyunca hak vereceksiniz.. Keyifli okumalar.


-----------------------------------

Tanımadığım sesler arasında birden çok iyi tanıdığım bir ses duyuyorum… Annemin sesi kulaklarımda çınlıyor,

“Gitme kızım, bu yaşta ne işin var senin oralarda? İşinden istifa etme bu kadar işsizlik varken” Cevap veriyorum; “22 yaşımdayken de çok gençsin, yapamazsın, vakit kaybetme gir bir işe çalış” demiştin.

“Bütün paranı gezmeye harcıyorsun, kır dizini otur, biriktir paranı, sonra yaşlanınca, ihtiyacın olunca annem demişti dersin ama o zaman iş işten çoktan geçmiş olur” Cevap veriyorum; “Ben hep geleceğin kötü kurgularını yaparak mı bugünkü yaşamımı kuracağım?” diyorum.

Annem bu son sözüme çok sinirleniyor: “Ne halin varsa gör, başına bir şey gelsin de o zaman ne dediğimi anlarsın” diyor. Annem bana küsüyor, gitmemi engellemek için elinden geleni yapıyor.

Bu kadının annesinin rızasını alamamış olmasına çok içerliyorum. Dışarıda akan manzara bana bakıyor ben manzaraya bakıyorum ve ağlıyorum, içim rahat etmiyor, kanatlarım kırılmış gibi hissediyorum… Uçamayacakmışım gibi geliyor, tam kanatlanmışken ikisi birden kırılıveriyor…

Kaldırımda oturuyorum, kafam ellerimin arasında, ağlıyorum. Burnum çok acıyor, acaba kırılmış olabilir mi diye geçiriyorum içimden? Bir de fena halde kanıyor. Kasıklarıma gelen tekmeler yüzünden iki büklüm olmuşum, boğuşma esnasında öyle sıkı sıkı tutunmuşum ki yere, tırnaklarımın arasına taşlar girmiş. Halim perişan ve annnemin sesi kulaklarımda çınlıyor “Git ne halin varsa görrrrrr!!!!”

Kalkamıyorum yerimden…. Ben neredeyim? Hangi dili konuşmam gerekiyor? Ne oldu bana? Neden burnum kanıyor? Neden kimse bana yardım etmiyor? Oturup kalıyorum kaldırımda. Burası neresi? Sadece bakınıyorum çevreme.

Birileri geliyor sonra yanıma “Do you need some help? (yardıma ihtiyacın var mı?) ” diye soruyorlar… “Evet lütfen, çok korkuyorum…. Benimle birlikte hostele kadar yürür müsünüz?” diyorum yarı İspanyolca, yarı Türkçe, yarı İngilizce. Bütün diller birbirine karışıyor… İki kişi yardım ediyor ve hostele gidiyorum.

Her şeyi yavaş yavaş hatırlıyorum. Ben on yıldır hayalini kurduğum Güney Amerika seyahatini yapıyorum. Daha üçüncü haftadayım ve Ekvator’un başkenti Quito’dayım. İsmim Gülcan. 35 yaşındayım. Öğretmenim. Sırt çantam, iç sesim, fotoğraf makinem, bilgisayarım ve keşfetme arzumdan başka da bir şeyim yok. Yol beni sınıyor diyorum içimden, yol beni eğitiyor. Bu da yolda olmanın, yolculuğun bir parçası. Bütün riskleri biliyordum ve yollarla bir anlaşma yaptığımda bunu kabul etmiştim.

Ben küçücük bir kadınım; tek başına, İspanyolca bilmeyen, hayalinin peşinden koşmaya cesaret eden küçücük bir kadın, kendisiyle gurur duyan bir kadın. Geride bıraktıklarımı, yaptığım fedakarlıkları hatırlıyorum; tereddütlerim yerini artık daha tedbirli olmaya bırakıyor ve yoluma devam etmeye karar veriyorum. Yaşadığım bu olay beni yolumdan döndürmüyor, aksine bana güç veriyor, devam etmek için kamçılıyor beni. Bogota’da “ya kokain alırsın ya da paranı verirsin” diyerek yolumu kesen genç, Bolivya’da gece otobüsünde sıkı sıkı sarıldığım çantamın içinden bir şeyler almaya çalışan yaşlı teyzenin yüzümde estirtiği nefes de korkutmuyor. On yıl kurdum ben bu hayali, üç adamın beni dövmesi ve soyması ya da diğer olaylar döndüremez beni yolumdan diyorum ve devam ediyorum yolumda yürümeye. Güney Amerika burası, neleri göze alarak gelmişim buraya geri döner miyim hiç? Dönmem, dönemem, bu küçük gövdeye sığdırdığım kocaman bir yüreğim var benim ve beyaz adamın yüzyıllar önce buralılara öğrettiği bu zavallı şiddet oyunlarına gelmem. Onlardan kaçarak değil, onları tanımaya ve anlamaya çalışarak kendi oyunumu oynamaya karar veriyorum.

Bir blog yapıyorum ve gezimi anlatıyorum bu blogta ama annemi ve arkadaşlarımı endişelendirmemek için başımdan geçen kötü olayları yazmıyorum. İstiyorum ki herkes düşsün yollara; bisikletiyle, sırt çantasıyla, eşşekle, yürüyerek…. Yöntemi nasıl olursa olsun turist gibi değil de gezgin olarak düşsün yollara… Bir tarafımız hep seyyah kalsın istiyorum, kimseleri ürkütmek istemiyorum. Kadın olduğum için yazamıyorum bu facia hikayelerini bloğuma, çünkü biliyorum ki yazarsam eğer çok fazla insan “geri dön” diyecek. Yıllardır beni çağıran bu toprakların sesini, davetini onlara duyuramayacağımı bildiğim için sadece yolun sesine bırakıyorum kendimi.

Geriye dönüp baktığımda, başımdan geçen bu kötü olay diğer bir yıla sığdırılmış onca tanışma, onca kahkaha, onca nefes kesen görüntü, gidilen kilometrelerce yolun üzerimden attığı ve temizlediği geçmiş birikintileri ile karşılaştırıldığında yolun -belki de öğreteceklerinden dolayı yaşanması gereken- acı bir sürprizi olarak kalıyor anılarımda.

Quito’da 3 adam beni dövmüş ve çantamı alarak kaçmışlar, bu da bir şey mi diyorum; ben penguenlerle yan yana yürüdüm, Patagonya’nın rüzgarlarında kanat çırpan El Condor ile göz göze geldim, en yakışıklı adamlarla vatanında salsa yaptım. Pinochet’in soğuk nefesini ensemde hissettim ve Neruda’nın soluduğu havayı soludum. Uçsuz bucaksız Arjantin yaylarında ata bindim, tango öğrenmeye çalışırken öğretmenime -sınıftaki tüm diğer kızlar gibi- aşık oldum. Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanında geçen kahramanın izini sürdüm Kolombiya’da. Inka Tanrıları’nın yeniden doğumunu belki görebilirim diye Titicaca Gölü’nde sabaha kadar gözlerimi kırpmadım. Machu Picchu’ya tırmandım, sırtımdan düşen her ter damlasını hissede hissede. Brezilya’nın yağmur ormanlarında kayboldum, Che’nin izlediği rotayı izledim, ayak izlerine basa basa. Binlerce güzel dostluk kurdum ve hayatımda asla unutamayacağım, damağımda kalan ve asla gitmeyecek olan güzel bir tat keşfettim.

Seyyahın halinden seyyah anlarmış, Gürkan’ın gezilerini okurken, başından geçen kötü bir olayı yazdığında, nefesimi tutup sonuna kadar okuyorum. Sonra da diyorum “yaşasın gezi perileri beni koruduğu gibi O’nu da koruyorlar.”

“Korkmuyor musun tek başına?” diye soranlara Cesare Pavese’nin sözleri ile cevap veriyorum.
“Gezmek vahşi bir şeydir. Sizi yabancılara güvenmeye ve alışık olduğunuz ev ve arkadaş konforunu kaybetmeye zorlar. Dengenizi kaybedersiniz. Zorunlu şeyler (Hava, uyku, rüyalar, deniz, gökyüzü) haricinde hiçbir şey sizin değildir. Her şey, sonsuzluğa veya ne hayal edersek ona yönelir.”
Hayal etmekle başlıyor her şey, sonrasında gelen ise cesaret, daha sonrası ise sonsuzluğa veya ne hayal edersek ona…



Gülcan Özcan
http://atlasname.blogspot.com

10 Aralık 2010 Cuma

Bu ülkeyi çok sevdim

Güney Kore’nin bazı bölgelerini bizim oralara, Ordu- Artvin arasına benzetiyorum. Her taraftan su akıyor. Doldurup mataranı yola devam ediyorsun. Tacikistan'da dağdan bayırdan gelen suları bile yer yer arıtır içerdim; içinde kum,taş falan oluyordu. Bir gün suyum bitmişti "Nathan al benim sudan iç" diye kendi matarasını uzatmıştı. "O ne len dibinde siyah bir şeyler var?" "Kuuummm" demişti. Eee 8 senedir seyahat eden adamın suyu böyle olur. Şimdi kendi mataramın içine bakıyorum da bir çok şey yüzüyor. Hepsi doğanın bir parçası işte, dibinde kum taş ne ararsan var. 8 seneye gerek yokmuş. : )

Bir kasabadan geçiyorum, günlerden Pazar. Teyzeler amcalar almışlar ellerine fırçaları, faraşları sokağı temizliyorlar. Gençler de yardım ediyor. Bu olayı Çin’de ve Güney Kore’de gördüm. Düzenli olarak insanlar sokaklarını kasabalarını temizliyorlar. Yürüyüş yapan şıkır şıkır bayanlar gördüm. Ellerinde de torbalar var. Hani sağda solda bir şeyler bulurlarsa -ki pek mümkün değil, çevre temizliğine katkıda bulunuyorlar. Pazar günleri yapılan bir aktivite. Hani biz bayıra, çimenliğe uzanmaya, mangal yakmaya veya Eymir gölünün etrafında bisiklete binmeye gideriz ya bu adamlarn da şehri temizliyor işte her pazar.

Kasabanın çıkışında gene kendimi rampalarda buldum. Zirveye vardığımda bir tünelin içine girdim. Len git git bitmiyor. Bu arada ben tam tünel içindeyken de bir kamyon filosunun geçeceği tuttu. Tünel bittiğinde benim kulaklar işitmiyordu.
Türkiye karayollarında senelerce araç kullandım. Bir çok tünelden geçmişimdir. Babam inşaat mühendisi olunca böyle ufak detayları da yakalıyor gözler. Araçlarımızla o tünellere ilk girişimizde geçici bir körlük yaşarız. Bu adamlar hemen girişte gün ışığı etkisi veren sarı güçlü aydınlatıcılar kullanmışlar. Fakat kullanılan aydınlatma gücü bizim Türkiye'deki kadar fazla değil, bizimkiler daha güçlü. : ) Adamlar bunun yerine tünellerin içini beyaz fayansla kaplamış. Sağlı sollu köşelerde bulunan ışıklandırmalarda bu fayanslara doğru yönlendirilmiş. O ilk girişteki körlük olayını kırdılar mı? Kırdılar. Yaklaşık 100 metre sonrada bu ışıklar beyaza dönüyor. İnanın yanan ışık sayısı bizim tünellerimizdekinden daha az ama içerisi aynı şekilde aydınlık, belki daha bile aydınlık. Hani elektirik kullanımını en az seviyeye düşürmüşler. Yazarken bile gülüyorum yahu. Hani bu uzun tünellerde içerdeki karbondioksiti dışarı atmak için güçlü tribünler olur. Adamların tünellerinin hepsinde bu makinalar düzenli şekilde çalışıyor. Bizim ülkemizdeki tünellerde de bu tribünler vardır. Fakat nedense ben ne zaman baksam çalışmazlar. Bizimkiler de buradan tasarruf ediyor. Ee kardeşim tünelde yürüyen mi var? Bisiklete binen mi? Motorsiklete binen mi? Yok!! O yüzden de çalıştırmıyorlar. : )

Başka bir kasabadan çıkıyorum. Nehrin yanında yol alıyorum. Tek tük ev görüyorum. Sol tarafımda bir park. Oturma yerleri yapmışlar. Çardak falan var. Çıkartıyorum ocağımı. Önce bir mantar çorbası yapıyorum kendime. Sonrasında makarna için bir sos hazırlıyorum. Aklıma Elena geliyor. Tacikistan'da, Çin'de sossuz bir şey yedirmezdi bizlere. : ) Laos'dalar şu anda. Benjamin ve Nora Vietnam'a geçmişler. Young ve Chong da Laos'dalar. Geldiğim onca yolu düşünerek yemeğimi yiyorum. Tuvaletim geliyor. Bunca aydan sonra artık kendime arazi adamı diyebilirim sanırım. Benim için uygun olan her yer tuvalettir. Fakat bu parkta tuvalet mevcut. Aklıma hemen bizim park tuvaletlerimiz geliyor. "Yok lan bunlarınki öyle olmaz sanırım." diyip gidiyorum. Tuvalet girdiğimde şunu dedim: "Sanırım ilk tuvaletini yapacak olan kişi benim buraya." O kadar temiz. Ben de aynı temizlikte bırakıp çıktım. Güzel ülke güzel. İnsanı ile doğası ile güzel ülke.

Şimdi yazılarımı okuyup sonra tatile gelip Seoul, Busan, Gyeongju, Incheon'a gittik. Otostop çektik, tren, otobüs kullandık ama senin yazdığın gibi değildi denmesin. Ben bisikletle geziyorum. Farkı çok büyük. Türkiye içinde de böyle gezen Serkan Taşdelen vardır. Bir midir onun anlatımı ile araba uçakla seyahat edenin Türkiye'yi anlatımı? Mümkünatı yok. Bisikletimiz bizi bir noktadan bir noktaya götürürken : ) çevrede neler olup bitiyor, insanlar nasıl yaşıyor daha net görüyoruz.


Bu arada bu hikayeleri yolda parça parça yazıyorum. Şu anda Ulsan’da starbucks'da bu büyük metropolin en işlek caddesini seyrederek bu yazıyı yazıyorum. Bu ülkede Seul dışındaki büyük kentler gündüzleri kalabalık gözükmüyorlar ama geceleri sokaklar dolup taşıyor.

Koca koca binalar o rengarenk panolarını bir yakıyorlar. Merhaba gece ve getirdikleri….. Şehirde bir şey fark ettim; gündüz ve akşam restoranları.. Akşam dışarı çıktığımda, öğlen yemek yediğim yer ve benzeri işletmeler kapalıydı, onun yerine öğlen kapalı gördüğüm restoranlar açıktı. Neyse şehirlerde yaşadıklarımı daha detaylı şekilde ilerde anlatacağım.

Bir arkadaşım "Gürkan eğer bu Budizim'de hacı olayı varsa senin hacı olmuş olman lazım." dedi.. Haksız da değil hani, kaç tane tapınak gezdim inanın sayısını hatırlamıyorum artık. Geçenlerde gene turistlik gezi amaçlı bir dağın yamacında yer alan tapınağa gittim. Tesadüf eseri denk geldi. 1000 sene önce yapılmış o noktada ama tabi ki 1970'li yıllarda Koreliler en baştan inşa etmişler. Olsun gene de hoş gözüküyordu. Kimseler yok, bir bilseniz kaç tane kapalı kilitli alana atlayarak tırmanarak girdim de içerde video ve fotoğraf çektim. Hani yakalansam tarihi mekan içinde soygun yapıyor diye içeri bile atabilirler. O kadar km gelmişim ne yani görmeden mi gideceğim.? Tabiki de hayır. Kapıdan olmazsa surlarına tırmanır, o yoksa ağaca çıkar gene de içeri girerim, ki yaptım bunları. : )

Neyse ben fotoğraf çekerken yaşlıca bir rahip belirdi. Korece bir şeyler dedi. Anlamadım ben de Türkçe "Buddha heykeli güzelmiş ne malı, Kore mi?" dedim.. Aaa ben Buddha diyince gel gel diye işaret ediyor. Aldı beni tapınağın içine soktu. Ayakkabıları falan çıkardık.. Karşımda yüzlerce minik budha heykeli. 3 tane de kocaman var… Geç dedi selam ver. İyi verelim seni mi kıracağım, amca mutlu olsun. Üç sarı kafalı heykele selamımı verirken kendi de elinde bir gong her selamımda çınlattı onu.. Hatırlarsanız Çin'de nasıl selam verilir öğretmişlerdi. Neyse sonra "otur otur" işaret yaptı. Bağdaş kurdum oturdum. "Yok, dizlerini kırarak oturacaksın." Abooovv len esnetme yapmadan da öyle oturmam zor hani. 65 km'dir pedallıyorum. Neyse oturduk. Başladı Buddha'ya bir şeyler mırıldanmaya. Elinde de gong, bir yandan da ona vuruyor. Önünde de bir kitap açık oradan okuyor. Andinnnn, moviiiiinnnnnnn, gunddddddiiiiiiiiinnnnnnn böyle bana anlamsız gelen uzun kelimeler veya cümleler işte. 5dk geçti bitmedi, 10 dk geçti sayfayı çevirdi.. Eee amca bitir daaaaaaaa, bacaklarım uyuştu. 20 dk sonra bitti. Ben de bittim. Kalkamadım ayağa. Kendimi önce yana devirdim. Bacaklarımı öyle açtım, açarken de anam anam diye inliyordum. Amca da bakıyor manyak mı bu herif diye. Bakma öyle amca senin yüzünden. 20 dk türkü okursan aha böyle olur işte.

Bir okulun parkına dinlenmek için girdim... Yemek yerken zil çaldı. Öğrenciler dışarı bir çıktılar yabancı birini de karşılarında görünce hepsi yanıma koştu "Anyoonnn haseyoo" diye bağrışıyorlar. Selamın aleyküm'ün korecesi. Bir anda etrafım çocuklarla doldu. Bisikleti göremiyorum. Her şey de açıkta. Şimdi çocuk diyip geçmemek lazım. Şeytana uyar çalar falan diye düşünüyorum. Yok kimse ne gps ile ne kamera ile ne telefonla ne bilgisayarla ilgileniyor. Bayrağa bakıp "Türk Türk" diyorlar.

Yolculuğum sırasında hep Güney Korelilerin çok misafirperver olduğunu, Türkleri çok sevdiklerini dile getirdim sizlere. Yeni nesil 2002'deki dünya kupası sırasında bizim 3. onların 4. olduğu maçtan bizi bilirler. Maçı izleyen dedeleri ve babaları da o esnada aslında Türklerin Kore savaşı sırasında bu ülke bir destan yazdıklarını anlatırlar. Gençlik işte kiminin bir kulağından girer diğer kulağından çıkar.

Önceki yazımda kuzeyde bir şehirde kamp attığımda teyzenin bana çorba getirdiğini söylemiştim. Şimdi sanmayın ki o çorbayı o teyze şehrine gelen her turiste verir. O teyzenin savaşı gördüğünü ben Türk bayrağına bakışından anladım.
Peki bizim askerler burada ne yaptı da bu herifler ben Türküm diyince ağızlarını sonuna kadar açıp "OVVVV" sesi çıkartıyorlar? Neden 16 ülke 1950 Kore savaşına katılmışken ve aynı ortamda savaşa katılan diğer ülke gezginleri varken sadece bana brother (kardeş) diyorlar da diğerlerine demiyorlar!!

Detaylar önemlidir fakat ben onları yazmayacağım, bilgiye ulaşmak isteyen de nasıl ulaşacağını bilir. Bu insanların neden bize hayran oldukları ile ilgili bir kısmı anlatacağım. Yarım yamalak Sokcho'da misafir olduğum aile de biliyordu. Fakat eksik anlatmıştı, ben eksiklerini tamamlayıp bilmediklerini de kendisine anlattım. Gezginler çoğunlukla gittikleri ülkenin yerel halkından onların ülkeleri hakkında daha çok şey bilirler.

Kuzey kore, SSCB'den gazı alınca kendini Seuol'da buluyor. Amerika da "Vay kardeşim Seoul'a nasıl girersin" diyip atom bombası ile yerle bir ettiği ülke Japonya'dan askerlerini buraya gönderiyor. Bu arada da işi sağlama almak içinde birleşmiş milletlerden de asker istiyor. Biz de o sıralar Nato'ya girebilmek için kıçımızı yırtıyoruz. Haah tam bu sırada bize deniyor ki; kardeşim madem Nato'ya gireceksiniz Kore'ye asker gönderin. Mecliste onay alınmadan bizim 1 tugay Kore'ye gönderiliyor. Tanıdık gelen bir şeyler var mı? Var di mi, devam edelim.
Bizim ülkemizde yabancı dil olayı hala sıkıntıdır. Anadolu'da zor bulursun yabancı dil bilen birilerini. Ulan ben bile öyle ahım şahım ingilizce konuşan biri değilim. Kaldı ki 1950'li yıllarda Kore'ye gönderilen birlikte kaç asker yabancı dil bilecek.. Ama ben bu yolculuğumda bir şeyi de kanıtlamış oldum. Anlaşabilmeniz için insan olmanız yeterli!!

Bizimkileri yabancı dil bilmedikleri, ayrıca araç sıkıntısı yaşandığından ve yürümek zorunda kaldıklarından geri bölge emniyetinde bırakılırlar.
Kuzey Kore, Güney Kore bildiğiniz Karadeniz gibi, hatta bizim oralardan sık ve sürekli inişler, çıkışlar ve tepelerle kaplı alanlar. Yani kamuflaja girip pusuya yatsanız fark edilmeniz çok zor.

Neyse birleşmiş milletler tam savaşı bitirecek son saldırıyı yapacağı sırada. Çin ordusu devreye girer. Gündüzleri kamufle olup geceleri hareket eden Çin ordusunu karşısında gören birleşmiş milletler ordusu ve Amerikan 8. Ordu yüzbinlerce Çin'liye karşı savaşamayacağını anlayıp geri kaçmaya başlar. Özür dilerim, çekilmeye!
Fakat bu geri çekiliş sırasındada bizim Türk ordusuna haber vermeyi unuturlar? Pardon haber vermişler de yabancı dil bilen biri olmadığından bizimkiler anlamamış. Diyecek bir şeyi olan? Yok. Var da yok di mi?

Büyük bir Çin ordusu ve Kuzey Kore birlikleri ile karşılaşan Türk ordusu mevzilerini terk etmiyor. Bu arada birleşmiş milletler ordusu ve Amerikan ordusu da Türkler sayesinde kayıp vermeden geri çekiliyorlar. Kore savaşı sırasında Türk ordusu bu mevzileri terk etmeyerek en büyük kayıplarını burada veriyor. Bu iki ülkenin ordusunu da bu noktada durdurmayı başarıyor. Fakat birliğin çevresi sarılıyor. Dört bir yanı sarılan Türk birliği ne pahasına olursa olsun mevzilerini terk etmiyor. Teğmenimiz, topçu bataryalarımıza telsizden haber geçiyor, bulundukları noktaya top atışı yapılmasını emrediyor. Emri alan Türk askeri, verilen kordinatlarda askerlerimiz olduğunu bilmesine rağmen top ateşini açıyor. Düşman mermisi ile ölmek yerine kendi mermileri ile ölmeyi tercih etmişlerdir. Açılan top atışı sonucunda mevziyi savunan tüm Türk Askeri orada şehit oluyor. Kuzey Kore ve Çin ordusu da büyük kayıplar veriyor.

Amerikan ordusu, yüksek sayıdaki Çin ordusu karşısında ülkeden ayrılmayı düşünürken kahramanca savaşan Türk askerlerinden sonra tam bir "U" dönüşü yaparak atağa geçmiştir….

O yıllarda bu olaya Kunuri Destanı deniyordu. Günümüzde Kunuri, Kuzey Kore sınırları içindedir. İşte bu destanı hatırlayanlar da; bir önceki yazımda anlattığım bana o çorbayı getiren teyze yaşındaki Koreliler. Birleşmiş devletlerin arşivine bakacak olursanız, bu savaş için "polis çatışması" dendiğini görürsünüz. Destan mı yazıldı orada? Ne, savaş mı oldu? Efendim?

İşte bize brother (kardeş) denmesinin hikayesi de budur..

Şehitlerimizi anmaya gittim. Türk sancağının altında öyle çakılıp kaldım dakikalarca. Ne diyeceğimi bilemedim. Türkiye yi mi anlatayım onlara? Ne diyeyim? Ne anlatayım? İlk dediklerim şunlar oldu:

"Selam Asker ben Gürkan. Türkiye'den geliyorum. Sizin bu savunduğunuz toprakların büyük bir çoğunluğunu karış karış gezdim. Biliyor musunuz sizler sayesinde bisikletimin arkasındaki Türk bayrağını gören Koreliler benim elimi sıktılar, kardeş dediler, yemeklerini benle paylaştılar, misafir ettiler. Unutmamışlar sizleri, hala minnettarlar. Huzur içinde uyuyun bu topraklarda." ……………

Busan'da muhteşem bir guest house'da kalıyorum. 2 defa Güney Kore’nin en iyi guest house ödülünü almış burası. "Zen Backpackers". Sahibinin adı da June Park. Mekandan çok sahibinden dolayı bu ödülü almış burası. June inanılmaz kafa, Kore'de yaşayan insanların sisteminden çıkmayı başarmış komik eğlenceli biri. Türküm dediğimde "Ah benim kardeşim" demişti kendisi de. Bir gün evde otururken Kore savaşından muhabbet açıldı. Ben de kendisine şu soruyu sordum. "Kore savaşına katılan diğer ülkelerin gezginleri de burada, neden sadece Türklere kardeş diyorsunuz biliyor musun?" Kendisi bu soruyu sorduğumda afallayıp suratıma baktı ve beklediğim cevabı verdi, sebebini bilmiyordu. Fakat haklı olduğumu ve sadece Türkler için kardeş dediklerini ekledi. Destanı kendisine anlattım. Hayretle dinledi, bilmiyormuş ve teşekkür etti. Giriş kapısının hemen karşısındaki duvara gelen her ziyaretçinin görebileceği şekilde Güney Kore'de kullandığım haritayı, üzerinde bisikletle izlediğim yolu işaretleyerek astık. Haritanın üzerine de "June Kardeşim Turkiye'de bir evin var" yazıp kardeşliğimizi pekiştirdim.

Dünyanın en büyük okyanus akvaryumlarından birine gittim, gazetelerde, radyolarda çıktım, turum hakkında belgesel yapıldı, bir çok yeni insanla tanıştım. Dolusuyla macera ve anı birikti. Defterimde artık yer kalmadı. Blogda Güney Kore ile ilgili anlatacaklarım şimdilik bu kadar..

Sevgiler, Saygılar.

5 Aralık 2010 Pazar

Güney Kore'den Prensese Mektup

Şu sıralar Güney Kore’nin Busan şehrinde dinlenmekteyim. Bir hafta kadar bu şehirde kalmayı planlıyorum. Hem geziyorum hem de konakladığım guest house’a gelen gezginlerle tanışıp, sohbet edip şehirde turluyoruz.

Herkes yeni yazı bekliyor farkındayım. Yazı hazır. Fakat ben öncesinde sizleri prensese yönlendireceğim. Türkiye’nin popüler blog sayfalarından biridir bu prenses. Yazımın prenseste çıkmasına yardımcı olan çağlarıma da ayrıca teşekkür ederim.

http://www.prensesemektuplar.com/2010/12/doga-icin-pedalla-ankaradan-japonyaya.html

3 Aralık 2010 Cuma

Doğa için çal

Türkiye, Gürcistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Çin, Moğolistan ve Güney Kore. Yola devam ediyorum.

Doğa için pedalla ve Doğa için çal.

Uzun ince bir yoldayım - Aşık Veysel

http://www.blogger.com/img/blank.gif



Tur bittikten sonra fırat a bir kaç görüntü vermiştim oda montajlayıp kendi sayfasında paylaştı o görüntüde burada

Doğa için çal ve doğa için pedalla

29 Kasım 2010 Pazartesi

Güney Kore ve Popia





Birkaç gün içinde yeni anıları koyacağım fakat bugün başımdan geçen bir olayı paylaşmak istedim.

Akşama kadar Kore’nin eski başkenti Gyeongju'ya varmak için yola çıktım. Baktım ki inişler çıkışlar fazla, olmadı bir sonraki gün varırız diye söyleniyordum.

Öğleden sonra bir rampadan aşağı iniyorum, inerken de hemen diğerinin başladığın görebiliyorum. Tam bu iki rampanın arasında yolda minik bir köpek koşturuyor. Karşıdan gelen araçlar korna basıyor şerit değiştiriyor, bu şeritten gelen de korna basıyor hemen öbür şeride geçiyor . Yaklaştıkça yavaşlıyorum. Arkamdan gelen araçlara da yavaşla diye işaret yapıyorum. Önünü kesip yakalamak için duruyorum ama hemen karşı şeride geçip kaçıyor. Ulan o kısacık bacaklarla pıtır pıtır nasıl hızlı koşturuyor! Bisikleti hemen geri çeviriyorum. Hızlanıp bunu geçiyorum sonra da yolun ortasına bisikletimi bırakıyorum. Her iki yönden gelen araçlar yokuştan inerken yolun ortasında kocaman bir cisim olduğunu görüp yavaşlamaya başlıyorlar. Yaklaştıkça da beni ve yakalamaya çalıştığım ufaklığı görüyorlar. Trafik duruyor ve iki hamlede de ben onu yakalıyorum. Önce parmaklarımı ısırıyor. : ) "Oğlum dur bir şey yapmayacağım." desem de dinletemiyorum. Bisikletimi yolun ortasından alıyorum, yol kenarına geçiyoruz.

Kucağımda bir süre tutup bana alışmasını sağlıyorum. Sonra çıkartıyorum tavamı içine su koyuyorum. Elime de kurabiyeleri kırıyorum. Açlıktan ve susuzluktan ölmek üzereymiş köpek. Nasıl da yiyor. Bu arada tasmasında adını ve telefonunu fark ediyorum. Oğlumuzun adı Popia. Başlıyorum kendisi ile konuşmaya. Oğlum sahibin nerde? Niye kaçtın sen? Koca ormanda seni yutarlar diyorum. Ben konuştukça köpeğin gözleri doluyor. Ya tamam ağlama dur ben senin sahibini bulacağım diyorum, olmadı benle gelirsin artık.

Alıyorum arka çantamın üzerine koyuyorum, önce bir güzel sıçıyor sonra işiyor.. "Eee oğlum ne yaptın sen? Yumuşak yeri görünce saldın hemen.. Birlikte yol alacaksak böyle olmaz." diyorum : ) Neyse uygun bir yere geldiğimizde tasmada yazan telefon numarasını arıyorum. Bir bayan çıkıyor. Ben ingilizce konuşuyorum, o Korece. Anlaşamıyoruz. Köpeklerinin adını söylüyorum. Karşıda bir çığlık kopuyor. Heyecanlı heyecanlı bir şeyler diyor da ben anlamıyorum.. Yoldan geçen bir aracı durduruyorum. Kucağımdaki köpeği gösterip sonra telefonu işaret ediyorum. Amca telefonu alıyor konuşuyorlar. Sonra gülücüklerle köpeği alabileceğini ve hemen önümdeki Umni kasabasının adını veriyor. Len oraya 20 km var. Popia sen nasıl geldin oğlum oradan buraya? Ben pedalayacak zor alan buluyorum.

Neyse köpeğin sahiplerini buldum ve evine doğru da o amca ile yolladım. Sonra kelebeklerle kuşlarla yoluma devam ettim..

25 Kasım 2010 Perşembe

Güney Kore'deki ''Gülücükler''

Pedallarken bazen geriye baktığımda bir şeyleri atladığımı fark ediyorum. Sonrasında da çok üzülüyorum. Soskcho'da tanıştığım o aileye gitmeden bir hediye alabilirdim. Hatta sabah erkenden dükkanın kapısının önüne koyup o şehri öyle terk edebilirdim. Neyse en azından aklıma geliyor böyle şeyler. Busan’a vardığımda dükkanlarının adresine özel bir hediye gidecek.

Güney Kore’de bisikletle pedallamak bazen zor oluyor bazen de çok kolay. Anayoldan kopup dağlara bayırlara patikalara vurduğumda araç olmadığından rahatça pedallayabiliyorum. Fakat şehirlerarası yollarda çok zor oluyor. Bir çok alanda emniyet şeridi olmadığından araç trafiğinin aktığı yerde pedallıyorum. Neyse ki Koreliler bu konuda çok dikkatliler. Beni geçen her aracın dörtlüleri yaktığını fark ediyorum. Kamyon, otobüs, araba, motorsiklet hepsi dörtlülerini yakıyor. Beni geçtikten sonra da kapatıyorlar. Kamyonlar yavaşlıyor, karşı taraftan araç geliyorsa beni sollamıyorlar. Bir alanda arkamda konvoy oluşturdum. Çekip sağa durabilirdim ama durmadım. Ben de aracım dedim! Yokuş çıkarken hızım 9 km yapacak bir şey yok. Bekleyecekler. Fakat bir korna sesi de bekledim. Tek bir korna bile çalınmadı. Yol müsait olunca da teker, teker beni solamaya başladılar. Yuh len çok araç biriktirmişim. Helal olsun adamlara olay budur işte, bir kişi bile çıkıpta bir şeyler demedi veya kornaya basmadı.

Bu sıkışık trafik Sokcho'dan Gangneung şehrine kadar devam ediyor. Odaesan ulusal parkının levhalarını görünce hemen rotayı oraya çeviriyorum. Oh be gene aracın az olduğu bir yola girdim. Ufak bir kasabadan geçiyorum. Bakıyorum eksik olan bir şey var mı malzemeler arasında. Yok!! Yola devaaaaaam..

Bu kasabanın çıkısında, bir yol sola dönüyor ormanı işaret ediyor, diğer yol da Woljeogsa diyor. Bu kavşakta da üç tane çok güzel ev dikkatimi çekiyor. Fakat etrafta kimse yok. O yüzden evlere giremiyorum sadece bakıyorum.

Tamam ben bu tabela yazan şehre gideceğim de şu ormanın içinden mi geçsem? Çıkartıyorum haritamı bakıyorum. Ormanın içinden geçen bir yol gözüküyor. Rakımda 1563m yazıyor. Ben kaçtayım? 40metre. : ) Soyun Gürkan soyun, rampanın ucu solda gözüküyor anlaşıldı. Başlıyorum pedallamaya. Eğim %10 ve üstü. İlk defa arka arkaya yanımda geçen her araç korna çalıp, camdan el çıkartıp baş parmaklarını yukarı kaldırıyorlar. 680'de ormanın içinde bir nara patlatıyorum, whuaaaaaaa 'ki gücü' mü dersi ne dersin bilemem. Akan terler artık gözüme kaçıyor. Güneşte öyle bir noktadan vuruyor ki gözlerimi yakıyor. Hemen matarayı alıyorum kafadan boşaltıyorum. Durmuyorum. Hava da 7 ila 10 derece arası. Sıcak günlerden biriydi. Ya da bana öyle geliyor artık. Eğim azalıyor 1010'a geliyorum yol düzeliyor. Biraz daha ilerliyorum. Otel tabelaları, kamp alanı tabelaları falan çıkıyor. Hadi len kamp alanı varmış.. Onca km yol aldım, son 8 ayım bir çok yerde kamp yapmakla geçti daha hiç kamp alanında kamp kurmamıştım, vay be kaçmaz bu fırsat dedim. Konaklayacağım yer belli oldu. Birkaç km daha gittikten sonra kamp alanına giriyorum. Hemen karşımda sağlı sollu ufak büfeler. Öyle dağa doğru gidiyor, alla alla asfalt bitti. Kalan yola parke döşemişler o şekilde gidiyor yol.

Tur otobüsleri park alanını doldurmuş durumda. Size daha önceki yazılarımda söylemiştim; Koreliler tam bir doğa yürüyüşü aşığı. Bayılıyorlar hepsinin üstünde North Faceler, Colombialar, K2ler, ellerde özel bastonlar, sırtlarda mataralar, su çantaları. Ülkede çıkmadıkları bayır tepe kalmamış. Ben hemen şu arkadaki kamp alanını inceliyorum. Vay ulan çadır kurmak için özel yerler, tuvaletler, içme su alanları, duş kabinleri falan her şey var. Mutlu oluyorum. İşte şimdi benim kral dairem oldu bir saray. : ) Sonrasında da arkadaki minik lokantalara uğruyorum.

Durur durmaz hemen terimi siliyorum. Üzerimde daha önce sizlere bahsettiğim gibi sadece atlet olduğundan terim kurumak üzere. Hemen uzun kolluları geçiriyorum üzerime. Bu arada çevreme de insanlar toplanmaya başlıyor. Türk bayrağını gören "Türk" diyip söze başlıyor. O yokuşu çıkarken beni gören araçlardan bazılarının şöförleri de geliyor, yokuşu çıktığımı söylüyorlar. Herkes tebrik ediyor. Aralarından bir adam benle ingilizce konuşmaya başlıyor. Soruyor nerden gelip nereye gittiğimi neden bisiklete bindiğimi. Bu arada yemeğe oturuyoruz. O ve arkadaşları da bana eşlik ediyorlar. Bir saate yakın muhabbet ediyoruz. Onlar soruyor ben cevaplıyorum. Gitmeden, kapıya araçlar yanaşıyor. Hepsi ayağa kalkıyor önden bu herif gidiyor. Bana kartını verirken de "Seul'a geldiğinde seni misafir etmekten onur duyarım" diyor ve uzun uzun elimi sıkıyor. Teşekkür ediyorum. Hepsi gittikten sonra karta bakıyorum; Kore’nin en baba firmalarından birinin yönetim kurulu başkanı çıkıyor adam.

Lokanta sahibine bu yol nereye çıkıyor diyorum. Bir yere çıkmıyor tepede bitiyor diyor. Gülümsüyorum ve yemeğimi yiyip kamp alanıma gidiyorum. : )

Sabah kuş sesleri ile uyanıyorum. Bekliyorum ki güneş çadırıma vursun. Vursun ki ilk katmanda terlemeden oluşan o ıslaklık gitsin. O sırada çadırın içini toparlıyorum. Kahvaltımı yapıyorum. Hah güneş vurdu, bir 10 dk sonra çadır da kendine geliyor, toparlanıp aşağı kaptırıyorum. Yyyyyiiiiiihaaaaaaaaaaaaaaaaa süpeeeeeeeeerr!!! Keskin zikzaklar yapa yapa aşağı kadar iniyorum.

Gene o ayrıma geliyorum. Duruyorum, aşağı inerken takmış olduğum maskeyi çıkartıyorum bu arada karşıda bir kadın görüyorum, ikinci defa baktığımda göremiyorum. Sonrasında da bir adam bana sesleniyor. Yanına çağırıyor, ben de gidiyorum. "Bisikleti bırak, kahve içelim içerde." diyor. Yaşlı amcanın davetini kabul ediyorum. İçeri giriyorum, tekrar teşekkür ediyorum. Bana masayı gösteriyor girip oturuyorum.

Dün akşam bu evlere hayran olmuştum. İnsan bu manzara karşısında çok üzün süre yaşar demiştim kendi kendime. Sonra oturduğum yerden evin içine dikkatlice bakmaya başladım. Ev böyle bir düzensiz karman çorman haldeydi; yerde kurutulmuş meyvalar, sağda solda boya tenekeleri, fırçalar. Tablolar, resimler, resimler, RESİMLER , RESİMLEEEEEEEEEERR! Bunlar ne ya ayağa kalktım. Bir çok defa kara kalem çalışması görmüşümdür. Ben böylesini ömrüm boyunca görmemiştim. Ayağa kalkıp arka odaya bakınca bir yağlı boya tablolar gördüm inanılır gibi değil. "Bunları siz mi yapıyorsunuz?" "Hayır karım yapıyor" dedi ve demin dışarıda gördüğüm bayan da elinde kahvelerle geldi. : ) "Muhteşem çalışmalarınız var." Orada bir de torunlarının fotoğrafı duruyor "Bu fotoğraf di mi, sizin çalışmanız değil?" dedim. Gülüyorlar. : ) Muhteşem bir ev, her taraf sanat eseri dolu. "Eğer bisikletle geziyor olmasaydım kesinlikle birkaç tablo satın alırdım sizden." diyorum. Bisikletle nerden geldiğimi soruyorlar ben de hikayemi anlatıyorum. "Beğendiğin bir tane resim varsa Türkiye'ye döndüğünde sana yollayalım." diyorlar. "Çok teşekkür ederim." diyorum. Muhabbet ilerledikçe de Güney Kore’nin yaşayan en ünlü bayan ressamlarının birinin evinde olduğumu öğreniyorum.

Evden çıkıp pedallamaya tekrar başladığımda, o akşam zirvedeki gülümseme gene suratımda beliriyor. Yavaşça oradan ayrılırken yaşlı çift arkamdan "Annyong" diye sesleniyor.. Güle güle.. Ben de elimi kaldırıp yoluma devam ediyorum.

Gün boyu bir aşağı bir yukarı şeklinde geçti. Çok ciddiyim gün boyunca bir kere düz alan görmedim. En son akşam hava kararıyordu, şehre varmıştım. Oh be sonunda düz bir alan dediğimi hatırlıyorum. Duş almanın vakti de gelmişti. Attım kendimi bir otele. Kardeşim yer ısıtmayı bir açmışlar ki. Çıplak ayak zeminde gezemiyorsun. Len bina tutuştu tutuşacak bu nasıl iş. Aşağı inip "Kardeşim yakıt beleş mi?" demeyi bile düşündüm. Dışarıda nerdeyse kar yağdı yağacak, benim odamda balkon pencere ne varsa açık. Gece de öyle uyudum.

Ertesi gün dışarıda güneş olmasına rağmen hava -11 dereceydi. Öğlene doğruda pek ısındı diyemem. Bir ara arka lastiğim patladı. Nasıl denk gelir ki raptiye tekerin o en zayıf bölgesine hiç anlamam. Eldivenleri elimden çıkardığımda 1 dk dayanabildim. Tekrar onları giyip, öyle tamir edip yola devam ettim.

Bugünün dünden tek farkı havanın daha soğuk olması. Üstümdeki malzeme bu kadar soğuk havada kurumayı o kadar hızlı yapamıyor. Fakat düzenli olarak giy çıkart yapıyorum. Akşama kadar kaç defa yapıyorum bu işlemi unutuyorum. Kamp yeri arıyorum, yok inanılır gibi değil! O kadar ağaçlık alanda çadırı kuracak bir düz alan bulamıyorum. Her bulduğum düz alan mezarlık.

En son Türkmenistan'da Oğuzhan şehrine varacağım diye geceye kalmıştım. Evet onca kilometre sonra ikinci defa gece yolculuğu. Tepe lambamı arka flaşörleri takıyorum, bisikletin ışığını da açıyorum. Neyse önümü rahat görüyorum. Arkadaki kırmızı ışıkların gücü ön tarafa bile yansıyor. Gündüz gözü ile bulamadığım kamp alanını gece aramanın hiç lüzumu yok. Bir motel bulana kadar yoluma devam ediyorum. Tırmanış yapmaktan artık üst bacak kaslarım yanmaya başlıyor. En sonunda bir motel buluyorum ve geceyi orada geçiriyorum.

Bakmayın bu kadar söylensem de pedalladığım o dağların, o ormanların her bir kilometresine değer. Ne kadar yorulsam da umrumda değil. Şu zamana kadar 6 Ulusal parkın zirvesine çıktım bu ülkede. Belki bir o kadar da zirve denilecek noktaya. Çıkmaya da bilirdim. Bu ülkede okyanusun yanında da pedallanırdı. Ama o suratımdaki gülümseme eksik kalırdı. : )

Ormanlar içinde kasabalar, köyler geçerek koca bir hafta geçirdim. Çok güzel yerler gördüm. O kadar ülke gezmeme rağmen kamp atacak en çok sıkıntı çektiğim ülke bu Kore oldu. Üstelik bu kadar ağaçlık alanda... Bir gün daha böyle kamp alanı bulamadım. Gene bir şehre girdim. Yeter ulan bu ne ya, baktım güzel bir park. Parkın tam ortasında da bir ağaç hemen sağ tarafta nehir var sol tarafımda yol ve binalar. Ağacın yanına gittim. Yazmışlar altına 300 senelik ağaçtır diye. Tamamdır kamp alanı burası. Meraklı gözlerin bakışları altında çadırımı o ağacın altına kurdum. Yaşlı bir teyze geldi. Korece bir şeyler dedi, anlamadım. Sonra "Gece çok soğuk olacak." demeye çalıştığını anladım. Bana otelin yerini gösteriyordu. Yok dedim teşekkürler ben burada yatacağım. Akşam o teyze bana sıcak çorba getirdi. : ) Koca şehrin içindeki parkta çadırımın içinde huzur içinde uyudum. İşte Kore böyle bir yer.

Bir başka gün gene kamp alanı bulamadım, bu sefer arazideyim. Baktım sağ tarafta 5 tane mezarlık. Yapraklar o kadar güzel örtmüş ki mezarların üstünü... Demiştim doğanın bir parçası bunlar diye. "Koreli amcalarım ve ablalarım kusura bakmayın, bu gece buraya kamp atmak zorundayım, gidecek gücüm kalmadı. Hava kararmak üzere. Hemen 5 metre ilerinizdeki düz alana ben çadırımı kuruyorum, gece rahatsız etmem sizleri." dedim ve bir gece de o rahmetli Korelilerle huzur içinde uyudum. Mezarlıkta uyudun ve bu mu? Dedi birkaç kişi duydum. şimdilik bu. Kalanı başka bir zamana.

Bu yazıyı tam yazarken, arkadaşlardan biri boş zamanında stüdyoya girip Mustafa Seyran’nın yazdığı o meşhur şarkıyı söylemiş. 'Elbet bir gün buluşacağız' Şarkıyı arkadaşlarına yollarken, benide internetde görünce ''Al dinle de kulağının pası gitsin" dercesine bana da yolluyor. İlk çalışında yazmaya devam ettim, ikincisinde durdum ve şarkıyı dinledim. Güzel söylemiş. Şarkının hakkını vermiş. Gözlerimi kapadım. Şarkının sözlerini dinledim. Kalpten bir ses "Bir gün biriyle bir yerde elbet buluşacaksın Gürkan. Nerde olur bu veya nasıl olur onu ancak yol arkadaşın bilir. Sen o zamana kadar çizdiğin yolda yürümeye devam et veya pedallamaya"dedi ve şarkı değişti.. Ben yazının kalanını buradan ayırıp, bir dahaki internetle buluşmama bırakıyorum….

: )

Sevgiler, Saygılar.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Güney Kore Macerasına devam

Araya birkaç yazı koyduktan sonra yol anılarıma geri dönüyorum. Nerdeyim? KORE.. Güney Kore, kuzey değil. : ) Geçiş izni olsaydı inanın o tarafa da giderdim. Tur kafilesi olmadan Kuzey Kore’ye yakın en uç noktaya kadar gittim. Dağlarını ormanlarını yakından gördüm. ^_^

Güney Kore’nin kuzeyine pedalladıktan sonra doğusuna, okyanusa doğru pedal çevirdim. Önceki Kore yazımdan hatırlayacaksınız; yaşam tarzlarını ve ne kadar teknoloji ile iç içe yaşadıklarını anlatmıştım. Her mega şehri aynı canlılıkta düşünmeyin. Türkiye’de bir İstanbul gerçeği vardır. Diğer şehirlerle onu nasıl kıyaslayamazsak, Seul şehrini baz alıp Güney Kore'de gezerseniz hayal kırıklığı yaşarsınız.

Fakat ben doğa adamıyım; dereler, göller, rengarenk ormanlar, kuş sesleri, ahşap evler ve bunların hepsinin içinde biraz teknoloji ekleyin, böyle yerleri de çok severim diyorsanız seyahate devam.

Günlerden pazar, almışım bisikletimi vurmuşum kendimi yollara. Güney Kore’nin Seoraksan milli parkını tırmanışa geçmişim. 55 metreden 880'e tırmanıyorum. Manzara süper. Kulağımda ipod, sevdiğim müzikleri dinliyorum. Her şey yolunda. "Aha güzel bir alana geldim. Ulan şuraya tripodumu koyayım kendimi çekeyim." Durdum bisikletten indim. Anam arkamı bir döndüm iki Koreli ve mtb bisikletleri. Yorulmuşlar, dilleri dışarıda. Benim arkamdan yukarı çıkıyorlar. Ben durunca onlar da durdu.. Hemen 'V', bu işareti yapıyorlar. İşaret parmağını ve orta parmağı kaldırıp bu selamı vermeseler olmaz. Ardından baş parmaklar yukarıda. Ne o lan yoruldunuz mu? ^_^ Bir tanesi kendi bisikletinden inip benim bisikleti denemek istediğini vücut dili ile anlatıyor. Buyur dene diyorum.. İngilizce konuşan Korelileri Seuol dışında bulmak zor. Bazı turistlik merkezlerde buluyorsunuz onun dışında çok nadir denk geliyor. Adam bisiklete biniyor 4 pedal çeviriyor. Korece bir şeyler diyor arkadaşına. Sonra arkadaşı da deniyor. Kendi aralarında konuşup elimi sıkıyorlar. "Türk, süper!" diyip pedallayıp gidiyorlar. Adamın aklını alırım böyle. Yol boyunca konuşmuşlardır hiç şüphem yok. Hatta arkadaşlarına da söylemişlerdir.

Bu arkadaşları uğurladıktan sonra başlıyorum video çekimine. Yukarı pedallıyorum. Sonra geri aşağı inip uzaklık yakınlık ayarlarını yaptıktan sonra bir daha yukarı pedallıyorum. Sonra bir daha aşağı inip kameranın yerini değiştirip bir daha yukarı pedallıyorum. Yukarı pedallıyorum dediğim yer de öyle yakın sanmayın. Kamera ekranından çıkıncaya kadar pedallıyorum.. :D Artık buna benzer kaç video çektiğimi de hatırlamıyorum. Hava sıcakken pek dert etmiyordum da soğukken dur kalk dur kalk yapmak, zor oluyor.

Neyse tırmanışa devam ediyorum. Burası anayol olmadığı için araç çok az geçiyor. Ormanın sesini dinliyorsunuz. Ormanın sessizliğini bir anda motor sesleri bozuyor. Karşıdan hız motorları geliyor. Oldum olası bu sesleri sevmişimdir. Yavaşlıyorum (sanki yokuşu 100 km ile çıkıyorum) virajdan ilk Ducati çıkıyor. Arkadan Yamaha'lar, Suziki'ler falan öyle gidiyor 10 veya 15 motor. Hızlı da gitmiyorlar, yavaş takılıyorlar. Beni gören elini kaldırıp selam vermeye başlıyor. Aleykümselam yiğitler! Sonra gene ormanın sesi çevremi sarıyor. Bazen içim gitmiyor desem yalan olur. Adamlar bir kapatıyor yokuşta vıııııııınnnnnnnnnnnnnnn tepedeler. Sonra da kendimi şu sözle teselli ediyorum. "Sen dünyada çok az insanın yaptığı bir şeyi yapıyorsun." Bunu diyorum, 2 dakika sonra da arkamdan motor sesleri geliyor. Bu sefer Harley Davidson'lar.. Abovv kaç tane? Boşuna demiyorum, bu ülke tam bir küçük Amerika.. Motorcu abilerim atmışlar ablaları da arkalarına turluyorlar oh.. Ulan ilk şehre varıp yükü falan bırakacağım, ben de arkama şehrin en güzel kızını alacağım. Benim bisiklet de bir havalı bir havalı. Hani herkes sıraya girip bekler.. "Bebeğim 5 dakika sonra gelip seni alacağım kaybolma. 2 pedal da senle çeviririz" ^_^

Bu motorların sesi uzun süre ormanın içinde kaybolmuyor.. Bu arada bir mola veriyorum, oturuyorum kaldırımın kenarına, açıyorum portakal suyumun kapağını. Çukulatalı pisküvitlerimden yiyorum. : )

Gene sesler gelmeye başlıyor.. Alla alla bu sefer ne geliyor acaba diye bekliyorum. Ulan nasıl bir yol tercih etmişim böyle.. Fakat adamlara hak veriyorum. Çünkü doğanın tüm renklerini bu alan içinde görebiliyorsunuz. Orman yolu örtmüş durumda. Sonbahar yaprakları yerlerde rengarenk muhteşem bir görüntü var. Burada araba, motorsiklet kullanmak veya bisiklete binmek süper. Yokuş çıkıyorum hep diyorum ama umrumda değil. Mükemmel yerler.

İlk Ferrari gözüküyor, bir Ferrari daha, bir tane daha sonra Porsche çıkıyor ardından Lamborgine, bir Ferrari daha, Masarati. Benim elimde de çikolatalı bisküvim ve portakal suyu (Kareyi çeken bir kameraman olmalıydı, ah bee!!). Ardından bir Porsche daha, en sonunda da bir Veyron geçiyor. Sonra da gene ormanın sesi ile baş başa kalıyorum ve bisküvimi gönül rahatlığı ile ısırıyorum. Dönünce bisikletin yanına yazdıracağım. Pamir Dağı ve Gobi Çölü Kaplanı diye. Teey teeeeeyy yemişim Ferrari'sini Porche'unu. O araçlarla sizler ancak Seoraksan parkında turlarsınız veya istanbul’un sıkış tıkış trafiğinde. Turlamaya devam.... : )

Her güzel rampanın güzel de inişi vardır. : ) Tepeye vardıktan sonra bisikleti salıyorum aşağı. Hızım 84 km.ye kadar çıkıyor. Dediğim gibi iniş ve çıkışlar çok fazla bu Kore’de, frenlere asılmasam 100 km çok rahat geçecek bisiklet. Açıyorum tepe kamerasını da aşağı inene kadar çekiyorum. 16 km.lik bir iniş yapıyorum. Fren papuçlarını en son Tacikistan'da değiştirmiştim. Önümüzdeki günlerde, burada da değiştirmek şart oldu.

Karnım zil çalıyor. Aşağı indiğimde kavşaktaki restoranlardan birine giriyorum.. Başka bir motorcu tayfa da orada öğlen yemeği için durmuşlar. Beni görünce hepsi birden dikkatlice süzüyor. Aralarından biri ingilizce konuşup selam veriyor. Nerden geliyorsun? Seoul'dan geliyorum.. Bu arada Seuol'den orası da 340 km. falan, tebrik ediyorlar. İçeri girip yemek siparişimi veriyorum. Kore'de bir çok restoranda ya yapay yemek çeşitlerini vitrinde görüp seçersiniz veya duvarlardaki fotolardan ben bunu istiyorum diyebilirsiniz. İngilizce bilmeyen insanlar için restoranlarda bu uygulama çok güzel.

Motorcular bisikletimi inceliyorlar. Türk bayrağını görünce önce dünya kupasından bahsediliyor.. Sonrasında beraber savaştığımızı dile getiriyorlar. Bu adamlar cidden bizi seviyorlar. "Türkiye'den uçakla, bisikletle gezmek için mi geldin Kore’ye?" "Yok direkt bisikletle geldim" diyorum. "Aslında Moğolistan'a kadar bisikletle geldim sonra ülkenize geçmek için uçak kullandım. Kara yolundan gelinmiyor sizin ülkeye." dedim. Anladılar dediklerimi ama bisikletle geldim konusunu anlatmak biraz uzun sürdü. Islıklar, alkışlar, tebrikler, foto çektirmeler. Sonrasında vedalaşıp ayrıldılar.. Kasaya hesabı ödemeye gittiğimde hesabın onlar tarafından ödendiğini öğrendim. Suratımda bir tebessüm oluştu. Bu olayın aynısını Türkmenistan’da da yaşamıştım.

Akşama da çok güzel bir yerde kamp attım. Rampalarda çok efor sarf ettiğimden kalan son iki paket Ramen’ni de tuna balığı eşliğinde mideye indirdim.

Sonraki günlerde o kadar çok rampa inip çıktım ki manyağa döndüm. Bir öğlen yemeksiz kaldım. Market bulurum falan dedim ilerde çıkmadı. Yanımda sabah kahvaltısı için bal taşıyordum, çıkardım kaşık kaşık onu yedim. En azından biraz güç verdi bana. 2 rampa daha çıktıktan sonra aşağıda bir kasaba gördüm "Ohhhhh be!!" dedim sonunda. Restorana kendimi attım. Korece bir şeyler diyor sahibi. Bayıldım bayılacağım. "Ver yahu, ne verirsen ver çabuk!" diyorum. Resmen gözüm kararmaya başlamıştı. Sebzeler, etler çorba falan her şey bir anda geldi. Hiiiiçççç bakmadım. Ne nedir tadı nasıldır. Umrumda değildi. Ne koydularsa önüme yedim. Market de buldum. Stoklarımı da yeniledim. Sık sık yerleşim yeri olduğundan bisiklete fazla yük koymuyorum. Eee zaten her tarafta dere var. Suyum bittikçe de yerleşim yerlerinden uzakta olan derelerden arıtıp içiyorum. Nadir de olsa arada bir köye markete rastlamadığım oluyor.

Bir gün nasıl giyineceğimi şaşırdım. Sabah kalktım hava -15 derece. Atılım Üniversitesi'nin elektrikli battaniye kıvamındaki kapşonlu uzun kollusunu çıkartıyorum üstümden. Çekiyorum North Faceleri. Saat 10 gibi kar yağmaya başlıyor. Öğlen hava ısınıyor üstümdekileri çıkartıyorum. Bu sefer ince bir şeyler giyiyorum. Öğleden sonra yağmur yağmaya başlıyor. Bu sefer de su geçirmez kıyafetleri giyiyorum. Bir kendine gel hava! Karar ver buz mu keseceksin, kar mı, yağmur mu yağdıracaksın, güneş mi açacaksın! : )

Bazen kamp alanı bulmakta sıkıntı da çekiyorum. Her yer ağaçlık, insan çok az, araç çok az geçiyor her şey çok güzel. Fakat ormanlarda düz bir alan yok, her yer eğimli. Haah tam güzel bir yer buldum diyorum mezarlık çıkıyor. Evet mezarlık çıkıyor.

Belki Seul'da vardır fakat ben yolum üzerindeki köylerde toplu mezarlıklar hiç görmedim. Köyde herkes büyüğünü kendi bahçesinin içine gömmüş veya yakınlarına. Ölünün üzerine sadece toprak döküyorlar. Bu toprak futbol topunu ortadan ikiye bölün, elinizde kalan parçayı düz bir alana koyun. Mezarlar aynen bu şekilde. Üzerini de özel bir çimle kaplıyorlar. Bu çim belli bir büyüklüğe kadar gelip duruyor. Kışları sararıyor, yazları yeşeriyor ve yağmur suyu ile de toprağın kaymasını önlüyor. Doğanın bir parçası gibi mezarlar.

Bu mezarların hemen ön tarafında ufak bir taş oluyor çiçek koymak için. Bazılarında o bile yok. Daha büyük şehirlerde de adının yazdığı ufak bir taş. Ormanların içinde böyle mezarlarla sıkça karşılaşıyorum. Öldükten sonra, mezar yeri için para, mermerine para, carta para, curta para gibi bir olay yok. Öldün mü götürüyorlar ormana atıyorlar üstüne toprağı, bir de güzelinden çimliyorlar. Alandaki eğimli toprağı da düzeltiyorlar. Huzur içinde uyuyorsun. Aklıma şu geliyor; acaba bu şekilde bu ormanları da korumuş mu oluyorlar? Saygı duyup adam burada uyuyor, alandaki ağaçları kesmeyelim falan gibi? Bizim ülkemizde uygulansa acaba ne olur? Her seferinde ben ilk düz alanı görüyorum, haah kamp yeri diyorum, sonra mezarı görünce yoluma devam ediyorum.. Yani bu kadar orman alanının içinde kamp yeri bulmak da yer yer zor oluyor.

Uzun zamandır hiç rüzgar konusunda söylenmemiştim. Çünkü artık siz de biliyorsunuz, ilk baştaki yazılarımda sıkça dile getirdim: Doğuya doğru giderseniz rüzgaaarr heeeep karşınızda! Pedallaya pedallaya Seoraksan parkı yakınlarındaki vadilerden birine girdim.. Rüzgar arkadan bir esti inanın pedal çevirmeyi bıraktım! Adamlar zaten rüzgar değirmenlerini de o alana koymuşlar.. Sokcho şehrine kadar rüzgar arkada devam ettim.

Sokcho önemli bir şehir benim için. Neden? Çünkü Türkiye'den çıktıktan sonra bisikletimle Pasifik Okyanusuna ulaştığım şehirdir. : ) Ayrıca ben de hayatımda ilk defa okyanus görmüş oldum. Çıkardım hemen tabureyi. Kurdum çilingir sofrasını. Attım oltamı denize. Koydum fona Karadeniz tulum havasını. Rakımdan bir yudum içip "Ohhhhhh" dedim. Nereyeeeeeeeeee dedin? Hahaha bunu yapmak isterdim de malzeme sıkıntım vardı. Sadece ayaklarımı okyanus suyuna soktum.

Hemen kıyıdaki bir balık lokantasına gittim. Okyanus balıkları canlı canlı. Haçen bir karadenizli olarak sevuyum da balık yemesunu pişurmesunu, avlamasunu. Kanımızda vardur. Ulan hangi balığı yesem? Görünürde tanıdık balık da yok. Bizim levreklere yakın bir balığı seçtim hemen kömür ocağına attılar, oh mis. Yeşillikler geldi falan. Eh şimdi rakısız olmaz bu iş. Önceki yazımda demiştim; sek içtikleri bir alkollü içecek var. Koreliler alkollü en iyi içkimiz diyorlar. Bizim Yeni Rakının yanında bildiğin şekerli gazoz ayarında. Getir bakalım şekerli gazozlarınızdan bir tane! :D Oh bee kömürde pişen balığı yemeği de özlemişim..

Yemekten sonra şehirde kalacak yer arıyorum. Sezon dışında gittiğim için şehirdeki otel ve motel fiyatları 22 $'a kadar düşmüş. Minik bir restorana giriyorum. Yakında bir motel nerde bulurum diyorum. Adam bana motelin yerini tarif ediyor. Sonra "Dur bekle beraber gidelim" diyor. Motoruyla o önde ben arkada beni motele götürüyor. Teşekkür ediyorum. "Yarın akşam sizin lokantaya yemeğe geleceğim." diyip ayrılıyoruz.

Ertesi gün önce şehri gezip sonra bu lokantaya gidip akşam yemeğimi yiyorum. Bu lokanta hakkında biraz detay vereyim. Lokantanın adı Sun Flower. Küçük bir yer. İşletmecisi aynı zamanda yemekleri pişiren Nam Eun ju adında bir bayan. Paket servisleri Kocası Choi Young Gog yapıyor. Yakın yerlere bisikletle gidiyor, uzak yerlere motorsikletle. İki tane çocukları var biri kara kuşak tekvandocu Choi Jeong wo. 11 yaşında, benle konuşmaya çok hevesli fakat ingilizcesi yeterli olmuyor, abisine soruyor hep. Choi Jeong-ju onun adı da, 12 yaşında, futbola meraklı. Aileleri akşam yemeğe oraya benim gibi bir bisikletçinin geleceğini söyleyince ikisi de okuldan sonra hemen restorana geliyorlar benle tanışmak için. Anne baba biraz ingilizce biliyorlar, büyük ufaklıkta aynı şekilde. Açıyorum hemen yandaki bilgisayarda bir çeviri programı, saatlerce güzel güzel sohbet ediyoruz. Sonra da akşam hep beraber bara gidiyoruz..


Çocuklarla oraya kadar bisiklete binerek gidiyorum, çok mutlu oluyorlar. Hatta dikkatimi bir şey çekiyor. Kola içmeye gittikleri için çok mutlu oluyorlar. Çünkü kolayı çok fazla tüketmelerine aileleri izin vermiyor. Gittiğimiz yer bir bira parkı. Ve buraya çocuklarınızla gidebiliyorsunuz. Onlar kolalarını içiyor, siz biranızı. Orada da 2 saat kalıp ayrılıyoruz. Dün bana elektronik posta atmışlar, nerde olduğumu ne yaptığımı, bir şeye ihtiyacım olup olmadığımı soruyorlar. Dedim ya Koreliler çok misafirperver insanlar.

Güney Kore’de bisikletime şu zaman kadar 4 ulusal park gezdim. Bukhansan, Seoraksan, Odaesan, SoBaeksan; hepsi de birbirinden güzel parklar. Koreliler yürüyüşe çok meraklı oldukları için ulusal parkların hepsinde detaylı yol bilgileri, gezi ve dinlenme alanları mevcut. Hatta ilk defa bir kamp alanında çadır bile kurdum bunca kilometre sonra. :D

Sevgiler, saygılar.

19 Kasım 2010 Cuma

Kore Ormanlarında Kışın Pedallamak




Bu ülke haritada küçük gözükebilir. Hatta batıdan doğusuna baksan 450 km olan bir ülke. Fakat çok dik tırmanışları var. Tahmin edersiniz ki ben de ana yolları tercih etmiyorum. Şu ana kadar ülkenin 4 ulusal parkını gezdim ve oralarda kamp attım.

Şimdi aşağıda vereceğim bilgiler benim yol sırasında kazandığım deneyimlerin ufak bir kısmı. Bana göre aşağıdaki gibi yoğun performanslı uzun tur tırmanışlarında yapılması gerekenler.

215m’den 520m’ye pedallandı.

180m inildi 622m’ye pedallandı.

210m inildi 682m’ye pedallandı.

285m inildi 580m’ye pedallandı.

175m inildi 721m’ye pedallandı.

222m inildi 780m’ye pedallandı.

320m inildi 720’ye pedallandı.

212m ye inildi.

Bu geçenlerde bir gün içinde yapmış olduğum tırmanış ve iniş. Buna benzer daha çok veri var. Toplamda 3013 metre tırmanılmış, yolun eğimi de %8-%13 arası değişiyor. Tacikistan'daki olay farklıydı. Tırmanmaya bir başladım mı günü bitiriyordum. Bir kere tırmanıp bir kere iniş yapıp kamp yapıyordum. Kore’de böyle değil. İn, çık, in, çık şeklinde. Burada asıl beni yavaşlatan unsur mevsim. Bir de Kore'de bu şekilde tırmanıp inmeye devam edersem Tacikistan'daki kendi tırmanma rekorumu da geçeceğim sanırım. Önümüzdeki günler neler gösteririr bilemem.

Sabah pedallamaya başladığımda hava -10 derecelerde, öğlene doğru 0 dereceye geliyor. Sabahları bisikletin her tarafını buz tutmuş oluyor. Güne buzları temizleyerek başlıyorum. Tırmanış yaparken üzerimde sadece spor atlet, altımda spor kapri ve rüzgar kesen ince bir mont oluyor. İnişe geçerken bere,maske, terlemeyi dışarı atabilen uzun kollu bir kıyafet, tayt , spor kapri ve gene rüzgarlık oluyor. Bu arada ayağımda bisiklet ayakkabısı falan yok. Bu soğukta onlar giyilmez. Grotech botlar mevcut. Varsa Grotech bisiklet ayakkabınız onlar giyilir. Eğer hava -10 derecenin üzerindeyse ve ben bisiklet kullanıyorsam o zaman üzerime North Face'in Summit serisini giyiyorum. Gene içinde de sadece spor atlet oluyor.

Eldivenlerde çok önemli. Tercih edilen 2 gözlü eldivenler. neden? çünkü daha az soğuk geçiriyorlar. Fakat ben su geçirmeyen 2 gözlü bulamadığım için Nort face in su geçirmez 5 parmak eldivenlerini kullanıyorum. Tamam su geçirmiyor fakat şöyle bir sıkıntı var. İçinde polar kaplamada olsa kaz tüyü olmadığından soğuk geçiriyor. Bende içine ikinci bir yün eldiven giyerek sorunu çözdüm. Hatta bu eldiven dirseğime kadar gelen bir bayan eldiveni. Bisiklete bindiğinizde ön tarafa doğru eğildiğiniz zaman montla eldiven arasında bir boşluk oluşur. Rüzgarlı günlerdede o boşluktan içeriye bolca rüzgar alırsınız. Ben bu boşluğu eldivenin kalan kısmını oraya toplayarak önlüyorum böylelikle sıcak ve konforlu bir sürüş oluyor.

Bir de bu kadar soğuk havalarda öyle peçete parçası gibi şeylerle (Buff) ancak boğazını korursunuz. Özel maskelerden kesinlikle şart. Bazı fotolarımda beni Ninja gibi görüyorsunuz. : ) Mahir Karasu, Ayşe Yıldız ve Onur Torun tarafından hediye edilen bere ve maske çok başarılı. Lafuma’nın ürünü su geçirmiyor, terlemeyi emiyor ve nefes almak oldukça rahat. Boynumun ön tarafını, kulaklarımı ve ensemi tamamı ile kapatıyor, iki parçadan oluşuyor.

Sıfır eğimde yaptığınız hızda önemli. Basıyorum düğmeye 93 kadansla 21.5km hıza sabitliyorum bisikletimi yoluma devam ediyorum : ) . Hava zaten soğuk hız yapıpta üstümüze rüzgar üfürtmenin alemi yok.

Peki neden bu şekilde sürekli üstümü değiştiriyorum? En basit şekilde hasta olmamak için. Detaya girecek olursam.. Tırmanışları bu inişler sırasındaki kıyafetlerle yapsam ne olur? Kıyafetler gene terlemeyi çok güzel bir şekilde dışarı atıyor. Bisiklet sürerken sıkıntı yok ne zaman ki mola veriyorum işte o zaman sıkıntı. Güneş olmadığından teri emip dışarı atan kıyafet, kurumakta zorluk çekiyor!!! Yazın böyle bir sıkıntım yoktu. Üstüne soğuk hava ve rüzgarda girince. Mola verdiğinizde üşümeye başlıyorsunuz.. Eh böyle uzun soluklu yolculuklarda da bir kere mola vermiyorsunuz. Video ve fotoğrafta çekiyorsanız. Bu tırmanırken çıkart, inişe geçerken giyin olayı şart. Yoksa hasta olursunuz.

Blogu düzenli okuyanlar bilir. Benim bir ön lastik var. Adı, Rubena Flash olur. 10 bin km yi ben bu turu devirmeden önce devirdi. Bu lastik toplasanız 10 defa ya patlamıştır ya patlamamıştır. Michelen’in yama setini kullanıyorum. Adamlar dünya markası. Ama doğa dünya markası falan dinlemez. Sen patlağın üzerine yapıştırıcıyı o soğukta sürdün mü o yapıştırıcı anında donar veya yapıştırıcı zaten donmuştur. Öyle bakar kalırsın. O yüzden en güzel yolu kendinden yapışkanlı yama setleri. Onda da dünyanın en iyi markalarında birini kullanıyorum. Soğukta tek çözüm ve çok pratik. Bu Rubenamın üzerinde artık sizde hak verirsiniz ki yarıklar kesikler olmayan bir şey yok. Hatta geçenlerde cımbızla Moğolistan'dan kalma bir diken bile çıkardım.. Kamp yerleri her zaman kolay yerlerde olmuyor, bazen nehirleri bazen de su birikintilerini geçmem gerekiyor. Yarıklarla dolu olan Rubena’nın içine su girdiği anda da o kendinden yapışkanlı yamalar hemen özelliklerini kaybedip patlağı ortaya çıkartıyorlar. Atılım Üniversitesi ve Güngörler Bisikletin göndermiş olduğu dişli lastikleri henüz kullanmıyorum. Önümüzdeki günlerde kar yağışları başlayacak o zamana saklıyorum onları.

Bu arada pedallama sürem de azaldı. Kış ayına girdiğimizden hava geç aydınlanıyor, erken kararıyor. Yazın sabah 6 da başlardım akşam 7-8'de bitirirdim. Şimdi sabah 8 buçuk veya 9'da pedallamaya başlıyorum. Akşam 4 buçukda bitiriyorum, 1 saat sonra da hava kararıyor, ben de ancak kampı hazırlayıp yemek yapıyorum.

Sabahları güneş kendini göstermese de, o bulutların arasından hafifte olsa gözükse, bisikletimin üzerindeki buzları bir nebze olsun çözüyor. Ben de yola öyle çıkıyorum. 5 dk kadar bisikleti zorlamamaya çalışıyorum.

Önemli bir konu daha var. Gözlük! Özellikle de camları sarı olanlar. Her sabah düzenli olarak gözümde. Yoldaki buzlanmayı daha net görebiliyorum. Kışın dağda snowboard yaparken de sık sık kullanırdım sarı camlı gözlükleri. Hem siste daha net görmenizi sağlar hem de beyaz bir alanda gözünüzü hiç yormaz. Ayrıca güneşli günlerde gözlerimi çok iyi dinlendiriyor.


Rampalar, soğuk hava, hastalanmamak için alınan önlemler derken sık sık pedallasam bile evet hala Kore'deyim. Günde 60-80 km arası yol alarak ilerliyorum. Aralığın ilk haftasına kadar da Kore sınırları içindeyim.

Kore'den sevgilerle. : )